biliyorsun şahenk, her şey geçer. fakat biz nedense bazı şeylerin kalıcı olabileceğine kendimizi inandırırız. önceki gün bir zen keşişiyle karşılıklı oturduk. insanlar her şeyin geçici olduğunu bile bile hep mutlu olmak istiyorlar dedi. aynı nehirde iki kez yıkanamayan insanlar aynı nehirde hep mutlu kalmak istiyorlar şahenk. diğer taraftan bir nörobilimci de geçenlerde şöyle dedi, mutsuzluk, acı, yas da bu güzel ve biricik beynim ve sinir ağlarımla yapabildiğim şeyler ve onları da en az mutlu olmak kadar özenle önemsiyorum ve bu hisleri de hissedebildiğim için mutluluk duyuyorum. hayat yine rengarenk yani şahenk. değişiyor ama değişmiyor da. yani değişen şey yalnızca değişimin kendisidir diyordu ya yunanlı filozof kardeşimiz aynen öyle. bana hatıralarından bahset şahenk. hatırlamadığımız hatıralarımıza ne oluyor? yani bu kısacık, biricik ve renkli hayatımızda, hatırlamadığımız hayat parçaları. kokular, sesler, hisler... ne oluyor onlara şahenk. uzayın o yerçekimsel ağırlıklı garip kumaşında yok olup gidiyorlar mı. saçmalama şahenk termodinamik bize hiçbir şeyin yok olamayacağını söyler. bunu ortasondayken kamille yaptığımız bir bilim projesinde bir üniversite profesörünün yüzümüze tatlı talı gülümsemesiyle öğrenmiştim. öğrenmek işte hep böyle şefkat dolu olsa keşke. annem bana yumurta sarısı boğazlı bir kazak giydiriyor şahenk. üzerinde lavivert geyik motifleri var. aynı renklerden bir de yeleği var. ama yün her yerimi özellikle boğazımı kaşındırıyor. ama dırdır etmiyorum şahenk. kazağı dayım yurtdışından getirmiş, gerçek yünmüş, kıymetli bir şey sanırım. ben de giyiyorum. dırdır etmiyorum. dayım irandaki devrimden kaçmış. yaşadığımız köy bile denemeyecek kadar küçük yere gelmiş, bizimle yaşıyor. apartmanın zemin katındaki boşlukta, plastik çamaşır suyu kaplarına dökülmüş betonu, bir demir barla birleştirmiş ve kendine egzersiz yapabileceği bir ağırlık yaratmış. o ağırlığı kaldırırken yanında duruyorum. bana neler anlatıyor acaba. birkaç ateşli havale geçirdiğimden haftasonları ankaraya geliyoruz. gri hastane koridorlarından geçip bir yığın kablonun bağlı olduğu bir cihazın olduğu odaya geliyoruz. bu odaya ilk gelişim değil. çok sık geliyoruz. kafamın üzerine sakızımsı kıvamda öbek öbek şeyler sürüp sonra makinadan çıkan kablolaları kafama bağlıyorlar. beyaz önlüklü adam şimdi gözlerini kapa diyor. yine dırdır etmiyorum. gözlerimi kapatıyorum. beyaz önlüklü adama karşı garip bir sempatim var. beni seviyor gibi geliyor. ben de onu seviyorum. benim iyiliğim için bir şeyler yapıyor gibi geliyor. bademciklerim şahenk. çok şişiyorlar. beni sürekli hasta ediyorlar. ateşim çıkıyor. yükseliyor. sonra pat ateşli havale. üçüncü de doktor bus efer kalıcı hasar bırakmış olabilir demiş anneme. annem bu hikayeyi hep gözü yaşlı anlatırdı şahenk. hiçbir şey anlamazdım. niye duygulanıyor ki, geçmiş gitmiş derim. şimdi anlıyorum şahenk. çünkü hayat böyle işte rengarenk. değişiyor dönüşüyor ve değişmiyor. sonra bademciklerim alındı bir ameliyatla. beş yaşındayım. doktor amca ağzımın üzerine