20 Haziran 2013

proust

a la recherche du temps perdu.


sayfalar boyu süren cümlelere çıkan ilk cümle kısacık.


"uzun zaman, geceleri erken yattım."


hayatımın geri kalan yarısını, bu lacivert sert kapağın altındaki sarıya çalan, ipince kağıtların üzerinde, sanki bir sırmış gibi usulca ve küçücük harflerle yazılmış kelimelerin akıntısında ve ses dalgalarının yer yer hipnotize edici olduğu bu eserde arıyorum. geri kalandan kastım asla önümde uzandığını sandığım "geri kalanı" değil. gerimde bıraktığım, nedenini ne benim ne de bir başkasının asla bilemeyeceği ve asla da kestiremeyeceği sebeplerden dolayı, benim olan, fakat hiç yaşanmamış, öylece birer donuk an olarak bırakılmış, renksiz, kokusuz, tatsız, adeta boş birer parşömen kağıdı ya da boş birer tuval misali gerimde birikmiş, birikmekten öte düzensiz bir biçimde yığılmış olarak, hayatımın geri kalanı. eşyanın o derin esrarında saklı olan zamanın, diğer deyişle eşyanın sırtına işlenmiş ve onunla var olan ve eşyanın ışığında, ışığın hızında, eşyanın kütlesinde ve duyguların gerçeğinde gizli olan zamanın, gözlerimiz, ellerimiz, burnumuz, yüreğimiz ve elbet beynimiz vasıtasıyla işlenip işlenip hayatımız haline getirilişinin tanıklığı ve işte bazen tanıklığımızın kayıtsızlığı. çay bardağının üzerinden akıl almaz bir sakinlikle havaya karışan su buharı misali, bir kısmı bardağın çeperlerinde yeniden suya dönüşürken, diğer bir kısmı her ne kadar gerçek olmasa da gerçekmişçesine yok olur. hayatımızın bir kısmı da tıpkı o su buharı misali ikiye ayrılır. bir kısmı tekrar su buharına dönüp damla damla arınırken diğer bir kısmı gerçekmişçesine yok olur. o yok olan kısım, devasa atmosfere karışıp, diğer su buharı moleküllerini bulmaya doğru yola çıkar. ne kadar süreceği belli olmayan bir zaman diliminde ne su, ne su buharı ne de herhangi bir şey olarak gezintisine devam eder. ta ki, günün birinde bir yerlerde bir buluta sarılıp o bulutla rüzgarlara dalıp, kararıp gürleyip yeryüzüne tekrar damlayana dek. işte hayatımın o geri kalan kısmı da böyledir. bu kitabın arasındadır. yazılmamış boş parşömen kağıtlar ve beyaz tuvaller misali. kısacık bir cümleyle yeniden başlar...


"uzun zaman, geceleri erken yattım."

31 Mayıs 2013

karanlık

başkalarının zavallılığına bakıp
kendi haline şükredenlerden 
tiksiniyorum.    

fyodor mihayloviç dostoyevski


elindeki kitabı yana bırakırken okyanusun üzerinde kırılmalar yaratarak parlayan güneş ışınlarını izledi. yıllardır içinde dönüp dolaşan karanlık kelimesi birden bire bu ışıltılı su kütlesi karşısında anlamını buluverdi. bunca yıl karanlık kelimesini olumsuz anlamlarla eşleştirmiştim, halbuki zihnim ve benliğim bana başka bir şey ifade etmek istiyormuş. insan bazen ne kadar kudretli. içinden gelen onca bilgeliğe ve esinlenmeye ve daha kim bilir nelere ne kadar büyük bir dirençle karşı durabiliyor. içinden akan o heybetli çağlayana nasıl da kulağını tıkayabiliyor. insanoğlunun tüm tarihi, tüm deneyimi her saniye içimizde derin bir yerde durmadan akıyor olabilir mi? okyanusların içindeki derin su akıntıları misali... bütün bu düşünceler eşliğinde içinde sanki bir yarılma hissediyordu. sanki göğüs kafesi ortadan ikiye açılıyor ve içinde bunca yıldır bastırdığı ne kadar esrik fikir ve his varsa ortaya saçılıyordu. okyanusla yalnızlığımız nasıl oluyor da bu kadar benzeyebiliyor. tıpkı şu ışıl ışıl yüzey gibi bizim de yüzeyimiz. oysa derinlerde ışığın asla ulaşamadığı ve asla ulaşamayacağı yerler var. o yerlerde yaşamın kuralları da değişiveriyor. ışıksız yaşamaya adapte olmuş bir yığın canlılar, okyanus tabanının çamursu garip yüzeyi. işte oradaki o karanlık bizim yalnızlığımıza denk düşüveriyor. yani o ışıltılı yüzeydeki kurallardan bambaşka olacak şekilde yeni bir yaşam biçimi, başka türlü algılar, ışığın asla ulaşamayacağı bir derinlik. o derin karanlık. bunca yıldır içinden binlerce belki milyonlarca kez tekrar ettiği karanlık kelimesinin yalnızlığının o çok özel, çok biricik anlamıyla eşleştiğini ilk kez fark ediyor. her insanın hayatı nasıl da kendine has nasıl da özel ve biricik. bunu bunca yıldır nasıl anlayamadım. insanları hep düşüncelerinin, o kitlesel kesişimleriyle yargılayıp durdum. dilin o zindanvari alanına herkesleri hapsettim ve onlarla birlikte kendime de bir zindan hayatı yaşattım. işte ne zaman içimden bu karanlık kelimesi geçse hep bu izdüşümlere yordum onu. halbuki içimde durmaksızın akan o devasa çağlayan belki de her seferinde kelimenin asıl izdüşümlerine beni sürüklemeye çalıştı. fakat benim bu asi ve arlanmaz kafam hemen yeni bahaneler üretiverdi. şimdi bu okyanusun kıyısında, çok alegorik bir biçimde her şey yerli yerine oturuveriyordu. karanlık derken her seferinde kendi hayat hikayesinin biricikliğini kendi kendine teyit ediyor ve  biricikliği şükranla kabul ediyordu. anlaşılan bu yüzden kendimi asla diğerleriyle kıyaslayamadım. kendi hikayeme, kendi bedenime, kendi "kaderime" hapsolmuşluğumu hissediyordum. bu bağlamsal kopuşu bir şekilde idrak eden her varlık gibi gözlerim, kulaklarım, burnum, ellerim ve ayaklarım tamamen içime dönmüştü. içime doğru kıvrılıyordum. bu kıvrılış boyunca başkalarının hayatları, hikayeleri hep ilgimi çekti. fakat bu ilgi de bile kendine dönüşe dair bir şeyler vardı. içimde, o en derin, karanlık ve ışıksız alanda yaşayan binlerce okyanus canlısı benzeri hayata dair yüzeyden bir şeyler toplamaya çalışıyordum. zaman zaman denk gelenler de oluyordu. kitabı eline tekrar aldı. ruhun yalnızlığı. kitabın ismini birkaç kez sayıklar gibi tekrar etti. bu esnada zihninde akan kelimelere bir zen keşişi kadar aldırmaksızın yol verdi. kelimeler binlerce ufak kanaldan akıp o devasa çağlayanı besliyorlar gibiydi. yalnızlığım. içimin en karanlık, en ışıksız, en ben yeri. bütün o ışıltı, bütün devasa dalgalar ve fırtınalar ve rengarenk balıklar, yüzeyde. oysa derinde çok akıntısız, sakin, ışıksız ve başka kurallara boyun eğmiş bir ben var. ve o çamurumsu yüzeyde, karanlıkta, askıda bir mutlulukla var oluyor. karanlık. karanlık. karanlık.     

