12 Ocak 2010

beyaz adamın manifestosu

ben üstün, güçlü ve zeki beyaz adamım. dünya benim kontrolüme verilmiştir. ben bu yetkiyi tanrıdan almaktayım. tanrı bana bu yetkiyi üstün, güçlü ve zeki olmamdan dolayı vermiştir. dünyada tanrını koyduğu kuralları uygulamak ve onları yerleştirmek ve dahası güçlendirmek benim işimdir. bir beyaz adam olarak tarihim ilk insana kadar dayanır. zira nasıriyeli yahudi isa bile görüntü itibariyle beni andırır. ben hem görüntüm hem de kurduğum değerler sistemi bakımından 'insan nedir ve nasıl olmalıdır?' sorularının cevabına karşılık gelirim. ilk galibiyetim neandartellere karşı olmuştur. onlar daha karmaşık sesleri çıkaramadan, ben karmaşık sesleri çıkarmaya elverişli bir gırtlak yapısına sahip olarak, çeşitli sesler çıkarabilmeyi ve bu yolla konuşabilmeyi başardım. bu bahsettiklerim her ne kadar çok eskide kalmış olsa da benim evrensel değerlerimin meşruluğu zemini açısından oldukça önemlidir. çünkü karmaşık sesleri çıkarabildiğim içindir ki, endüstri devrimini de ben yaptım ve demokratik cumhuriyetleri de ben kurdum. demem odur ki, ben hem karmaşık diller geliştirdim, hem de karmaşık üretim sistemleri ve karmaşık siyasi sistemler. bütün bunların da sebebi elbette açıktır. çünkü ben tanrının kutsadığı ve bir misyonla bu dünyaya gönderdiği üstün, güçlü ve zeki beyaz adamım. bazılarınız eğer gücümün kaynağını mistifiye ettiğimi söylerse, ona kurduğum eşsiz evrensel değerleri anlatarak cevap veririm. tanrı beni üstün yaratmıştır. bu dünyadaki diğer kavimlere ve diğer canlılara nazaran ben daha güçlü ve zekiyim. fakat bu gücümü ve zekamı hep insanlığın gelişmesi için kullandığımdandır, bu güç hiç elimden alınmadı ve artarak devam etti. ben hep insanoğlunun barış ve huzur içinde yaşaması adına çarpıştım. medeniyetin en kıymetli ürünleri olan; eşitlik, kardeşlik ve özgürlük fikirlerini elimde yanan bir meşale misali dünyanın dört bir yanına taşımak için gerektiğinde canımdan vazgeçtim. renklerinden, dinlerinden, dillerinden ya da yaşadıkları coğrafyalardan dolayı bir türlü medenileşemeyen, bir türlü benim evrensel değerlerimi benimsemeyen diğer insanları da hiç şüphe duymadan kardeşim ilan ettim ve onların da müreffeh rejimler kurabilmesi için siyasi organizasyonlar dahi kurdum. onların fırsatlarını değerlendirememesinin kabahati de benim üzerime yüklendiğinde bile yüzümde yalnızca olgun bir gülümse belirdi ve bütün bu suçlamalar sırtımda bir kırbaç gibi şakladı ve ben daha çok çalıştım. tıpkı kurduğum biricik siyasi değerler sistemi gibi, inandığım o biricik ve evrensel dini de diğer insanlar öğrensinler ve böylelikle günahlarından dönsünler diye dünyanın ulaşmadığım bölgesi kalmadı. bütün bunları yaparken içimde hep iyi niyet ve acıma vardı. beyazlığın; temizliği, saflığı, iyiliği, tarafsızlığı ve tanrısal yüceliği temsil ettiğini asla aklımdan çıkarmadım. her daim insanlığın iyiliği ve güzelliği için çalışacağım ve bu yüksek ülkünün omuzlarımı çökertmesine asla izin vermeyeceğim. gerekirse bu yüksek ülküler uğrunda -daha önce binlerce kez olduğu gibi- ölümü dahi göze alacağım.

ben tanrı tarafından kutsandım ve bu görevle dünyaya gönderildim.