bir maske koydu hadi bakalım ona kadar say sonra uyuyacaksın dedi. en son beş dediğimi, ameliyathanenin bembeyaz ışıklarını hatırlıyorum. sonra arabadayız ankaradan dönüyoruz babamla. arabada sanırım mustafa amca da var. o kadar çok konuşuyorum ki, babam en sonunda hadi biraz sessiz olup otur arka koltukta yeni ameliyat oldun bademciklerin acıyacak diyor. sustum mu hatırlamıyorum. işte bu hatırlamadığımız anlar şahenk. yani sanırım hayatımızın yüzde sekseni. ne oluyor onlara. sustum mu arabanın arka koltuğunda. konuşurken ne anlatıyordum. keşke o sesimi dinleyebilsem. şimdi arya konuştuğunda kulaklarımı dört açıyorum. dinliyorum onu. unutacağım bu ses tonunu, anlattıklarını, odaya vuran güneşi. işte bunlara ne oluyor şahenk. nereye gidiyorlar. ve nasıl hayat kendini böyle özenle tekrarlıyor. arya kucağımda havale geçiriyor. annemin anlattıklarını ilk kez anlıyorum. o panik duygusunu, o içinden kopan büyük kaya parçasının denize düşene kadar gümbürtüyle yuvarlanışını. sonra bir süre kulakların duymuyor. sanki uzun bir bip sesi. kendini suçlayış. sonra zen keşişi geliyor yanıma. bütün bunları iyice hisset diyor. çünkü bunların bile bir kısmını unutacağım. karlı bir ankara gecesi. kızaktan kayıyorum. sonra ansızın pragdayım. şaraplarımızı tokuşturuyoruz ve hala üzerimdeki o titrek heyecan geçmemiş. sonra dublindeyiz. hava buz gibi soğuk ama içimden akan ılık yoğun bir sıvı var. sonra istanbuldayız. bana mavi bir ameliyat elbisesi giydiriyorlar. kolumda baba yazıyor. annesinin karnından çıkarıp temizlemek için odanın öbür ucuna götürdüklerinde ağlıyor. ben arya diye seslenince bir an kafasını olduğum tarafa çevirip susuyor. işte sanırım bunu hiç unutmam şahenk. sonra odada annesinin kucağına geldiğinde de birden susuyor ve sakinleşiyor. büyü gibi bir an. buna mutluluk denmez. buna bildiğimiz kelimeler denizinden bir kelime de seçilemez. bazen hislerimizi bir renkle bile anlatamayız şahenk. bunu bildiğini biliyorum. okyanusun kenarında yürüyoruz. birden kayalıklar başlıyor. peki o zaman kayalıklardan yürürüz diyoruz. yürüyoruz. sonra yine bir okyanus kenarı. bu kez ben durup durup güzel minik deniz kabukları topluyorum. nehir kenarları, deniz kenarları. kayalıklar. çöller. develer. ortaçağ müzikleri. hepsi birbirine geçiyor. mutluluk gibi tüm duygularımız da geçicidir diyor keşiş. neden mutluluğa tutunmaya çalışıyorsunuz. hepsini hissedin, tadına varın ve bütün bunları yapabildiğiniz için şükredin diyor. mavi bir gökyüzü ve katman katman bulutlar. aradan sızan güneşin gümüş ışınları. uzun bakınca gözlerin kamaşıyor. uzun bakıyorum. gözlerim kamaşabiliyorsa kamaşsın diye. acıyı hissedebiliyorsam hissedeyim diye. ve hazzı ve mutluluğu ve renkleri karıştırıp başka renkler elde etmek gibi duyguları karıştırıp duygular eelde etmek, bazen isimsiz duydular. farklı tonlarda, tenimde. bir ankara gecesi, soğuk sarılıp, koştura koştura yürüyoruz. soğuk. alkolün sıcaklığı, paltolar, birbirine değen direseklerimiz. arya uykudan önce bana sarılıyor, ben de seni seviyorum baba diyor. ben de seni.