21 Mayıs 2013

beginning

"I'm beginning to know myself. I don't exist.
I'm the space between what I'd like to be and what others made of me.
Or half that space, because there's life there too...
So that's what I finally am...
Turn off the light, close the door, stop shuffling your slippers out there in the hall.
Just let me be at ease and all by myself in my room.
It's a cheap world."

— Fernando Pessoa, "[I'm beginning to know myself]" in Poems, trans. Edwin Honig and Susan M. Brown

9 Mayıs 2013

albayım

kelimeler albayım bazı anlamlara gelmiyor.

                                                                  o.a

25 Nisan 2013

2011'den demokrasi üzerine düşünceler

09 Kasım 2011, Çarşamba
saat: 18:58


yaşlı adam çalışma masasının arkasına geçti, koltuğa sırtını yasladı. seyrelmiş saçlarının arasında elini gezdirdikten sonra, sakallarının üzerinden de parmak uçlarıyla yüzünü kaşırmış gibi yaparak geçiverdi. ağzını hafifçe araladı. sanki ne diyeceğini unutuvermiş gibiydi. boş gözlerle karşısındaki genç kadını süzdü. "biliyorsunuz ben bir tarihçi değilim. ama sorduğunuz soruya yanıt verebilecek düzeyde bir tarih okuması yaptığımı zannediyorum. yine de söyleyeceklerimi bilimselleştirilmiş yargılardan öte edinilmiş sezgiler olarak kabul etmenizi rica ederim. ömrümün büyük kısmını üçüncü dünya ülkelerinde geçirdim. bunun yanısıra afrika ülkelerinde de bulunmuşluğum vardır. bildiğiniz üzere memleketimizin o memleketlerde büyük yatırımları sözkonusudur. bu yatırımların ve ticari ilişkilerin derinleştirilebilmesi ve sürekli kılınabilmesi içinse, siyasetimizin her daim etkin bir şekilde bu ülkelerle ilişki içinde olması gerekir. bizler bu anlamda çok fedakar halklarız. tanıdığım birçok eşim dostum, anavatanımız dışında, tümüyle yabancı ülkeleri anavatanları belleyerek, sırf vatanımızın kalkınması ve refahının sürmesi için bu memleketlerde bir ömür geçirdiler. anadillerinden daha iyi bir biçimde o memleketlerin dillerini öğrendiler. o kültürleri benimsediler. bütün bu fedakarlıklar, anavatanımızın topraklarındaki refahın artması için yapıldı. gayet bilinçli olarak insanlarımızın bir kısmı gelecek kuşakların iyiliği ve refahı uğruna kendilerini feda ettiler. yer altı ve yer üstü zenginlikleri bakımından yoksul bir ülkeyiz şüphesiz. fakat yetiştirdiğimiz kuşaklar sayesinde dünyanın dört bir yanındaki kaynakları kendi ülkemize aktarabilmemizi mümkün kılıyoruz. çoğu insan bunun yanlış ya da nahoş bir şey olduğunu düşünebilir. fakat kesinlikle böyle değerlendirmekte haksızdırlar. bizler dünyanın dört tarafından memleketimize taşıdığımız zenginlikleri yalnızca memleketimizin refahı için kullanmıyoruz. ekseriyetle bu zenginlikler insanlığın dev adımlarla ilerlemesinde kullanılmaktadır. bu zenginlikler sahipleri olan halklara bırakılsalar boşa tüketilecek, bir katma değer üretemeyecek ve hiç olup bitecektir. halbuki bizler bu zenginliklerin kıymetini bilen milletler olarak, bu zenginlikleri yeni zenginliklere dönüştürüyoruz. bunun da ötesinde bunu yapabilmenin kolay bir hırsızlıkmış gibi aşağılanmasını da anlayabilmek namümkün. bugün kurmuş olduğumuz bu devasa sistem, birçok zihnin anlayabilme kapasitesini aşacak büyüklükte bir bilgi işleme, bilgi bozma ve bilgi üretme mekanizmasıdır. bütün bu mekanizmanın hiç kuşkusuz kendi memleketlerimize de etkileri olmuştur. bütün bu girişi de zaten sizin sorunuza cevap verebilmek için yapmış vaziyetteyim. bildiğiniz gibi bizim memleketlerimiz demokrasilerle yönetilir. yanısıra pek genelde, kraliyet aileleri sembolik olarak da olsa tahtlarını korurlar. sembolik olması sizleri yanıltmasın lütfen. tahtın sahipleri her zamanki gibi büyük bir şaşaanın içinde yaşamaktadırlar. yaptığımız bütçelerde büyük paylar kraliyetlerin ve sarayların giderlerine tahsis edilir. demokrasi dediğimiz rejimi bir anlamda bu yönden de tanımlayabiliriz. halk kendi kendini yönettiğini düşünmektedir. fakat bunu yaparken iki büyük gücün önünde teslim olmuş ve onlarla yazılı anlaşmalar yoluyla kendini az çok garanti altına almıştır. kraliyet yönetime karışmayacaktır. burjuva halkın belli bir standartta yaşamasına izin verecektir. bizler yalnızca kölelik rejimini yeni bir sisteme adapte ettik. köleliği yumuşattık ve belli yazılı antlaşmalar ekseninde bir rejime tabi kıldık. büyük kitlelerin bir şeylerin sahibi olması bugün neredeyse yasaktır. zaten tanımı gereği burjuva üretim araçlarının sahibi olması itibariyle halkla birçok şeyi paylaşabilmesi mümkün değildir. fakat size başka bir boyuttan daha bahsetmek isterim. bizler demokratik ülkeler olmamız suretiyle köleliği kabullenmiş ve bu köleliğin antlaşmalarını biçimlendirmiş halklarız. bir anlamda bizler kendi yaşam alanımızı iktidarlardan çekip almış fakat buna rağmen kölelikten kurtulamamış durumdayız. fakat üçüncü dünya halklarının durumu bizimkisinden çok daha farklı ve karışıktır. her şeyden önce onlar köleliklerinin sınırları ve düzeyleri belirlenmiş değildir. kendlerini iktidarlarına karşı koruyabilecekleri mekanizmalardan yoksundurlar. bir çoğu yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle kaplı topraklarda oturdukları ve bu zenginlikleri işleyemedikleri için, bu kısmetli ve rahmetli topraklar onlar için kör talihe dönüşmüştür. çünkü başta belirttiğim üzere insanlık namına bizim gidip bu zenginlikleri çıkarmamız ve işlememiz gerekir. yoksa bu güzelim kaynaklar, bu geri kalmış halkların elinde heba olup giderler. işte bu memleketlerin insanları iki taraftan kuşatılmış bir cephedeki askerler gibidirler. bir yandan kendi içlerindeki iktidar sahibi gruplar kanlarını emerler, bir yandan da biz gelişmiş ülkeler insanlık namına onların zenginliklerini sahipleniriz ve onların köleliklerini derinleştiririz. kısaca bugün dünya üzerindeki sistemin bin yıl önceki kölelikten çok farkı yoktur. yalnızca günümüzdeki teknikler insanlara daha özgür oldukları yanılgısını en az bir gerçeklik kadar kudretli bir biçimde kabul ettirebilecek güçtedir. fakat hiç çekinmeden şunu söylemek gerekir insanlığın gördüğü en pembe ve güzel rüyadır demokrasidir. gelişmiş ülkeler için pembe rüyadır, gelişmemişlerse içinse yalnızca bir karabasandır.

6 Nisan 2013

for the damaged

Maybe again he will be alone
Guess we're equally damaged
Find your name do it all the same equally
Signal when you can't breathe no more

Say you were me then you could see the view
You'll know we are equally damaged
Don't be a fool, make it easier
You'll learn to say when
Signal if you can't say, "no more"

Don't cross your finger
Sundays will never change
They keep on coming
You'll be a freak
And I'll keep you company