2 Ocak 2010

eğleniyor kendi başına

11 Ocak 2008, Cuma
saat: 15:59


uyudum
uyandığımda tam bir maldım
sonra biraz daha uyudum
herşeyi unutana kadar uyudum
uyandığımda bu dünyaya dair tek hatırladığım şey bir şarkının dağınık sözleri ve biraz da dağınık melodisiydi
kalkıp o şarkıyı açtım
birşeyleri yemeği düşünüp mutfağa gittim küp şeklinde kesilmiş katı beyaz şey sanki lezzetli gelecekmiş gibi hissettim ucundan biraz kırıp ağzıma koydum beğenmedim
beklediğimi bulamadım onda
beklediklerimi bulamıyordum
her neyse
odama döndüm hala şarkı çalıyordu
oturup gogol'u aldım elime
paltoyu okumayı koyuldum
herşey bin yıl eskisi gibiydi
sanki hiç doğmamış gibiydim
bütün bu olup biten hikayeydi
yırtık pırtık bir paltodan ağladınız mı hiç
ben ağladım
çok ümitsizdi tamamen o yüzden ağladım
bir de o terzi bozmasının inatçılığı ağrıma gitti
göt herif tamir etmeyi denesen ne değişirdi ki sanki
tamam bunu da geçelim
birden şarkının sözlerine dalmış buldum kendimi
ne diyor lan bu dedim silkinerek
hayatımda ilk kez dinlediğim cümleleri ve kelimeleri anlıyordum
ne acayip şeydi o öyle
izin verin o cümleleri sizlerle de paylaşayım belki sizleri de beni çarptığı kadar çarpar
belki aranızda benim gibi bir ahmak daha vardır ve ahmak için de ilk anladığı kelimeler olacaktır bunlar
ve böylece belki o ahmak da benim gibi birden bire hayatın anlamını bulmuş gibi coşup sonra sinecektir
eğer o ahmak oralarda bir yerlerdeyse onu ilelebet kardeşim ilan ediyorum
onu gerçekten seviyorum
ve son olarak ben artık kesinlikle benden daha akıllı insanları sevmiyorum
en az kendim kadar ahmak dar görüşlü ve bir o kadar da ahlak yoksunu insanlarla beraber olacağım
o zırvalıklarla süslü tüm yüce amaçlarımdan vazgeçtim bu sabah
çok uyuduğumdan olsa gerek
hepsini unuttum
ama içimde sanki birer zırvalıkmış gibi bir tortu kalmış
hepsinden vazgeçiyorum
nelerden vazgeçmedim ki
bunlardan da geçerim olur biter
ben böyle bir adamım işte
umutsuz ve zavallı bir adam
uzaktan baksanız yani o taa dışardan
o zaman dersiniz ki vay be adama bak nasıl da salına salına geziyor
hatta geçen gün arkadaşımın dediği gibi "birkaç aydır gördüğüm en güzel kız sana müthiş bakışlar fırlatarak geçti yanımızdan"
ya da birbaşkası hakkımda "vay be amma da bilgili adam" diye iç geçirmiştir
halbuki bu sabaha geri dönelim
bütün bu sözleri uyduruyorum kesinlikle
bu sabah anladım bunu
bana bunlar söylenmiş gibi davranıyorum
içimdeki cüce benliklerime bunları söyletiyorum
sonra da bunlara büyük "abi" benliklerim inanıyor
ne de keyifli hayatım var değil mi
bu cümleyi yazarken yaşlı bir kokananın o şen kahkahası patlayıverdi beynimin içinde
ne de keyifli hayatım var değil mi
ahhaahh haaa

her neyse şu şarkının sözlerini sizlerle paylaşmak için ölüyorum şu anda
daha fazla uzatmamalıyım bu acıyı
ve belki bu şarkının sözleri beni o ahmakla tanıştıracak ve o ahmakla, iki ahmak ne kadar mutlu olabilirse, o kadar mutlu olacağız.
durun durun bir dakika
asıl mutluluk biz ahmaklarındır
neden böyle söyledim ki şimdi
sanki biz ahmakları aşağılarmış gibi
oysa biz ne de yüce kişilerizdir fakat değerimiz anlaşılmamıştır tarih boyu
tarih boyu mu
ben ne anlarım ki tarihten
peki daha fazla uzatmanın anlamı yok
kalın sağlıcakla

"yarismadi
yenilmedi
açik seçik sizle oynamadi
gerilmedi

sanilmasin yine basmis onu bulantilar
yanilmasin öyle dalga geçen yabancilar

ah egleniyor kendi basina
ah nesesi yeter
ah umurunda mi sandin bu dünya
ah nesesi yeter

konusmadi
hiç duymadi
açik seçik sizle takilmadi
daralmadi

ah egleniyor kendi basina
ah nesesi yeter
ah umurunda mi sandin bu dünya
ah nesesi yeter"

4 Ekim 2009

ironi?

04 Ekim 2009, Pazar
saat: 03:41


hayatı yalnızca yaratılan bir dilin kullanıcısı olarak algılamak her şeyden önce insanın kendisini çılgınca bir aşağılayışıdır.

yalnızca yaratılan bir dilin kullanıcısı olmak, dili konuşan kişi olmak, dilin yarattığı dünyaya da hapsolmak demektir. kelimenin tek-iki-üç-dört boyutlu varoluşlarını algılamak ve onlara gezintiler düzenlemek yerine yalnızca bir yalnızca iki ya da üç boyutlu hallerine kısılıp kalmak. anlam bir varoluş sorunundan öte bir tını sorunudur da.

retorik tam da burada tosladığımız duvardır sanırım. retorik ile söylem birbirine çok güzel şekilde örtüşüp birbirlerini gizleyiverirler. ve onlara diğer eşlik eden şey de sağduyudur.

mesela "insan ahlaklı olmalıdır". ya da "insan önce kendisini değiştirmelidir".

işte söylem ve retorik bu şekilde üstüste geçerler. retorik sayesinde aforizmik yargılara varılır. bu yargıları söylem hiç zaman kaybetmeden işgal eder ve içlerini dolduruverir. elbette art niyetlere yer bile vermiyorum. fakat söylemin yıkıcı ve işgalci gücünü bilememiş insanların aforizmik yapılardan da uzak durmasını salık verebiliriz böylece. zaten bu tarz bir yazın dilinin ortaya çıkmasını da biraz bu noktada anlamlandırabiliriz.

oysa söylemin hemen bittiği o eksozferimsi yerde, yani uzayın karalığının soğuğunun ve sessizliğinin en yoğunlaştığı o yerde, aslında sessizliğin yeni bir dil yaratacağı umudu ağır basarken, birdenbire dilin ışığın suda kırılması misali kırıldığını görüveririz. o kırılma ironidir. kelime aynı kelimedir. hatta belki cümle yapıları bile değişmemiştir. fakat gerçeklik, eğilip bükülmüştür. işte bu tınıya yansır. kelimenin tınısı başkalaşıverir. sanki a'nın üstüne şapka koymak gibidir. dil yumuşamış hatta hafifçe gevşemiştir. aforizmik bile konuşabilir zaman zaman. ama kendini ciddiye almadığı çok hissedilebilirdir. tınısı hafiflemiştir. suyun içinde ışığın kırılıp yön değiştirmesi hatta renklerine ayrılması misali kelime de alt tonlarına ayrılıverir. bütün tınılarına. o yüzden artık retorik burada tutunamaz. bu rengarenk alemde tek rengin egemenliğini ilan edebileceği bir "söylem"in kendine alan açabilmesi imkanı kayboluverir. ekzosferde atmosferin uzaya kaçışına benzer biçimde söylem de bu noktada sonsuza doğru buharlaşıverir. tutunamaz. iktidarın yüce kütle çekimin onu çekip soğurmasını bekler. fakat artık eşik geçilmiştir. çok geçtir. retorik darmadığın olmuştur. ironinin o bir zar kadar ince alanı sonsuz sessizlikten hemen önce tınının son varoluş alanı bütün varoluşun şeklini eğip bükerek anlama karşı adeta buharlaşarak ayakta durmaktadır.