zen
* yol vardır / yol varıştır / yol yoktur / yol yokuştur / yol oluştur / yol yok o l u ş t u r *
5 Ocak 2026
3 Ocak 2023
uzun zamandir kafamda donen bir carpma cumlesi var. 'buyuk bir hizla duvara carpisim sizlerin gozleri onunde gerceklesti.' ya da 'buyuk bir hizla duvara carptim.' ya da 'duvara carpisim o denli hizli oldu ki.'
bu sabah, cok rutin bir sabahta insanin duvara degil buyuk bir hizla kendine carptigini idrak ettim. hayat uzun sahenk. o havasiz pasajda karsilastigim yasli sahafin dedigi gibi kisa filan da degil. insanin kendine carpmaya baya vakti ve sansi oluyor. bizler bu gezegen uzerinde hayatta kalmaya calisan diger tum hayvanlar gibi buyuk bir mucadele veriyoruz. ve ilkokulda lacivert sert kapakli, yuce devletimizin o donem bize ucretsiz verdigi 'hayat bilgisi' kitabi aslinda butun olayin ozetiymis. yani hayatin bir bilgisi var sahenk. ve bu bilgi lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve bu kitabi yuce devletimiz bize erken denebilecek yaslarda, ucretsiz dagitiyor. duvara hizla carptigini saniyorsun fakat sonra donup bakinca burada kendinden baska ne bir duvar ne de bir bosluk var. buyuk bir ivmelenmeyle hayatin icinde suzulen bir sen varsin ve zaman zaman yine 'bir sen' o buyuk ivmeyle suzulen senin onune cikiyor. hayat uzun yani. carpismalar, zerrelerinin dort bir yana savrulmasi, sonra buyuk bir kutle cekimle tekrar biraraya gelmeleri ve ivmelenerek hizlanmaya devam etmeleri. sonra bir carpisma daha. hayatin surekli degisen, buyuk ve belki kutsal bile sanilabilecek bir bilgisi var. lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve yuce devletimiz bize bunu erken yaslarimizda bedava dagitiyor. duvara carptigimda kafam baska bir seylerle mesguldu ama carpma anini cok net hatirliyorum. nasil ki, oyunlarda bolum sonu canavarlari vardir, hayatta da surekli sonraki asamaya gecebilmen icin karsinda duran azametli bir sen varsin. buyuk bir ivmeyle gidip kendine carpip, zerrelerine dagilip, yeni bir biraraya gelisle toparlanip yola devam ediyorsun. peki biz kim miyiz? bu soruyu soranlarin zerreciklerin dunyasi hakkinda en ufak bir fikri yok degil mi sahenk?
- haklisiniz lordum!
29 Ekim 2021
Kutsal Kitap
14 Mart 2021
sevinc
![]() |
| Sebastiao Salgado - Dinka Man |
kurduğumuz medeniyet en sonunda gezegen ve insan da dahil olmak uzere her seyi tüketti. geriye büyük bir posa gibi, devasa bir cop yigini kaldı.
human kelimesi Latince humus, yani topraktan geliyor. tum tek tanrılı dinler insanin cennette işlediği bir günahtan dolayı buraya (dunyaya) atildigini söylüyor. halbuki human kelimesi buna karşı cikiyor. topraktan yani gezegenden geldik diyor. yaratıldıysak da gezegen tarafından yaratıldık.
