5 Ocak 2026

hatıralar üzerine kısa bir haiku

    biliyorsun şahenk, her şey geçer. fakat biz nedense bazı şeylerin kalıcı olabileceğine kendimizi inandırırız. önceki gün bir zen keşişiyle karşılıklı oturduk. insanlar her şeyin geçici olduğunu bile bile hep mutlu olmak istiyorlar dedi. aynı nehirde iki kez yıkanamayan insanlar aynı nehirde hep mutlu kalmak istiyorlar şahenk. diğer taraftan bir nörobilimci de geçenlerde şöyle dedi, mutsuzluk, acı, yas da bu güzel ve biricik beynim ve sinir ağlarımla yapabildiğim şeyler ve onları da en az mutlu olmak kadar özenle önemsiyorum ve bu hisleri de hissedebildiğim için mutluluk duyuyorum. hayat yine rengarenk yani şahenk. değişiyor ama değişmiyor da. yani değişen şey yalnızca değişimin kendisidir diyordu ya yunanlı filozof kardeşimiz aynen öyle. bana hatıralarından bahset şahenk. hatırlamadığımız hatıralarımıza ne oluyor? yani bu kısacık, biricik ve renkli hayatımızda, hatırlamadığımız hayat parçaları. kokular, sesler, hisler... ne oluyor onlara şahenk. uzayın o yerçekimsel ağırlıklı garip kumaşında yok olup gidiyorlar mı. saçmalama şahenk termodinamik bize hiçbir şeyin yok olamayacağını söyler. bunu ortasondayken kamille yaptığımız bir bilim projesinde bir üniversite profesörünün yüzümüze tatlı talı gülümsemesiyle öğrenmiştim. öğrenmek işte hep böyle şefkat dolu olsa keşke. annem bana yumurta sarısı boğazlı bir kazak giydiriyor şahenk. üzerinde lavivert geyik motifleri var. aynı renklerden bir de yeleği var. ama yün her yerimi özellikle boğazımı kaşındırıyor. ama dırdır etmiyorum şahenk. kazağı dayım yurtdışından getirmiş, gerçek yünmüş, kıymetli bir şey sanırım. ben de giyiyorum. dırdır etmiyorum. dayım irandaki devrimden kaçmış. yaşadığımız köy bile denemeyecek kadar küçük yere gelmiş, bizimle yaşıyor. apartmanın zemin katındaki boşlukta, plastik çamaşır suyu kaplarına dökülmüş betonu, bir demir barla birleştirmiş ve kendine egzersiz yapabileceği bir ağırlık yaratmış. o ağırlığı kaldırırken yanında duruyorum. bana neler anlatıyor acaba. birkaç ateşli havale geçirdiğimden haftasonları ankaraya geliyoruz. gri hastane koridorlarından geçip bir yığın kablonun bağlı olduğu bir cihazın olduğu odaya geliyoruz. bu odaya ilk gelişim değil. çok sık geliyoruz. kafamın üzerine sakızımsı kıvamda öbek öbek şeyler sürüp sonra makinadan çıkan kablolaları kafama bağlıyorlar. beyaz önlüklü adam şimdi gözlerini kapa diyor. yine dırdır etmiyorum. gözlerimi kapatıyorum. beyaz önlüklü adama karşı garip bir sempatim var. beni seviyor gibi geliyor. ben de onu seviyorum. benim iyiliğim için bir şeyler yapıyor gibi geliyor. bademciklerim şahenk. çok şişiyorlar. beni sürekli hasta ediyorlar. ateşim çıkıyor. yükseliyor. sonra pat ateşli havale. üçüncü de doktor bus efer kalıcı hasar bırakmış olabilir demiş anneme. annem bu hikayeyi hep gözü yaşlı anlatırdı şahenk. hiçbir şey anlamazdım. niye duygulanıyor ki, geçmiş gitmiş derim. şimdi anlıyorum şahenk. çünkü hayat böyle işte rengarenk. değişiyor dönüşüyor ve değişmiyor. sonra bademciklerim alındı bir ameliyatla. beş yaşındayım. doktor amca