işte anlam böyle katmanlanırken retoriğin ele geçirdiği alanın genişliğinin sebebi yaşamın devamlılığı için elzem oluşundandır.

retorik biraz seyrelince orada kendini ekzosfer zanneden bir termosfer çıkıverir karşımıza. o alandakiler hala söylemin ve retoriğin tını dünyasındaki anlamlarla bağlamlanmışlardır. fakat hafifledikleri hissi içindedirler. o yüzden komiktirler. zannedişleri onları gözümüze komik gösterir. hala aynı kelimeler ve dahası aynı tınılardadırlar ama dahası hala aynı anlamsal bağlamlara denk düşüvermektedirler. yani a'nın üstüne bir şapka koyamamaktadırlar. ha o şapkayı koymak da öyle bir kalem darbesiyle olacak iş değildir elbet. o şapkayı koyabilmek aslında dünyayı yeni bir çift gözle görebilmektir. işte retorik-komik-ironik arasında böyle bir geçişlilik ya da geçimsizlik ilişkisi vardır.

son satır olarak da haydi şunu ekleyelim. kelimelerin sırtı yeterince büküktür. yani sorumlulukları, kırılmış düşlere yaptıkları ev sahiplikleri, her ağızdan çıktıklarında köşeli bir yerlere çarpıp param parça dökülmüş olmaları ve babilden bu yana hep başka yönlere savrulmuş olmaları onları yeterince savunmasız ve yaralanabilir kılmıştır. şimdi bir de söylem onların o savunmasızlıklarını korkunç bir acımasızlıkla kullanıyorsa, insan, onlara biraz bebek ihtimamı göstermeyi çok görmemelidir. yani illaha insancıl olacaksınız diye illaha devrimci olacaksınız diye illaha özgür kız olacaksınız diye illaha müslüman olacaksınız illaha kürt olacaksınız kısaca illaha bir "şey" olacaksınız diye kelimelere bu kadar acımasız da olunmaz yani hani. kelimelere ve tınıya biraz ihtimam, ve söyleme biraz uyanıklık arzuladığım yalnızca bu.

kelimeyi kuş yuvası kadar incinebilir yatağında biraz huzura bırakmak ve kendi komedimizi onun sırtına daha fazla yüklememek. bütün a'ların üstüne birer şapka.

18 Ağustos 2009

bu sefer beyaz alan şovalyesiyim ben, ö mü o mu derken o'ya karar verdim, ama bilmiyorum,öyle kalsın.
Eğer bana bir gün mektup yazarsan....dedi adam
....

bütün diyaloglar her an bitecekmiş gibi geliyor bana,korkuyorum çoğu zaman,anlam veremiyorum,sonra bir bakıyorum ki öteki beni almış götürmüş yanında, olması gerektiği gibi yani, insan her zaman kendine yetmeyebilir,bunu anlamalıyız,kavramalıyız

Belki de çok içimize düşmüşüz, pert olmuşuz, öööyyle bakıyoruz aleme.
Ötekinden o kadar umutlusun yani.
Pek değil aslında,aklım o kadarını kavrıyor şu anda,peki gelme üstüme,bilmiyorum.

Deliriyorum galiba, anlamıyorum. Rahat bir delilik bu,travmaları da bazen..biz ne alakayız ya?şartlı refleks.

İnsan ('cinsiyetsiz cinsiyetli') bazen de tutkusunun peşine düşer,hayalerinin peşinden gider,kendinindir,şu andadır,kopar yani.

Öteki ne oldu?
İnsan yalnızdır. Mutlu olalım!

17 Ağustos 2009

24 Mayıs 2009, Pazar
saat: 02:37


hayatımın kıvamlı bir sıvı gibi yavaş yavaş her geçtiği girintiye uyum sağlamasını sonra da oraya buraya hiç yapışmadan öylece akışını izliyorum ve bu beni çoğu zaman hayran bırakırken bazen de tarifsiz hislere sürüklüyor.

çoğunlukla cehaletin o keyifli dünyasında kendimi zeki, akıllı hatta bilgili sanıyorum. ama sonra işte mesela bir akşamüstü. güneş ışınları filan.

ya da daha iyimserinden bir paragraflık tam olarak "hiçbir şey" anlayamadığım bir metin.

hayatımın kapısı bu ara ardına kadar açık kaldı sanıyorum. gelen giriyor. bir süre şaşkınlık ve eğlenceyle etrafı izledikten sonra da hepsi sıkılıp çekip gidiyor. ne de olsa ben sürprizleri olmayan tek düze ve işe yaramaz bir adamım.

kapısı açık olan hayatımda bir pencere açmamamın nedeni kesinlikle cereyan yapar korkusu değil tabi. yataktan bedenini çıkarmak için kendine söz geçiremeyen bir adam nasıl hayatın pencerelerini açabilir ki.

büyük bir oto-kontrol sorunu yaşıyorum. geçenlerde bir arkadaşıma ifade ettiğim gibi tam anlamıyla hayatın üzerinde (roaming) amaçsızca geziniyorum. tıpkı o başta benzettiğim kıvamlı sıvı gibi.

bütün bunlar sorun değil ama olric. sorun yada engel değil. nasıl anlatabilirim sana elbette bilmiyorum. kelimelerin dünyası çok kendi içine bükük ve kırılgan. oysa gerçek dünya tam tersi.

o yüzden yaşam kazanılması gereken bir meydan savaşı değil. olsa olsa serin bir denizde güzel bir yüzme keyfi.
09 Haziran 2009, Salı
saat: 11:04


yazı yazmanın başka bir yolu olmalı. bu basit "klişe" hallerden bizi kurtarabilecek, çukurlarla değil de boşluklarla dolu bir dil ve kelimeler olmalı. sürekli aynı dilin aynı çukurlarına düşmekten öte, başka dillerin aynı çukurlarına düşmek de bunaltıcı.

öyleyse şöyle söyleyelim, notalardan, harflerden ve sayılardan oluşan bir dil olmalı.

b3k Cm 45tyhFF kjhm4j7

saat: 11:11

gramsci'nin büyük dehası insanın ne kadar çabucak "ezberleyebildiği"ni keşfetmesiydi sanırım. zira biraz gücünüz varsa ve bir insanın günde 3 yada 5 defa bir şeyi duymasını sağlayabilirseniz o insan o şeyi ezberler ve sonra da çok benimsemiş bir şekilde onu kullanmaya başlar. birkaç kullanımdan sonra da o kelime onunmuş sanır. böylece kişi kelimelere ve kavramlara sığınır ve onlardan kendisine kaleler yapar. o kalelerin sarsılmayacağını umar. daha sarsılmaz kılmak için de o kelimeleri daha düzenli, daha tutarlı kılar felsefe yoluyla. fakat tıpkı nietzsche'yi delirten wagner gibidir hayat. notalar havada gezintidedir ve sizin kalenize de mutlaka bir gün biri isabet edecektir. o yüzden beni seviyorsanız aynı kelimeyi on seferden fazla kullanmayın bir ömürde.

16 Ağustos 2009

19 Temmuz 2009, Pazar
saat: 23:30


öğleden sonra
bütün pazar öğleden sonraları gibi alabildiğine miskin ve bir o kadar telaşlı. nokta koyup miskinin karşısına telaşlıyı yerleştiriyor bu da yazarımızın zihin yapısı hakkında bize güçlü bir ipucu veriyor olmalı. halbuki o ipuçları vermeyi sevmeyen ukala ve kendini beğenmiş bir adam. ama bunun bir önemi yok yani en azından şimdilik. ama şu camın önünde dışarıyı çıkabileceğini sanan sinek ya da bize öyle sandığını göstermeye çalışan sinek, vızıltısı, havadaki nem ve sıcağın üzerimize akan hareketsizliği ve deleuze. deleuze diye yazınca yine nokta koyuyor üçkağıtçı yazarımız evet evet kesinlikle bir üçkağıtçı bu adam ya da kadın, adam ya da kadın diye ayrım yapılmasını anlamıyorum aslında adam deyince eskiden hepsini kapsardı insan adamdı yani ama sonra adam gibi adam diye bir tanım çıktı bu tanım bir kısmının içini gıcıkladı ne yalan söyleyeyim yazarımızın benim ve tüm sevdiklerimin içini gıcıkladı. hatta ben bu tanımdan tiksindim tiksintim çok uzun sürdü hatta her alkol alıp kustuğumda bahanemin bu tanım olduğunu düşündüm işte insan böylelikle kendinden uzaklaşır okuyucu. ey okuyucu. yazarımızın ruh haline dair yeni bir ipucu daha böylelikle elimize geçer. yazar ey okuyucu yazıp nokta koyar yazarımız için noktaların özel bir önemi vardır noktayı güç eylem iktidar bağlamlarında düşünmeye meyleder ve bu bağlamlar arasındaki gezintisi esnasında oradan oraya savrulur eylemsizliğe inanası vardır ama eyleme de içten içe bir sempati besler gandhiyi bir solcu marxı ise bir hindu gibi görür. sonuçta birisi söyleyip ruhunu kurtardığını iddia etmiş oysa bir diğeri susarak bir halkı özgürleştirmiştir. yazarımızın kafası karışıktır ama bu karmaşa hayatın karmaşıklığından mı yoksa yazarımızın bir boşluğuna gelip çok okumuş olmasından mıdır bunu net bir şekilde bilemiyoruz. zaten öykümüzü gizemli ve dinlenesi kılan ayrıntılar da bu ve buna benzer gizemlerdir. oysa yalnızlığımız bütün bir hayatta topu topu birkaç saniyedir diye sanmaktadır yazarımız. sanrılarının gücü onu kuşatmaktadır ve bu sarmalın içinde bazen nefessiz kaldığı hissine kapılıverir. bu krizlerin büyük filozofların yaşadığına benzer krizler olduğunu düşünüp kendini avutur ve kimse onu tanımamasına ve kendisi de kıytırık bir adam olduğunu netlikle bilmesine rağmen yine de kendine büyük filozof payeleri yapıştırmayı sever. belki de budala bir romantiktir kendisi. ama bu belki de kelimesinden de anlaşılacağı üzere bu da bir başka muallaktır hikayemizde. ne de olsa biz kimsenin kafasının içini bilemeyiz. en keyifli şey de bu değil midir zaten ey okuyucu. ortalıkta kocaman boşluklarla doldurulmuş kafalar gezinmektedir ve boşluğa aç doldu kafalar. ama hiçbiri bir diğerinden haberdar değildir. o yüzden de dünya bir taverna pisti gibi rengarenk ve sıkıcıdır. akşam şehirde ışıklar yandığındaysa karanlık insanlara ölümü hatırlatır ve işte o zaman suratlarda bir huzursuz ifade seyreder. yazarımız bu ifadeye şaşkınlık ve huşu içinde bakar. çünkü yazarımız bir ölüm hayranıdır. hadi ama itiraf edin sizler de öylesiniz.