bunlar zaten bin kez uzerine düşündüğümüz seyler. fakat yeni olan ne? yeni olan insani tanimladigim aralık. daha onceleri insani tum marksistlerin yaptigi uzere emek uzerinden tanımlıyordum. fakat burada koca bir boşluk oluşmaya başlıyor. insan emegi gitgide degersizlesiyor. insanin emegiyle yapilan birçok seyi robotlar, akilli makineler yapmaya başlıyor. insan Harari'nin de dediği gibi faydasizlasmaya başlıyor. başlıyor mu? insan bedeni bir makine midir? insan beyni bir bilgisayara yüklenip sir silikon cip uzerinde de yasayabilir mi? evet o müphem soruya yüzyıllar sonra tekrar tekrar geliyoruz. insan bir ruha sahip mi?
bu kavşakta bizi Spinoza karsiliyor. gülümseyerek. "dalga gecmemeli, ağlayıp sızlanmamalı, nefret etmemeli, anlamalı" diyor. anlamalı. nasıl mi? dalgalarla. fluctuio. Spinoza bir azizdi ama goksel bir aziz degildi, buralı, yerli, yersel bir azizdi. tipki insanin topraktan gelişine, gezegenden dogusuna iman eden Latince köken gibi.
isleri karmasiklastirmayalim. insani diger tum canlılardan ayıran, emegi degildir. düşünebilir olması midir peki? düşünce bir rasyonel algoritma doğrultusunda üretilebilecek bir form mudur? iste burada Spinoza resme giriyor ve diyor ki, duygularımız durmadan dalgalanan devasa bir okyanus gibidir. bu devasa dalgalardan da düşüncelerimiz meydana gelir. peki duygularimiz nasıl ortaya çıkar? iste sihir tam da burada. topraktan gelen bedenimiz. gezegenin bir parçası olan bedenimiz. gezegeni goren, duyan, hisseden, koklayan, tadan bedenimiz. bu bes duyunun ne geniş (ve dar) bir spektrumda işlediğini tekrar gozden geçirelim. ucsuz bucaksız bir evrenin, issiz bir kosesindeki mavi bir gezegende, sesler duyuyoruz, tatlar tadıyoruz. hem de bu tatlar ve sesler çok geniş bir tanim araliginda yayılıyor. iste bu algilarimiz, bizde duygulanimlara sebep oluyor, o duygulanımlar da düşüncelere. düşünceler de eylemlere, hayallere, yeniliklere ve Dunya uzerinde insan elinden cikmis olarak gördüğümüz her seye.
insan, emegi degildir. müthiş ve yenilikçi fikirleri de degildir. insan, duyularından dogan duygulanimlardan, düşüncelerini yaratan bir simyacidir. duygular her biri, her bir insanla birlikte biriciktir. tarih sahnesinde teker teker varolur ve sonra da yokolurlar.
iste basliktaki sevinc tam da buradan gelir. insan asla ve asla faydasizlasamaz. bizleri köleleştiren ve daha siki kolelestirmek isteyen tum rejim sözcülerini bir kenara birakin. kendinizi dinleyin. milyarlarca yillik evrendeki biricik varolusunuz. biricik duygulanimlariniz, düşünceleriniz, emeginiz. varolusunuz. iste bu varoluş sevincin kaynağı olmalıdır. çünkü bu duyan bedenin, duygulanan bedenin ve düşünen bedenin, butun bu karmakarisik akisi icinde, mavi gökleri goruruz, yildizlari, agaclari. camin kokusu gelir burnumuza. gunes yakar. bir yudum su ferahlatır. bunları bizden kimse alamaz. karmakarisik algilarimizla biricik duygular yaratırız. bu biriciklik devasa bir sevinc kaynagidir. yakınmayı bırakıp bu biricik deneyime sarılmak gerekir ve spinoza'nin da dediği gibi anlamak gerekir. bu biricikligi. sevinc buradadır. toprakta.
20 Mart 2020
apalebluedot
doğmak. dünyaya gelmek. bir canlı olarak beden bulmak. ne olarak beden bulduğunuzun bir farkı yok. kedi, köpek, insan ya da komodo ejderi. dünyaya düştünüz. evet kocaman uçsuz bucaksız bir evrende, eminim bambaşka gezegenlerde, bambaşka hayatlara gözlerinizi açabilirdiniz. ama olmadı. gözlerinizi burada, bu gezegende açtınız. atmosferini azot ve oksijenin oluşturduğu, yüzeyini büyük okyanusların kapladığı, güneş isimli kendi yıldızı etrafında dönen, bu küçük, mavi gezegende. bir portakal ya da bir salatalık olarak bu dünyaya gelebilirdiniz. hatta bir kaya parçası olarak da. tüm bunlar canlıdır. sizinle canlılığı tekrar tekrar tartışmaya niyetim olmadığı için, bu ön kabullerle ilerleyeceğimi şimdiden bilmenizi isterim. interconnectedness
22 Mayıs 2019
kelime, ışık, güç, kelime, güç, ışık
zifiri karanlık bir yerlerde bir süre şaşkın bir körlük geçirmiş olanlar bunu çok iyi bilir.
mesela yer altında bir tünelde yürürken ansızın kafa lambanız söndüğünde birden kendinizi bütün hesapların bozulduğu bir yerde buluverirsiniz. parmak uçlarınızın hissetiği şeyleri anlamaz, burnunuza gelen kokuyu tanıyamazsınız, seslerin nereden geldiğini kestiremez, tam bir kaybolmuşluğun orta yerine düşüverirsiniz.
ışıksız dünya.
ışık bizim bütün tanım aralığımızdır.
ışıkla tanımlarız.
oysa tıpkı güç (power corrupts absolute power corrupts absolutely) gibi ışık da bozar. hatta ne kadar ışık o kadar bozulma diyebiliriz belki.
bizler sınırlara inandığımız ve bu sınırlar aracılığıyla düşünmeyi düstur edindiğimiz için, ışığı hissetmek biraz problemlidir. halbuki ışık bir kez yola çıktığında sınırlarla olan bütün anlaşmaları yıkar. milyonlarca yıl durmadan seyahat eder ve sırtında da milyonlarca hikaye taşır. bu azim ve bu sınırsızlık onun değdiği şeyi bozmasına yol açar diyebiliriz belki de.
ışık bozar.
ışığın sınırsız doğası sınırların "varsayıldığı" doğaya değdiğinde o varsayılan sınırlara yıkım etkisi uygular. atom altı parçacıklar üzerlerine düşen quanta parçacıklarını görünce hem quanta paketlerini hem de kendilerini şaşırtırlar. ve bu şaşkınlık bazı "bilinmezliklere" sebep olur.
işte o bilinmezlikler sınır sanrılamızın kırıldığı yerlerdir.
sınır sanrılarımız gerçeği bozar. ışık gibi.
yaprağın yeşiline oturmuş ışık ve anlam bütün bu saçmalaşmanın örneği gibidir.
kelime.
kelimesiz dünya.
anlamayı çalışan insanın sınırları kelimelerde başlar onların içinde gezer ve sonra da tepetaklak bir şekilde tekrar içine düşüverir.
kelimenin kendinden kendine yolculuğu bu kadarcıktır. tepetaklak kendi içine düşüşü. kadar.
kelime bozar.
kelimeleri güçsüz, kimsesiz, zavallı sananlar vardır. zavallı kelimeler. kelimenin nasıl bozduğundan habersiz olanlar ve zavallı kelimeler.
tıpkı ışık. yola bir kez çıkar ve azimle yola devam eder. sırtında hikayeler taşır. ve elbet bir yere ulaşır. tıpkı ışık gibi kelime bozar, daha çok kelime daha çok bozar.
güç, kelime, ışık. bozar. çünkü sınırlar saptar. sınırlara riayet eder. ve belli ilişkiler kurar. bu yolla bozar. anlamı her arayan bulacak değildir fakat bulanlar mutlaka bozulmuş bir şeyler bulacaklardır.
sessizce seyredip hiçbir şey aramayanlara, bulmayanlara, bozmayanlara, kelimeye, ışığa ve güce inanmayanlara.