ağzımın üzerine bir maske koydu hadi bakalım ona kadar say sonra uyuyacaksın dedi. en son beş dediğimi, ameliyathanenin bembeyaz ışıklarını hatırlıyorum. sonra arabadayız ankaradan dönüyoruz babamla. arabada sanırım mustafa amca da var. o kadar çok konuşuyorum ki, babam en sonunda hadi biraz sessiz olup otur arka koltukta yeni ameliyat oldun bademciklerin acıyacak diyor. sustum mu hatırlamıyorum. işte bu hatırlamadığımız anlar şahenk. yani sanırım hayatımızın yüzde sekseni. ne oluyor onlara. sustum mu arabanın arka koltuğunda. konuşurken ne anlatıyordum. keşke o sesimi dinleyebilsem. şimdi arya konuştuğunda kulaklarımı dört açıyorum. dinliyorum onu. unutacağım bu ses tonunu, anlattıklarını, odaya vuran güneşi. işte bunlara ne oluyor şahenk. nereye gidiyorlar. ve nasıl hayat kendini böyle özenle tekrarlıyor. arya kucağımda havale geçiriyor. annemin anlattıklarını ilk kez anlıyorum. o panik duygusunu, o içinden kopan büyük kaya parçasının denize düşene kadar gümbürtüyle yuvarlanışını. sonra bir süre kulakların duymuyor. sanki uzun bir bip sesi. kendini suçlayış. sonra zen keşişi geliyor yanıma. bütün bunları iyice hisset diyor. çünkü bunların bile bir kısmını unutacağım. karlı bir ankara gecesi. kızaktan kayıyorum. sonra ansızın pragdayım. şaraplarımızı tokuşturuyoruz ve hala üzerimdeki o titrek heyecan geçmemiş. sonra dublindeyiz. hava buz gibi soğuk ama içimden akan ılık yoğun bir sıvı var. sonra istanbuldayız. bana mavi bir ameliyat elbisesi giydiriyorlar. kolumda baba yazıyor. annesinin karnından çıkarıp temizlemek için odanın öbür ucuna götürdüklerinde ağlıyor. ben arya diye seslenince bir an kafasını olduğum tarafa çevirip susuyor. işte sanırım bunu hiç unutmam şahenk. sonra odada annesinin kucağına geldiğinde de birden susuyor ve sakinleşiyor. büyü gibi bir an. buna mutluluk denmez. buna bildiğimiz kelimeler denizinden bir kelime de seçilemez. bazen hislerimizi bir renkle bile anlatamayız şahenk. bunu bildiğini biliyorum. okyanusun kenarında yürüyoruz. birden kayalıklar başlıyor. peki o zaman kayalıklardan yürürüz diyoruz. yürüyoruz. sonra yine bir okyanus kenarı. bu kez ben durup durup güzel minik deniz kabukları topluyorum. nehir kenarları, deniz kenarları. kayalıklar. çöller. develer. ortaçağ müzikleri. hepsi birbirine geçiyor. mutluluk gibi tüm duygularımız da geçicidir diyor keşiş. neden mutluluğa tutunmaya çalışıyorsunuz. hepsini hissedin, tadına varın ve bütün bunları yapabildiğiniz için şükredin diyor. mavi bir gökyüzü ve katman katman bulutlar. aradan sızan güneşin gümüş ışınları. uzun bakınca gözlerin kamaşıyor. uzun bakıyorum. gözlerim kamaşabiliyorsa kamaşsın diye. acıyı hissedebiliyorsam hissedeyim diye. ve hazzı ve mutluluğu ve renkleri karıştırıp başka renkler elde etmek gibi duyguları karıştırıp duygular eelde etmek, bazen isimsiz duydular. farklı tonlarda, tenimde. bir ankara gecesi, soğuk sarılıp, koştura koştura yürüyoruz. soğuk. alkolün sıcaklığı, paltolar, birbirine değen direseklerimiz. arya uykudan önce bana sarılıyor, ben de seni seviyorum baba diyor. ben de seni. 

Hiç yorum yok: