ara güler dedi ki "benim için modernlik daha ucuzudur anladın mı?"
anladım ara usta
anladım
dişlerinin arasına sıkıştırdığı o öfke
öyle güçlüydü ki
ağzından püskürüp yüzümü yakacak sandım
eski Istanbul'dan bahsetti
kokusu vardı dedi
şimdi bütün o arnavut kaldırımlı yollara asfalt döküyorlar dedi
"bütün romantizm öldü artık yağmur bile yağmak istemiyor o sokaklara anladın mı?" dedi.
sanat insana dair değil mi
bir kutunun binbir açıdan çekilmiş abuk sabuk fotografları sanat değildir dedi.
bir kuşak gözlerimizin önünde buharlaşıp gitti adeta
hepsi son günlerinde o ara güler'in dilindeki öfkeye kapılmıştı.
onlar ucuzu sevmiyordu topluca
hepsi emeklerini, didinmelerini, tırnaklarının altında toplanan 'hayatın kirlerini' seviyorlardı.
hemen bir isim söylesem attila ilhan derim mesela.
cem karaca derim.
ara güler de o kuşağın son temsilcilerinden.
ucuza hala o yaşıyla karşı çıkıyor.
bayağılığa karşı çıkıyor.
geçen gün bu küçük televizyonlardan birinde lisanstan benden bir üst dönem olan bir arkadaşıma rastladım.
program esnasında isminin altında 'ortadoğu uzmanı' yazıyordu.
işte ara ustanın öfkesine kapıldım o anda
26 yaşında bir 'çocuk' ki ben nasıl bir eğitim aldığını biliyorum, nasıl olur da ortadoğu uzmanı olur?
ucuzluk bu işte
modernlik bu
"ben ekrana çıkarıyorsam büyük adamdır anlayışı"
beni üzüyor, öfkeye kapılıyorum. günlerce içime çöküyor. ben enayi değilim, ama neden bütün bu ülkenin karar alıcıları beni enayi yerine koyuyor.
ara usta şöyle söyledi, ben istiyorum ki bu halk bilsin, bu ülkenin yöneticisi onlardır yoksa dört beş karar alıcı değildir.
zaten bütün sorun da bu değil mi ustam?
hiçbir şeye sahip çıkmıyor insanlar...
daha ucuzunun peşinden koşuyorlar, koşarken başları dönüyor, akılları şaşıyor, neyin peşindeler unutuyorlar, kimdiler unutuyorlar.
her sabah belleği silinen amnezi hastaları misali bir halk, her sabah yataklarından kalkıp yollara düşüyor.
amnezi olmamak için tırnaklarını hayata geçirmişler de var aramızda... ara güler var, can yücel var, cemil meriç var...
halbuki hiçbiri yoklar.
edebiyat müfredatımızda yoklar, sanat müfredatımızda yoklar.
hatıramızı canlandırabilecek her tür kudretli düşünür hızla dışarı itiliyor bu amnezik topluluk tarafından. böylece yönetenler bir avuç görgüsüz, estetik anlayıştan uzak, zevksiz, hantal, kaba-saba, taşeron oluyor.
içimi öfke basıyor.
taşıyorum.
12 Ekim 2008
11 Ekim 2008
no madic no!
bakalım eskisi gibi anlatabilecek miyim derdimi...
kelimeleri unutuyorum zira bu aralar.
çocuklar gibi eblek gebelek konuşmaya çalışıyorum.
kısa bir tekrar yapacağız, son iki yüzyıllık dünya tarihine kısa bir tekrar.
öyleyse önce şununla başlayalım,
elimizden alınan şey "varolan" tek şeydir.
elimizden "kendi"mizi alıyorlar.
küçük bir kesinti yaparak, fakat bu kesintiyle ilerleyelim. "bülbülü altın kafese koymuşlar, yurdum demiş" bülbülün yurdu neresidir peki. bu hikayeyi bize neden anlatırlar? anafikri nedir bu hikayenin? bize vatanseverlik enjekte etme isteyidir anafikir. halbuki kim dönüp sorar bülbülün yurdu neresidir diye? bülbülün yurdu göklerdir. bülbülün yurdu özgürlüktür. bülbül bile özgürlüğüne düşkündür. özgürlüğünü özlemektedir. dahası bülbül bile altın kafesin saçmalığının farkındadır. biz farkında mıyız? cebimizdeki, etrafımızdaki küçük renkli ekranlarda bir hayat arıyoruz. o renkli, o cafcaflı çerçevelerde "kendimizi" arıyoruz. işin daha kötü yanı da var. buluyoruz.
aşık olduğumuzu sanıyoruz, hüzünlendiğimizi, öfkelendiğimizi, ağladığımızı... sizlere bu ıssız çöl gecesinden üzülerek ve utanarak bildiriyorum ki; hepsi yalandı.
sevmedik, üzülmedik, ağlamadık.
kandırıldığımızı da iddia etmeyeceğim size.
ben buna gönüllü kandığımıza inanmışlardanım. eski bir hikaye babam anlatırdı. dedem batmanda köyün yakınlarında bir tarlada çalışırken, gömülü bir kil kavanoz bulmuş, kırınca ne görsün, içi altın dolu. uzun süre ne yapacağını bilememiş. öylece saklamış altınları. sonra ankara'ya gelince bir arkadaşı "ünlü bir tacirde kocaman bir elmas var gel seninle altınlarla değiştirelim" demiş. değiş tokuş yapmışlar. elmaz gerçekten kocamanmış ve parıl parılmış. dedem çok mutlu biçimde eve dönmüş. evdekilere elması gururla göstermiş. büyük oğlu: "baba bir kuyumcuya gösterelim bunu" demiş. göstermişler. meğersem elmas değil güzel parlak bir kristal parçasıymış, değeri de dedemin verdiği altınların binde biri kadar filanmış. zavallı adam, ancak hayy'dan gelen hu'ya gider diyebilmiştir herhalde.
zavallı dedem gibiyiz. elimizdeki herşeyi veriyoruz. gerçek kıymeti olan şeyi. "gerçek"i. kendimizi. bunun karşılığında parlak parlak şeyler alıyoruz, ve zavallı bir yaşlı adam gibi sevinç içinde etrafımıza elimizdeki bu ucuz parlak şeylerle cakas atıyoruz. kimse bize bunun karşılığında ne verdin diye sormuyor.
gökleri verip, altın kafes alıyoruz fakat kafamız bülbül kadar çalışmıyor. işte beni de en çok üzen yanı bu olsa gerek. yaklaşık iki saat kadar çingeneleri izledim. romanları değil ÇİNGENLERİ. ÇİNGENELERİ. neymiş efendim toplum bu isme kötü yakıştırmalar yaptığı için kelime ROMAN'la ikame edilmişmiş.
tecavüzün böylesi. hani neyzen diyor ya "bu türkler gariptir söversin kızar da sikersin ses etmez" o misal. zihnimizi, varlığımızın kapladığı bütün alanları sikiyorlar fakat hepimiz hala ve hala altın kafesin parıltısına bakıyoruz. bu bakış da öyle normal bir bakış değil, ağzımızdan salyalar akıyor, gözlerimiz salaklaşmış, büyük bir istek ve arzuyla bakıyoruz. kafesin arkasındaki gökyüzünü göremiyoruz.
gerçek.
gerçeğimizi bizden saklıyorlar.
educree; education kelimesinin yunan ya da latince kökü. educree bildiğini ortaya çıkarmak demek. ortaya saçmayalım diye olabildiğince erken yaşta bizi yuvalara, anaokullarına, yada moda deyimiyle preschool lara yolluyorlar. iyice herşeyi unutalım diye.
ilkokul ve lise boyunca tek öğrendiğimiz şey ülkemizi nasıl daha fazla sevebileceğimiz. bunun "hayali" sebepleri ard arda sıralanıyor. sonra üniversiteye geliyoruz. ilk ders temel ekonomi. "evet çocuklar sizler homo economicus olduğunuzdan dolayı mutlu olabilmeniz için gerekli olan tek şey daha fazla tüketmenizdir"
evet artık tükendiniz.
son noktayı koydular size.
nasılsa hiçbiriniz derste bir adım öne gelip "neden?" diye sormadınız.
zaten neden diye sormayın diye ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. bir yandan o renkli ekranlar, bir yandan da o renkli "kitaplar". neden mi tırnak içinde o kitap. çünkü onlar kitap değil. onlar bestseller. çok satıyorlar. çok mu satıyorlar aman allahım çok başarılı olmalılar. hemen ben de alayım. "aaaa zikrıtı okudun mu abi ya mıgnatız gibin oldum ne iztesem cuk oluyor."
ne isterseniz yapabilirsiniz, biraz sabırlı olun ve olumlu düşünün. olacak.
bugün akşamüstü hafif soğuk rüzgarda şehirde yürüdüm. binaların arasından bulduğu boşluklardan her fırsatta haylazlıkla sızan son ılık güneş ışınları tenime deydiler. ben de onlarla haylazca oynadım. sonra yürüdüm. yürümenin güzelliği tam da burada işte. önünüze duvar dikerlerse yürüyemezsiniz. o yüzden hapislikler "yürüyüşe" değil "volta"ya çıkarlar. işte o yüzdendir ki yürümek ya da hadi gelin baklayı çıkaralım ağzımızdan "göçebelik" duvarlara karşı bir duruştur. hem yürür hem durur. göçebelik bir duruştur yani.
göçebelik gerçeğimizle yüzleşmenin güzel bir örneğidir. yerleşmeyen, bağlanmayan, kendini hiçbir şekilde renkli aptallıklara kaptırmayan, kirli yüzleri elleriyle asıl parıltıyı kovayan insanlardır çingeneler.
bizler mi?
bizler de parıltıyı kovalıyoruz elbette. fakat zavallı yaşlı dedem gibi değersiz ve sanrı bir parıltıyı.
şimdi ben "kendimle" "bir" yürüyüşe gidiyorum. size de güzel bir gece diler büyüklerimin yanaklarından küçüklerimin popolarından öperim.
kelimeleri unutuyorum zira bu aralar.
çocuklar gibi eblek gebelek konuşmaya çalışıyorum.
kısa bir tekrar yapacağız, son iki yüzyıllık dünya tarihine kısa bir tekrar.
öyleyse önce şununla başlayalım,
elimizden alınan şey "varolan" tek şeydir.
elimizden "kendi"mizi alıyorlar.
küçük bir kesinti yaparak, fakat bu kesintiyle ilerleyelim. "bülbülü altın kafese koymuşlar, yurdum demiş" bülbülün yurdu neresidir peki. bu hikayeyi bize neden anlatırlar? anafikri nedir bu hikayenin? bize vatanseverlik enjekte etme isteyidir anafikir. halbuki kim dönüp sorar bülbülün yurdu neresidir diye? bülbülün yurdu göklerdir. bülbülün yurdu özgürlüktür. bülbül bile özgürlüğüne düşkündür. özgürlüğünü özlemektedir. dahası bülbül bile altın kafesin saçmalığının farkındadır. biz farkında mıyız? cebimizdeki, etrafımızdaki küçük renkli ekranlarda bir hayat arıyoruz. o renkli, o cafcaflı çerçevelerde "kendimizi" arıyoruz. işin daha kötü yanı da var. buluyoruz.
aşık olduğumuzu sanıyoruz, hüzünlendiğimizi, öfkelendiğimizi, ağladığımızı... sizlere bu ıssız çöl gecesinden üzülerek ve utanarak bildiriyorum ki; hepsi yalandı.
sevmedik, üzülmedik, ağlamadık.
kandırıldığımızı da iddia etmeyeceğim size.
ben buna gönüllü kandığımıza inanmışlardanım. eski bir hikaye babam anlatırdı. dedem batmanda köyün yakınlarında bir tarlada çalışırken, gömülü bir kil kavanoz bulmuş, kırınca ne görsün, içi altın dolu. uzun süre ne yapacağını bilememiş. öylece saklamış altınları. sonra ankara'ya gelince bir arkadaşı "ünlü bir tacirde kocaman bir elmas var gel seninle altınlarla değiştirelim" demiş. değiş tokuş yapmışlar. elmaz gerçekten kocamanmış ve parıl parılmış. dedem çok mutlu biçimde eve dönmüş. evdekilere elması gururla göstermiş. büyük oğlu: "baba bir kuyumcuya gösterelim bunu" demiş. göstermişler. meğersem elmas değil güzel parlak bir kristal parçasıymış, değeri de dedemin verdiği altınların binde biri kadar filanmış. zavallı adam, ancak hayy'dan gelen hu'ya gider diyebilmiştir herhalde.
zavallı dedem gibiyiz. elimizdeki herşeyi veriyoruz. gerçek kıymeti olan şeyi. "gerçek"i. kendimizi. bunun karşılığında parlak parlak şeyler alıyoruz, ve zavallı bir yaşlı adam gibi sevinç içinde etrafımıza elimizdeki bu ucuz parlak şeylerle cakas atıyoruz. kimse bize bunun karşılığında ne verdin diye sormuyor.
gökleri verip, altın kafes alıyoruz fakat kafamız bülbül kadar çalışmıyor. işte beni de en çok üzen yanı bu olsa gerek. yaklaşık iki saat kadar çingeneleri izledim. romanları değil ÇİNGENLERİ. ÇİNGENELERİ. neymiş efendim toplum bu isme kötü yakıştırmalar yaptığı için kelime ROMAN'la ikame edilmişmiş.
tecavüzün böylesi. hani neyzen diyor ya "bu türkler gariptir söversin kızar da sikersin ses etmez" o misal. zihnimizi, varlığımızın kapladığı bütün alanları sikiyorlar fakat hepimiz hala ve hala altın kafesin parıltısına bakıyoruz. bu bakış da öyle normal bir bakış değil, ağzımızdan salyalar akıyor, gözlerimiz salaklaşmış, büyük bir istek ve arzuyla bakıyoruz. kafesin arkasındaki gökyüzünü göremiyoruz.
gerçek.
gerçeğimizi bizden saklıyorlar.
educree; education kelimesinin yunan ya da latince kökü. educree bildiğini ortaya çıkarmak demek. ortaya saçmayalım diye olabildiğince erken yaşta bizi yuvalara, anaokullarına, yada moda deyimiyle preschool lara yolluyorlar. iyice herşeyi unutalım diye.
ilkokul ve lise boyunca tek öğrendiğimiz şey ülkemizi nasıl daha fazla sevebileceğimiz. bunun "hayali" sebepleri ard arda sıralanıyor. sonra üniversiteye geliyoruz. ilk ders temel ekonomi. "evet çocuklar sizler homo economicus olduğunuzdan dolayı mutlu olabilmeniz için gerekli olan tek şey daha fazla tüketmenizdir"
evet artık tükendiniz.
son noktayı koydular size.
nasılsa hiçbiriniz derste bir adım öne gelip "neden?" diye sormadınız.
zaten neden diye sormayın diye ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. bir yandan o renkli ekranlar, bir yandan da o renkli "kitaplar". neden mi tırnak içinde o kitap. çünkü onlar kitap değil. onlar bestseller. çok satıyorlar. çok mu satıyorlar aman allahım çok başarılı olmalılar. hemen ben de alayım. "aaaa zikrıtı okudun mu abi ya mıgnatız gibin oldum ne iztesem cuk oluyor."
ne isterseniz yapabilirsiniz, biraz sabırlı olun ve olumlu düşünün. olacak.
bugün akşamüstü hafif soğuk rüzgarda şehirde yürüdüm. binaların arasından bulduğu boşluklardan her fırsatta haylazlıkla sızan son ılık güneş ışınları tenime deydiler. ben de onlarla haylazca oynadım. sonra yürüdüm. yürümenin güzelliği tam da burada işte. önünüze duvar dikerlerse yürüyemezsiniz. o yüzden hapislikler "yürüyüşe" değil "volta"ya çıkarlar. işte o yüzdendir ki yürümek ya da hadi gelin baklayı çıkaralım ağzımızdan "göçebelik" duvarlara karşı bir duruştur. hem yürür hem durur. göçebelik bir duruştur yani.
göçebelik gerçeğimizle yüzleşmenin güzel bir örneğidir. yerleşmeyen, bağlanmayan, kendini hiçbir şekilde renkli aptallıklara kaptırmayan, kirli yüzleri elleriyle asıl parıltıyı kovayan insanlardır çingeneler.
bizler mi?
bizler de parıltıyı kovalıyoruz elbette. fakat zavallı yaşlı dedem gibi değersiz ve sanrı bir parıltıyı.
şimdi ben "kendimle" "bir" yürüyüşe gidiyorum. size de güzel bir gece diler büyüklerimin yanaklarından küçüklerimin popolarından öperim.
waking life
ne arıyoruz diye düşünüyorum...
waking life'tan sonra uzun bir sohbet ve düşüncelerin akışı.
filmde bir ara chopin çaldı geride bir yerlerde
tam da chopin gibi derinden çaldı
yazdığım bir şiiri anımsadım
hayatımda yazıp da tek beğendiğim şiir
her neyse
kendimi arayışımda bu idealizmden sembolizmden kastçılıktan elitizmden sıyrılmalı mıyım
"sana kendimi başkasına anlatır gibi anlatırsam, sen de başkası oldun demektir. başkasına git. sana kendimi kendime anlatır gibi anlatıyorum. bu benim sana ait oluşum. anlıyor musun?" ali alkan inal'ın bu sözü durmadan beynimi kemiriyor
kendimi nasıl anlatabilirim.
yeni kelimeler bulsam
tertemiz el değmemiş kelimeler.
dur bak bir de şunu dene.
şöyle düşün.
anlatacağın şeyleri iyice bilmelisin değil mi?
bilmeden anlata bilir misin
öyleyse kendimi biliyor olmalıyım.
ne ukalayım
ne şen şakrak
her neyse
biz hayattan o "dört başı mağmur" kişiyi, ülkeyi, evi, işi, hayatı bekliyoruz.
biraz ondan biraz bundan alıp o "mükemmel"i yaratmak istiyoruz.
bunun iki nedeni var
birincisi mükemmeli birleşik halde bulacağımıza dair hiçbir ümidimiz yok
ikincisi de mükemmel olamayan dışındakilere tahammülümüz yok
ideayı arıyoruz
keklerin kalıbını
orası burası kalıplarda kalmış kekler değil
kalıpları
parıl parıl ve eksiksiz olan
yunan heykellerindeki oğlanları ve kadınları
gerçek hayata ve onun yarım yamalaklıklarına katlanamıyoruz.
bir de şu şartlanmışlıklarımız var elbette.
sahip olmalar sahip olunmalar
aldatmalar
aldanmalar
op.10 no.6 in e flat minor
size bir sırrımı vereyim
ama bana deli demeyin sakın
bu melodi
bence evrenin sırrının notalarla şifrelenmiş hali.
o yüzden sahiplenmeyi yada sahiplenilmeyi anlamlı bulmuyorum
sırf bu melodi yüzünden
zaten anlamın içini köpük köpük doldurduğu birçok güzel, pırıltılı ve hayranlık uayndırıcı şeyi de anlamlı bulmuyorum.
ama sen beni boşver olric
delinin tekiyim ne de olsa.
waking life'tan sonra uzun bir sohbet ve düşüncelerin akışı.
filmde bir ara chopin çaldı geride bir yerlerde
tam da chopin gibi derinden çaldı
yazdığım bir şiiri anımsadım
hayatımda yazıp da tek beğendiğim şiir
her neyse
kendimi arayışımda bu idealizmden sembolizmden kastçılıktan elitizmden sıyrılmalı mıyım
"sana kendimi başkasına anlatır gibi anlatırsam, sen de başkası oldun demektir. başkasına git. sana kendimi kendime anlatır gibi anlatıyorum. bu benim sana ait oluşum. anlıyor musun?" ali alkan inal'ın bu sözü durmadan beynimi kemiriyor
kendimi nasıl anlatabilirim.
yeni kelimeler bulsam
tertemiz el değmemiş kelimeler.
dur bak bir de şunu dene.
şöyle düşün.
anlatacağın şeyleri iyice bilmelisin değil mi?
bilmeden anlata bilir misin
öyleyse kendimi biliyor olmalıyım.
ne ukalayım
ne şen şakrak
her neyse
biz hayattan o "dört başı mağmur" kişiyi, ülkeyi, evi, işi, hayatı bekliyoruz.
biraz ondan biraz bundan alıp o "mükemmel"i yaratmak istiyoruz.
bunun iki nedeni var
birincisi mükemmeli birleşik halde bulacağımıza dair hiçbir ümidimiz yok
ikincisi de mükemmel olamayan dışındakilere tahammülümüz yok
ideayı arıyoruz
keklerin kalıbını
orası burası kalıplarda kalmış kekler değil
kalıpları
parıl parıl ve eksiksiz olan
yunan heykellerindeki oğlanları ve kadınları
gerçek hayata ve onun yarım yamalaklıklarına katlanamıyoruz.
bir de şu şartlanmışlıklarımız var elbette.
sahip olmalar sahip olunmalar
aldatmalar
aldanmalar
op.10 no.6 in e flat minor
size bir sırrımı vereyim
ama bana deli demeyin sakın
bu melodi
bence evrenin sırrının notalarla şifrelenmiş hali.
o yüzden sahiplenmeyi yada sahiplenilmeyi anlamlı bulmuyorum
sırf bu melodi yüzünden
zaten anlamın içini köpük köpük doldurduğu birçok güzel, pırıltılı ve hayranlık uayndırıcı şeyi de anlamlı bulmuyorum.
ama sen beni boşver olric
delinin tekiyim ne de olsa.
6 Eylül 2008
İnsanlığın ortak belleği üzerine 2
14 ağustos 1999 / Filistin
Kâbus görerek uyandım. Hep aynı kâbus. Hemen yanımda yürümekte olan annem bir ıslık sesinin ardından yere serildi. Ensesinin biraz altından bir İsrail keskin nişancısının iri kurşunuyla vurulmuştu. Kanlar içinde yerde yatıyordu. Çırpınıyordum, fakat elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Ben ailenin en büyük erkek çocuğuydum. Benden küçük bir kız ve bir de erkek kardeşim vardı. Bir akşamüstü ben dışarıda arkadaşlarımla vatanımızı, Filistin'i, konuşurken mahallemiz bombalandı. Bombalamada iki küçük kardeşim evin önünde paramparça oldular. Koşarak eve döndüğümde kapının hemen önünde erkek kardeşimin dizinden aşağısını buluşum hep gözümün önünde. Babam ben altı yaşımdayken öldü. Bir gece evi basan İsrail askerleri onu 'terörist' olarak gözaltına almışlar. Onu çok da fazla hatırlamıyorum ama mülayim bir adamdı. Bizlere karşı sevgi doluydu. Gözaltına alındıktan bir hafta sonra ceza evine koyulduğu haberi ulaşmış. Altıncı yaşıma girdiğim gün babamın ölüm haberi ulaştı. O yüzden o kadar net ve o kadar eminim ki. Babam ben altı yaşımdayken öldü. Annem, ben ve iki kardeşime uzun süre, dayımın gönderdiği aylıkla baktı. Sonra ben büyüdüm ve elim ekmek tutacak yaşa geldim. Evi ben geçindirmeye başladım. İlk maaşımı elime aldığımda yaşım on dörttü. O yıl İsrail Gazze'ye çok büyük bir saldırıda bulundu, saldırıda ölenler arasında dayım da vardı. Dayım benim için ikinci babamdı. Bize baktı, sevgisini asla esirgemedi. Hep yanımızda oldu. Ailecek sık sık bize ziyarete gelir, evimize neşe katarlardı. Güler yüzlü, umut dolu bir adamdı. Kılıç kullanmayı babasından öğrenmişti. Kılıçtaki ustalığından ve adının Salahaddin olmasından dolayı arkadaşları ona Eyyübi derlerdi. Mert bir adamdı. Kılıcımla dövüşürken mertçe ölmek isterim derdi hep. Vücuduna saplanan şarapnellerden öldü, hastanede can çekişerek. Bu olaydan yaklaşık iki yıl sonra da iki kardeşim bombalamada parçalandılar. Annemle bir başımıza kalakaldık. Annem kırklı yaşlarında bir kadın olmasına rağmen en az altmış yaşında görünüyordu. Hayatı hep yoksulluk, sefalet ve ölümle geçti. Onu hep mutlu tutmaya çalıştım. Şakalarımla, güler yüzlülüğümle, hep bugünlerin geçeceğine günün birinde vatanımızda barış ve zenginlik içinde yaşayacağımıza dair hikâyeler anlattım ona. O da beni hep gülümseyen ve inanmaya çalışan bir ifadeyle dinledi. Geçen hafta haftalık Pazar alışverişimizi yapmış eve dönüyorduk. Dermansız bacakları yorulmasın diye bütün poşetleri ben almıştım. O da iki adım berimden eski bir Arap türküsü mırıldanarak geliyordu. Bana destek olmak istiyor gibiydi. Güzel sesiyle söylediği türkü yükümü hafifletiyor, havanın sıcaklığından beni bir derece olsun uzaklaştırıyordu. Sonra uğursuz ıslık sesini duydum. Annem yere yığılıverdi. Çırpınıyordum. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Kafamı kaldırıma vurarak parçalamak istiyordum. Etraftakiler toplandı, ilk geçen arabayla annemi hastaneye kaldırdık. Ense köküne giren mermi omurga başını ve soluk borusunu parçalamış. Hastaneye ulaştırdığımızda zaten hayata gözlerini yummuş.
Bir haftadır yaşayan bir ölü gibiyim. Bir anda hayat tepeme yıkılıverdi. Geceleri yatağa yattığımda orada hemen o anda kafamı kaldırıma vurup paramparça etmediğime pişman oluyorum. İki gün evvel Hizbullah'ta üst düzeylerde görev yapan bir arkadaşımla konuştum. "Sizinle çalışmak istiyorum" dedim. O da bana "Allah'ın izniyle güzel kardeşim" dedi. Dün yeni bir eylem için toplantı yapıldı. Toplantıda gönüllü olmak istediğimi dile getirdim. Arkadaşım bana baktı, gözlerinin içinde ışık vardı. Mutluydu, ben de mutluyum.
Şimdi belime bağladığım yüklü miktarda patlayıcıyla bir İsrail kontrol noktasına doğru ilerliyorum. Üzerimde simsiyah çarşaf var, kadın kılığına girdim. Ölüm komandolarıyla ilgili çok şey duydum. Onlara uyuşturucu verildiğine dair şeyler okudum. Şuan kendimi düşünüyorum. Ne uyuşturucu aldım, ne de en ufak menfaatime dokunacak bir şey. Zaten gerimde kalan kimse yok. O yüzden sonsuz bir mutluluk ile bu işe gönüllü oldum. Bunu yaparken amacım kesinlikle kin, nefret ya da öfkeyle açıklanamaz. Kimseye karşı bir rövanş da gütmüyorum. Kafamı o kaldırıma vurarak parçalamadığım için daha fazla hayıflanmamak adına yapıyorum bunu. İşte az ilerde kontrol noktası. Hayal meyal seçebiliyorum askerlerin yüzlerini aralarında şakalaşıyorlar, belki onların da aileleri var, belki çocukları. Anneleri babaları, dayıları... Dayıları... Bak dayı ben de mertçe ölemiyorum, bir kılıç darbesiyle. Ben de paramparça olacağım. Ve ardımdan mertçe ölemeyen birkaç insanı daha sürükleyeceğim. Hava öyle sıcak ve bu siyah çarşaf öyle dayanılmaz ki... Sanki bedenim asfalta eriyip kaynayacak. Şimdi askerlerin yüzleri daha net, belki bir on, on beş adım daha atacağım ve sağ elimin başparmağına sıkıca bağlanmış pimi çekeceğim. Askerlerden biri durmadan bana bakıyor, galiba şüphelendi. Ama neyse ki yalnızca beş adımım var, adımlarımı hızlandırıyorum, pim elimde geriliyor, terlediğimi daha çok hissediyorum, hava çok sıcak, asker hala bana bakıyor, dayım, dayımın kılıcı, bombanın pimi, belimdeki ağırlığı, siyah çarşaf, daha hızlı bir adım daha,
Eshedu enlaa ilahe illallah ve eshedu enne Muhammeden abduhu ve resuluhu...
Kâbus görerek uyandım. Hep aynı kâbus. Hemen yanımda yürümekte olan annem bir ıslık sesinin ardından yere serildi. Ensesinin biraz altından bir İsrail keskin nişancısının iri kurşunuyla vurulmuştu. Kanlar içinde yerde yatıyordu. Çırpınıyordum, fakat elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Ben ailenin en büyük erkek çocuğuydum. Benden küçük bir kız ve bir de erkek kardeşim vardı. Bir akşamüstü ben dışarıda arkadaşlarımla vatanımızı, Filistin'i, konuşurken mahallemiz bombalandı. Bombalamada iki küçük kardeşim evin önünde paramparça oldular. Koşarak eve döndüğümde kapının hemen önünde erkek kardeşimin dizinden aşağısını buluşum hep gözümün önünde. Babam ben altı yaşımdayken öldü. Bir gece evi basan İsrail askerleri onu 'terörist' olarak gözaltına almışlar. Onu çok da fazla hatırlamıyorum ama mülayim bir adamdı. Bizlere karşı sevgi doluydu. Gözaltına alındıktan bir hafta sonra ceza evine koyulduğu haberi ulaşmış. Altıncı yaşıma girdiğim gün babamın ölüm haberi ulaştı. O yüzden o kadar net ve o kadar eminim ki. Babam ben altı yaşımdayken öldü. Annem, ben ve iki kardeşime uzun süre, dayımın gönderdiği aylıkla baktı. Sonra ben büyüdüm ve elim ekmek tutacak yaşa geldim. Evi ben geçindirmeye başladım. İlk maaşımı elime aldığımda yaşım on dörttü. O yıl İsrail Gazze'ye çok büyük bir saldırıda bulundu, saldırıda ölenler arasında dayım da vardı. Dayım benim için ikinci babamdı. Bize baktı, sevgisini asla esirgemedi. Hep yanımızda oldu. Ailecek sık sık bize ziyarete gelir, evimize neşe katarlardı. Güler yüzlü, umut dolu bir adamdı. Kılıç kullanmayı babasından öğrenmişti. Kılıçtaki ustalığından ve adının Salahaddin olmasından dolayı arkadaşları ona Eyyübi derlerdi. Mert bir adamdı. Kılıcımla dövüşürken mertçe ölmek isterim derdi hep. Vücuduna saplanan şarapnellerden öldü, hastanede can çekişerek. Bu olaydan yaklaşık iki yıl sonra da iki kardeşim bombalamada parçalandılar. Annemle bir başımıza kalakaldık. Annem kırklı yaşlarında bir kadın olmasına rağmen en az altmış yaşında görünüyordu. Hayatı hep yoksulluk, sefalet ve ölümle geçti. Onu hep mutlu tutmaya çalıştım. Şakalarımla, güler yüzlülüğümle, hep bugünlerin geçeceğine günün birinde vatanımızda barış ve zenginlik içinde yaşayacağımıza dair hikâyeler anlattım ona. O da beni hep gülümseyen ve inanmaya çalışan bir ifadeyle dinledi. Geçen hafta haftalık Pazar alışverişimizi yapmış eve dönüyorduk. Dermansız bacakları yorulmasın diye bütün poşetleri ben almıştım. O da iki adım berimden eski bir Arap türküsü mırıldanarak geliyordu. Bana destek olmak istiyor gibiydi. Güzel sesiyle söylediği türkü yükümü hafifletiyor, havanın sıcaklığından beni bir derece olsun uzaklaştırıyordu. Sonra uğursuz ıslık sesini duydum. Annem yere yığılıverdi. Çırpınıyordum. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Kafamı kaldırıma vurarak parçalamak istiyordum. Etraftakiler toplandı, ilk geçen arabayla annemi hastaneye kaldırdık. Ense köküne giren mermi omurga başını ve soluk borusunu parçalamış. Hastaneye ulaştırdığımızda zaten hayata gözlerini yummuş.
Bir haftadır yaşayan bir ölü gibiyim. Bir anda hayat tepeme yıkılıverdi. Geceleri yatağa yattığımda orada hemen o anda kafamı kaldırıma vurup paramparça etmediğime pişman oluyorum. İki gün evvel Hizbullah'ta üst düzeylerde görev yapan bir arkadaşımla konuştum. "Sizinle çalışmak istiyorum" dedim. O da bana "Allah'ın izniyle güzel kardeşim" dedi. Dün yeni bir eylem için toplantı yapıldı. Toplantıda gönüllü olmak istediğimi dile getirdim. Arkadaşım bana baktı, gözlerinin içinde ışık vardı. Mutluydu, ben de mutluyum.
Şimdi belime bağladığım yüklü miktarda patlayıcıyla bir İsrail kontrol noktasına doğru ilerliyorum. Üzerimde simsiyah çarşaf var, kadın kılığına girdim. Ölüm komandolarıyla ilgili çok şey duydum. Onlara uyuşturucu verildiğine dair şeyler okudum. Şuan kendimi düşünüyorum. Ne uyuşturucu aldım, ne de en ufak menfaatime dokunacak bir şey. Zaten gerimde kalan kimse yok. O yüzden sonsuz bir mutluluk ile bu işe gönüllü oldum. Bunu yaparken amacım kesinlikle kin, nefret ya da öfkeyle açıklanamaz. Kimseye karşı bir rövanş da gütmüyorum. Kafamı o kaldırıma vurarak parçalamadığım için daha fazla hayıflanmamak adına yapıyorum bunu. İşte az ilerde kontrol noktası. Hayal meyal seçebiliyorum askerlerin yüzlerini aralarında şakalaşıyorlar, belki onların da aileleri var, belki çocukları. Anneleri babaları, dayıları... Dayıları... Bak dayı ben de mertçe ölemiyorum, bir kılıç darbesiyle. Ben de paramparça olacağım. Ve ardımdan mertçe ölemeyen birkaç insanı daha sürükleyeceğim. Hava öyle sıcak ve bu siyah çarşaf öyle dayanılmaz ki... Sanki bedenim asfalta eriyip kaynayacak. Şimdi askerlerin yüzleri daha net, belki bir on, on beş adım daha atacağım ve sağ elimin başparmağına sıkıca bağlanmış pimi çekeceğim. Askerlerden biri durmadan bana bakıyor, galiba şüphelendi. Ama neyse ki yalnızca beş adımım var, adımlarımı hızlandırıyorum, pim elimde geriliyor, terlediğimi daha çok hissediyorum, hava çok sıcak, asker hala bana bakıyor, dayım, dayımın kılıcı, bombanın pimi, belimdeki ağırlığı, siyah çarşaf, daha hızlı bir adım daha,
Eshedu enlaa ilahe illallah ve eshedu enne Muhammeden abduhu ve resuluhu...
4 Eylül 2008
rede an den kleinen mann
Bu yazı Wilhelm Reich'ın 'dinle küçük adam' isimli şaheserine kendi dilimden ve zihnimden bir saygı duruşudur.
Dinle beni küçük adam dinle.
Bunca yıllık ömrümde senden hep aynı şeyleri duydum, sabırla dinledim seni. Şimdi de sen beni dinle. Sana değişimden bahsettiğim zaman, hep yüzün ekşidi küçük adam. Beni susturmak istedin. "ben böyleyim işte ne yapayım, bu yaştan sonra değişecek halim yok ya" deyip durdun bana. Yirmi beşindeyken, ellindeyken, yetmişindeyken hep bunu söyleyip durdun. Değişmeyi belki ölümle eşleştiriyordun ve ölesiye korkuyordun. Her işine egemen olan ve her işini yöneten 'korku', burada da ipleri eline geçirmişti bile. Değişime inanmıyordun. Kafka'dan bir ömür tiksindin. "bir sabah böcek olarak uyanmak da nesi?" dedin. "böyle bir saçmalık ömrümde duymadım". Hâlbuki Kafka öyle yorulmuştu ki senden ey küçük adam, böyle bir rövanş alıyordu senden. "siz kendini insan zannedenler, sadece birer böceksiniz" diyordu bağıra bağıra. Sizin o değişimden ürken taraflarınızın en ağır rövanşıydı bence bu. Ama onu da anlamadın. Sadece bir 'çatlak' adamın hayal gücü diye düşündün. Her zaman yaptığın gibi hiç üzerine alınmadın. Ne zaman sorumluluktan kaçmak istesen "bu halk böyle" dedin. Bir yandan da egemenliğin halkta olması fikri sana sorumluluğu çağrıştırdı. Hep böyle sığ ve ahmakça çelişkilerin oldu. Hâlbuki çok daha derin ve anlamlı çelişkileri, hayatın özündeki temelindeki, belki de evreni yöneten çelişkileri, anlayamadığın ve onlar karşısında kendini aciz ve beş para etmez hissettiğin için hep aşağılamaya çalıştın. "bu kadar da çelişki olmaz ki canım" dedin. "Düşünce dediğin biraz tutarlı olmalı."
Separe aude! Önce Horatius söyledi bunu sana. Her zamanki gibi dinlemedin, sonra Kant senin gözlerini ışığa açtığını düşündüğü bir dönemde alıntılayarak tekrar etti, fakat gözlerini ışığa açmış olduğunun tamamen iyi niyetli bir varsayım olduğunu çok geçmeden kanıtladın onlara küçük adam. Koca koca savaşmalarına, kahramanlık nutuklarına ara vermeden devam ettin bu da yetmezmiş gibi başına Hitler'i Mussolini'yi Stalin'i getirdin. Bu nasıl bir düşüş küçük adam? Sürekli düşüyorsun fakat kuyunun dibi yine de gelmiyor. İnsanlara işkence ettin, kafalarını kestin, "işte orada bir Yahudi yakın onu" diye yırtınırcasına bağırdın. Yahudileri yaktın senin o 'saf' ırkını kirletiyorlar bahanesiyle yaktın. Kafan o kadar küçüktü ki böyle bir bahaneye inandırdın kendini. Yahudileri yaktın küçük adam ya sonra? Sonra ne mi yaptın? Birden bire bir Yahudi'ye dönüşüp Arapların topraklarına göz diktin, o toprakların sana vaat edildiği bahanesiyle. 'Saf ırk' bahanesi ne kadar deli zırvasıydıysa 'vaadedelmiş topraklar' da o kadar deli zırvasıydı, ama sen böyleydin işte küçük adam, sadece 'fırsat'ın ve GÜCÜN sana geçmesini bekliyordun zulmetmek için. Fırsat senin eline geçince hemen unutuveriyorsun geçirildiğin işkenceleri ve aynı acımasızlıkla bu kez de sen işkence etmeye başlıyorsun. Bir Yahudi olarak yıllarca sana yapılan zulmü pespayelik sınırlarına getirerek her sinema filminde, her romanda sunduktan sonra fırsatı yakalayıp sen işkenceye başlıyordun küçük adam. Hiçbir şeyden ders almıyorsun, ahmaklığın da düşüşün gibi, sonu, ucu bucağı yok.
Ortaçağın bütün o karanlığında, kilise öğrenmeni istemediği bilgiyi senden gizlemek için her şeyi sembolize etti. Sembolizm böylelikle bilgiyi senden uzak tuttu ve erkler kalelerini sağlama aldılar. Kalelerin sallanması uzun sürmedi. Sembolizm yeraltına hapsoldu. Fakat sen ne yaptın küçük adam? Kalktın bıyık bıraktın ya da sakal, kafanı tamamen traş ettin, ya da saçını uzattın. Hitler binlerce simge keşfetti tarihin karanlık sayfalarından, sırf gücüne meşruiyet yaratabilmek için. Bir bıyık biçimiyle bir tarikata bağlı olduğunu gösterdin. Koca koca adamlar, çocukların bile tenezzül etmeyeceği saçma oyunlara giriştin. Böylesine ucuz oyunlar için sembolizmi tekrar yeraltından çıkardın ve düşmekte ne kadar gayretli olduğunu tekrar tekrar gözler önüne serdin.
Hiçbir şeyi üzerine alınmadın, sana yapılan eleştirileri hep "halk işte" diyerek görmezden geldin küçük adam. Fakat diğer yandan bütün dinsel öğretilerinin tam göbeğine kendini yerleştirdin. Bu dünyanın ve hatta evrenin senin emrine verildiğine bir çırpıda inanıverdin. Her zaman ki gibi söylenileni harfi harfine kabul ettin. "neden?" diye sormadın. Neden diye sorsan bir saniye sonra omuzların duyduğun o devasa sorumluluk hissiyle çöküverirdi, içten içe farkında mıydın bilemiyorum, ama sormadın. Kabullendin. Dünyayı ve giderek atmosferini ve sonra da yörüngesini bir çöplüğe çevirmekte hiçbir beis görmedin. Ben dinsel öğretilerine dil uzattığımda "çabuk kafasını kesin, onu ateşe atın, kırbaçlayın, çarmıha gerin" diye çığlıklar atmaya başladın. Daha kendini bilmezken, kendini aramazken, kendini kurtarmayı becerememişken, hiçbir sorumluluğa boyun eğmemişken, 'tanrı'nı benden koruyordun. Sen hep böyleydin işte küçük adam. Kendi günlük sorunlarını çözmeyi beceremezken, onlardan köşe bucak kaçarken, durmadan dünyanın sorunlarını çözme görevine soyundun. Sonuçta her geçen gün onu daha fazla pisliğe batırdın. Sorunları çözemediğin için, içindeki sevgiye uzak durduğun için, 'sorun yaratanları' ortadan kaldırdın. Sandın ki sorun yaratanları öldürerek sorunları çözeceksin. Sana bir şey söyleyeyim zavallı küçük adam, yok ederek, yıkarak, ortadan kaldırarak ve dahası öldürerek 'çözüm' bulamazsın. Çözüm yaşamak, yaşatmak, sevmek ve sevilmektir. İçindeki coşkunun önüne setler çekmek yerine onları serbest bırakmaktır. Çözüm "neden?" diye sorabilmek ve o sorunun getirdiği bütün o yıkıcı sorumluluğu göğüslemektir. Çözüm yıkmak değil, yıkıcı gücün karşısına hayatı, yaşatmayı koymaktır.
Sen hep böyleydin küçük adam, sana anlatılanları hep yanlış anladın, yanlış yorumladın, yanlış dersler çıkardın. En dünyasal olanına dahi gizemler katıp onları anlaşılmaz ve "kutsal" kılmaya gayret ettin. Sen hep bulutların ötesine, gaipten gelen seslere, var olmayan dağların arkasındaki ülkelere inandın.
Bütün küfürlerini hep sikmek üzerine kurdun küçük adam. Sevmeyi bilmediğinden sevişmek de senin için, o büyük, hayat verici gücünü yitirdi. O hayat verici, ışıl ışıl gücü, iki insanın birbirini kucaklamasını, öpmesini, sevmesini, bedenlerini birbirlerine sunmasını, bütün bunların altındaki güzelliği ve harikuladeliği göremediğin için, bu eylem senin için en güzel küfürleri kurmanın zemini oldu.
Önüne konanı hiç dert etmeden ve hiç sorgulamadan yiyişin beni hep hayrete düşürdü. Önüne konan ürünleri birileri kalkıp eleştirdiğinde ve hatta yerden yere vurduğunda da o eleştirmenleri hep "daha iyi biliyorsa kendi yapsın" diye tartakladın. Bir türlü 'kendin' üretmediğin fakat 'kendin' tükettiğin şeyleri eleştirebileceğin fikrine alışamadın. Şehirleşmenin ve sanayi devriminin ürettiği zorunlu koşullara bir gecede ayak uydurdun fakat zihnin, belleğin ve fikirlerin bir türlü şehirleşemedi, hep taşralı kaldın. Kendin üretmedikçe eleştirme hakkını kendinde göremedin. Ve böyle böyle, zaten cüce olan fikir dünyanı daha da ufalttın. Seni gericilikle suçladılar küçük adam. Onlara nefret püskürdün. Seni yontulmamışlıkla suçladılar, onları ukalalıkla yaftaladın. O yüzden demokrasi fikrine bayıldın küçük adam. Yeni bir faşizm yarattın dantel gibi ince ince işleyerek. Bütün o yetkini devrettiğin küçük küçük adamlar her gün kürsülerden senin adını haykırıyorlardı. Egemenlik halkındır diyorlardı. İçin geçiyordu küçük adam, bayılıyordun bu sözlere. Sanki sorumluluk sahibiymişsin gibi hissediyordun birkaç saniyeliğine de olsa. Hâlbuki asla bilmedin sorumluluğun ne olduğunu. Sorumluluğu hafif, içi boş, balon benzeri bir şey olarak düşlüyordun. Onun o ağır, bütün insanları kucaklayan, sevgi dolu dünyası sana uzaktı. Sorumluluk çok sevgi dolu bir şeydir küçük adam. Sana daha nasıl anlatabilirim bilemiyorum.
Senin o taşralı kalmış zihnin ve düşünce biçimin hep merkeze kendini koydu. Hep kendi dini, kendi ulusu, kendi vatanı, kendi kültürü diğerlerinden üstündü. Böylece diğerlerini bir kalemde harcayabilirdin. Onlar beş para etmezlerdi. Bir avuç aptal ineğe tapıyordu sana göre, bir avuç aptal, insanlar tarafından değiştirilmiş bir kitaba inanıyordu, bir avuç aptal tekrar tekrar dünyaya geleceğine inanıyordu. Ve o bir avuç aptallar da seni bir avuç aptal olarak görüyordu ve bir avuç aptalın bir çöl bedevisi peşine düşmesini anlayamıyordu. Ama homurdanışlarını duyar gibiyim küçük adam "hukuk yok mu bu ülkede, asın şu adamı, kutsal değerlerime hakaret ediyor" diye tıslıyorsun. Senin hukukun da zaten bu işe yarıyor ey küçük adam. Hukuku da kendini daha da küçültmek için harcıyorsun. Hatırlıyor musun küçük adam, senin hukukun bir kilo baklava çalan birkaç küçük çocuğu hapse tıkıvermişti. Tam da aynı zamanlarda koca koca bankaların içini boşaltan adamlara senin o yüce, o kutsal hukukun el sürememişti. Sen böylesin işte küçük adam, düşen kişi güçsüzse bir tekme de sen atmak istersin, güçsüz birini görünce ona saldırmak, onu parçalamak istiyorsun. Ama karşındaki senden birazcık güçlüyse sus pus olup bir köşeye siniveriyorsun. İçinde en derinindeki sevgiyi, hayatın bütün güzelliğini ve heyecanını hissedememeni bir türlü kabul edemiyorum, bir türlü bunu anlayamıyorum küçük adam. Bunca yıldır sana her yakınlaşmamda seni anlamak için insanüstü bir güç sarf ettim. Senin tarihini okudum, senin dinlerini okudum ve her fırsatta seni izledim.
Önce dilini değiştirmelisin küçük adam. O kullandığın kelimeleri. O kullandığın özne yüklem ilişkilerini. Senin bütün kelimelerin ve özne yüklem ilişkilerin seni daha da cendereye sokuyor. Her kelimende sevgiden uzaklara savruluyorsun. Hep 'istiyorsun'! İstemeyi her şeyin önüne koyuyorsun. Doymuyorsun. Homo economicus'unu sınırsız ihtiyaçları olan biri olarak tanımlıyorsun. İşte bütün bu tanımların başını yakıyor, kazanmak diyorsun, yenmek, kahramanlık, kutsal diyorsun küçük adam kutsal! Bir türlü bu dünyayla ve kendinle barışmıyorsun, huzuru hep Kaf dağının ardındaki bir hayal ülkesinde arıyorsun. Aynaları yaptın ama onlara bakıp kendine yaklaşmak yerine, karşısına geçip yüzüne kat kat boya sürüyorsun, kendine bakıp yaklaşacağına kendini başka birine çevirmeye uğraşıyorsun. Yediğin yemeği yemek yemiş olmak için, yaptığın işi yaptığın bir iş olsun diye yapıyorsun. Evlenmiş olmak için evlenip, çocuk yapmış olmak için çocuk yapıyorsun. Arkadaşların olsun diye arkadaşlar ediniyorsun, bütün bunlardan sonra içinden ılıkça akan sevgi denizi donuyor, denizi tekrar ılıtmak için alkole, kimyasallara başvuruyorsun. O kaskatı bedeninden ve zihninden birkaç saatliğine şen kahkahalar, samimi sarılmalar, sevgi itirafları dökülüveriyor, ama o kadar, birkaç saatçik. Hâlbuki bir ömür seveceğin bir insana kavuştuğun için evlenip, evrenin bütün o güzelliğinin hediyesini kabul ederek onun sana bir çocuk bağışlamasına yol vermek için çocuk yapsan. Kendini bir şeyleri yaratarak daha değerli hissettiğin ve kendine ve diğer insanlara hizmet etmek ve dahası şeylerin işleyişine ve doğasına dair ilişkileri anlamak için çalışsan. Yemek yediğinde dilinin üstünde ufacık parçalara ayrılıp sana can vermeye doğru yola çıkan o her bir zerreyi tüm tatlarıyla ve keyifleriyle hissetsen ve hepsinden sonra küçük adam, aynaya baktığında kendine tahammül etsen ve aynada gördüğün adamı tanımaya adanmış bir ömrün sana hediye edildiğini fark etsen. Böylelikle her işine sevgi karışsa, hayret karışsa, çelişki karışsa... Neden? diye sorsan. Ve çocukların neden? diye sorduğunda evreni en başından yaratıyormuşçasına onları ciddiye alsan ve her kelimeni özenle seçsen. Her kelimende sevginin o şen titreşimleri titrese ve çocukların anlamdan ve cevaplardan evvel sevgiyi her hücrelerinde hissetse. Çocuklarına kahramanlıkları, gelenek ve görenekleri, ulusal değerlerini, istemeyi ve kazanmayı öğretmek yerine YÜZLEŞMEYİ, fakat her şeyle yüzleşmeyi öğretsen. 'Hayata karşı dikilmelerine' değil de 'hayatın içinde' ve hayatla olmalarına yol versen. Ölümü bir cezalandırma değil, hayatın güzel ve şen bir bölümü olarak onların önüne sunsan ve ölümle hayatın nasıl da kıymetlendiğini onlara usul usul masal gibi anlatsan. Onları karşına alıp bir ebeveyn edasıyla onlara nutuklar çekmek yerine onlarla 'birlikte' yaşasan ve yeniden çocukluğu deneyimlesen ve onlarla yeniden öğrensen, öğretmek için çabalamak yerine öğrenmeyi denesen durmadan, bıkmak usanmadan, yeniden ve yeniden öğrenmeyi. Yeniden ve yeniden doğmayı. Ve sevmeyi. Hayatı. Yaşamayı ve YAŞATMAYI. Onlarla yaşadıkça ve yeniden öğrendikçe, onlar da yaşamın ve yaşatmanın nasıl bir kıymeti olduğunu şüphesiz ki o küçük yüreklerinde sezeceklerdir. O küçücük yüreklerinde sevginin ve yaşatmanın hazzı dolup taştıkça içlerindeki sevgi denizi onları geleceğe ve barışa taşıyacaktır. Böylelikle bizler de gericilikten ve barışsızlıktan adım adım uzaklaşıp yeni bir dünyanın kapılarını aralayan DEVLER olacağız.
Dinle beni küçük adam dinle.
Bunca yıllık ömrümde senden hep aynı şeyleri duydum, sabırla dinledim seni. Şimdi de sen beni dinle. Sana değişimden bahsettiğim zaman, hep yüzün ekşidi küçük adam. Beni susturmak istedin. "ben böyleyim işte ne yapayım, bu yaştan sonra değişecek halim yok ya" deyip durdun bana. Yirmi beşindeyken, ellindeyken, yetmişindeyken hep bunu söyleyip durdun. Değişmeyi belki ölümle eşleştiriyordun ve ölesiye korkuyordun. Her işine egemen olan ve her işini yöneten 'korku', burada da ipleri eline geçirmişti bile. Değişime inanmıyordun. Kafka'dan bir ömür tiksindin. "bir sabah böcek olarak uyanmak da nesi?" dedin. "böyle bir saçmalık ömrümde duymadım". Hâlbuki Kafka öyle yorulmuştu ki senden ey küçük adam, böyle bir rövanş alıyordu senden. "siz kendini insan zannedenler, sadece birer böceksiniz" diyordu bağıra bağıra. Sizin o değişimden ürken taraflarınızın en ağır rövanşıydı bence bu. Ama onu da anlamadın. Sadece bir 'çatlak' adamın hayal gücü diye düşündün. Her zaman yaptığın gibi hiç üzerine alınmadın. Ne zaman sorumluluktan kaçmak istesen "bu halk böyle" dedin. Bir yandan da egemenliğin halkta olması fikri sana sorumluluğu çağrıştırdı. Hep böyle sığ ve ahmakça çelişkilerin oldu. Hâlbuki çok daha derin ve anlamlı çelişkileri, hayatın özündeki temelindeki, belki de evreni yöneten çelişkileri, anlayamadığın ve onlar karşısında kendini aciz ve beş para etmez hissettiğin için hep aşağılamaya çalıştın. "bu kadar da çelişki olmaz ki canım" dedin. "Düşünce dediğin biraz tutarlı olmalı."
Separe aude! Önce Horatius söyledi bunu sana. Her zamanki gibi dinlemedin, sonra Kant senin gözlerini ışığa açtığını düşündüğü bir dönemde alıntılayarak tekrar etti, fakat gözlerini ışığa açmış olduğunun tamamen iyi niyetli bir varsayım olduğunu çok geçmeden kanıtladın onlara küçük adam. Koca koca savaşmalarına, kahramanlık nutuklarına ara vermeden devam ettin bu da yetmezmiş gibi başına Hitler'i Mussolini'yi Stalin'i getirdin. Bu nasıl bir düşüş küçük adam? Sürekli düşüyorsun fakat kuyunun dibi yine de gelmiyor. İnsanlara işkence ettin, kafalarını kestin, "işte orada bir Yahudi yakın onu" diye yırtınırcasına bağırdın. Yahudileri yaktın senin o 'saf' ırkını kirletiyorlar bahanesiyle yaktın. Kafan o kadar küçüktü ki böyle bir bahaneye inandırdın kendini. Yahudileri yaktın küçük adam ya sonra? Sonra ne mi yaptın? Birden bire bir Yahudi'ye dönüşüp Arapların topraklarına göz diktin, o toprakların sana vaat edildiği bahanesiyle. 'Saf ırk' bahanesi ne kadar deli zırvasıydıysa 'vaadedelmiş topraklar' da o kadar deli zırvasıydı, ama sen böyleydin işte küçük adam, sadece 'fırsat'ın ve GÜCÜN sana geçmesini bekliyordun zulmetmek için. Fırsat senin eline geçince hemen unutuveriyorsun geçirildiğin işkenceleri ve aynı acımasızlıkla bu kez de sen işkence etmeye başlıyorsun. Bir Yahudi olarak yıllarca sana yapılan zulmü pespayelik sınırlarına getirerek her sinema filminde, her romanda sunduktan sonra fırsatı yakalayıp sen işkenceye başlıyordun küçük adam. Hiçbir şeyden ders almıyorsun, ahmaklığın da düşüşün gibi, sonu, ucu bucağı yok.
Ortaçağın bütün o karanlığında, kilise öğrenmeni istemediği bilgiyi senden gizlemek için her şeyi sembolize etti. Sembolizm böylelikle bilgiyi senden uzak tuttu ve erkler kalelerini sağlama aldılar. Kalelerin sallanması uzun sürmedi. Sembolizm yeraltına hapsoldu. Fakat sen ne yaptın küçük adam? Kalktın bıyık bıraktın ya da sakal, kafanı tamamen traş ettin, ya da saçını uzattın. Hitler binlerce simge keşfetti tarihin karanlık sayfalarından, sırf gücüne meşruiyet yaratabilmek için. Bir bıyık biçimiyle bir tarikata bağlı olduğunu gösterdin. Koca koca adamlar, çocukların bile tenezzül etmeyeceği saçma oyunlara giriştin. Böylesine ucuz oyunlar için sembolizmi tekrar yeraltından çıkardın ve düşmekte ne kadar gayretli olduğunu tekrar tekrar gözler önüne serdin.
Hiçbir şeyi üzerine alınmadın, sana yapılan eleştirileri hep "halk işte" diyerek görmezden geldin küçük adam. Fakat diğer yandan bütün dinsel öğretilerinin tam göbeğine kendini yerleştirdin. Bu dünyanın ve hatta evrenin senin emrine verildiğine bir çırpıda inanıverdin. Her zaman ki gibi söylenileni harfi harfine kabul ettin. "neden?" diye sormadın. Neden diye sorsan bir saniye sonra omuzların duyduğun o devasa sorumluluk hissiyle çöküverirdi, içten içe farkında mıydın bilemiyorum, ama sormadın. Kabullendin. Dünyayı ve giderek atmosferini ve sonra da yörüngesini bir çöplüğe çevirmekte hiçbir beis görmedin. Ben dinsel öğretilerine dil uzattığımda "çabuk kafasını kesin, onu ateşe atın, kırbaçlayın, çarmıha gerin" diye çığlıklar atmaya başladın. Daha kendini bilmezken, kendini aramazken, kendini kurtarmayı becerememişken, hiçbir sorumluluğa boyun eğmemişken, 'tanrı'nı benden koruyordun. Sen hep böyleydin işte küçük adam. Kendi günlük sorunlarını çözmeyi beceremezken, onlardan köşe bucak kaçarken, durmadan dünyanın sorunlarını çözme görevine soyundun. Sonuçta her geçen gün onu daha fazla pisliğe batırdın. Sorunları çözemediğin için, içindeki sevgiye uzak durduğun için, 'sorun yaratanları' ortadan kaldırdın. Sandın ki sorun yaratanları öldürerek sorunları çözeceksin. Sana bir şey söyleyeyim zavallı küçük adam, yok ederek, yıkarak, ortadan kaldırarak ve dahası öldürerek 'çözüm' bulamazsın. Çözüm yaşamak, yaşatmak, sevmek ve sevilmektir. İçindeki coşkunun önüne setler çekmek yerine onları serbest bırakmaktır. Çözüm "neden?" diye sorabilmek ve o sorunun getirdiği bütün o yıkıcı sorumluluğu göğüslemektir. Çözüm yıkmak değil, yıkıcı gücün karşısına hayatı, yaşatmayı koymaktır.
Sen hep böyleydin küçük adam, sana anlatılanları hep yanlış anladın, yanlış yorumladın, yanlış dersler çıkardın. En dünyasal olanına dahi gizemler katıp onları anlaşılmaz ve "kutsal" kılmaya gayret ettin. Sen hep bulutların ötesine, gaipten gelen seslere, var olmayan dağların arkasındaki ülkelere inandın.
Bütün küfürlerini hep sikmek üzerine kurdun küçük adam. Sevmeyi bilmediğinden sevişmek de senin için, o büyük, hayat verici gücünü yitirdi. O hayat verici, ışıl ışıl gücü, iki insanın birbirini kucaklamasını, öpmesini, sevmesini, bedenlerini birbirlerine sunmasını, bütün bunların altındaki güzelliği ve harikuladeliği göremediğin için, bu eylem senin için en güzel küfürleri kurmanın zemini oldu.
Önüne konanı hiç dert etmeden ve hiç sorgulamadan yiyişin beni hep hayrete düşürdü. Önüne konan ürünleri birileri kalkıp eleştirdiğinde ve hatta yerden yere vurduğunda da o eleştirmenleri hep "daha iyi biliyorsa kendi yapsın" diye tartakladın. Bir türlü 'kendin' üretmediğin fakat 'kendin' tükettiğin şeyleri eleştirebileceğin fikrine alışamadın. Şehirleşmenin ve sanayi devriminin ürettiği zorunlu koşullara bir gecede ayak uydurdun fakat zihnin, belleğin ve fikirlerin bir türlü şehirleşemedi, hep taşralı kaldın. Kendin üretmedikçe eleştirme hakkını kendinde göremedin. Ve böyle böyle, zaten cüce olan fikir dünyanı daha da ufalttın. Seni gericilikle suçladılar küçük adam. Onlara nefret püskürdün. Seni yontulmamışlıkla suçladılar, onları ukalalıkla yaftaladın. O yüzden demokrasi fikrine bayıldın küçük adam. Yeni bir faşizm yarattın dantel gibi ince ince işleyerek. Bütün o yetkini devrettiğin küçük küçük adamlar her gün kürsülerden senin adını haykırıyorlardı. Egemenlik halkındır diyorlardı. İçin geçiyordu küçük adam, bayılıyordun bu sözlere. Sanki sorumluluk sahibiymişsin gibi hissediyordun birkaç saniyeliğine de olsa. Hâlbuki asla bilmedin sorumluluğun ne olduğunu. Sorumluluğu hafif, içi boş, balon benzeri bir şey olarak düşlüyordun. Onun o ağır, bütün insanları kucaklayan, sevgi dolu dünyası sana uzaktı. Sorumluluk çok sevgi dolu bir şeydir küçük adam. Sana daha nasıl anlatabilirim bilemiyorum.
Senin o taşralı kalmış zihnin ve düşünce biçimin hep merkeze kendini koydu. Hep kendi dini, kendi ulusu, kendi vatanı, kendi kültürü diğerlerinden üstündü. Böylece diğerlerini bir kalemde harcayabilirdin. Onlar beş para etmezlerdi. Bir avuç aptal ineğe tapıyordu sana göre, bir avuç aptal, insanlar tarafından değiştirilmiş bir kitaba inanıyordu, bir avuç aptal tekrar tekrar dünyaya geleceğine inanıyordu. Ve o bir avuç aptallar da seni bir avuç aptal olarak görüyordu ve bir avuç aptalın bir çöl bedevisi peşine düşmesini anlayamıyordu. Ama homurdanışlarını duyar gibiyim küçük adam "hukuk yok mu bu ülkede, asın şu adamı, kutsal değerlerime hakaret ediyor" diye tıslıyorsun. Senin hukukun da zaten bu işe yarıyor ey küçük adam. Hukuku da kendini daha da küçültmek için harcıyorsun. Hatırlıyor musun küçük adam, senin hukukun bir kilo baklava çalan birkaç küçük çocuğu hapse tıkıvermişti. Tam da aynı zamanlarda koca koca bankaların içini boşaltan adamlara senin o yüce, o kutsal hukukun el sürememişti. Sen böylesin işte küçük adam, düşen kişi güçsüzse bir tekme de sen atmak istersin, güçsüz birini görünce ona saldırmak, onu parçalamak istiyorsun. Ama karşındaki senden birazcık güçlüyse sus pus olup bir köşeye siniveriyorsun. İçinde en derinindeki sevgiyi, hayatın bütün güzelliğini ve heyecanını hissedememeni bir türlü kabul edemiyorum, bir türlü bunu anlayamıyorum küçük adam. Bunca yıldır sana her yakınlaşmamda seni anlamak için insanüstü bir güç sarf ettim. Senin tarihini okudum, senin dinlerini okudum ve her fırsatta seni izledim.
Önce dilini değiştirmelisin küçük adam. O kullandığın kelimeleri. O kullandığın özne yüklem ilişkilerini. Senin bütün kelimelerin ve özne yüklem ilişkilerin seni daha da cendereye sokuyor. Her kelimende sevgiden uzaklara savruluyorsun. Hep 'istiyorsun'! İstemeyi her şeyin önüne koyuyorsun. Doymuyorsun. Homo economicus'unu sınırsız ihtiyaçları olan biri olarak tanımlıyorsun. İşte bütün bu tanımların başını yakıyor, kazanmak diyorsun, yenmek, kahramanlık, kutsal diyorsun küçük adam kutsal! Bir türlü bu dünyayla ve kendinle barışmıyorsun, huzuru hep Kaf dağının ardındaki bir hayal ülkesinde arıyorsun. Aynaları yaptın ama onlara bakıp kendine yaklaşmak yerine, karşısına geçip yüzüne kat kat boya sürüyorsun, kendine bakıp yaklaşacağına kendini başka birine çevirmeye uğraşıyorsun. Yediğin yemeği yemek yemiş olmak için, yaptığın işi yaptığın bir iş olsun diye yapıyorsun. Evlenmiş olmak için evlenip, çocuk yapmış olmak için çocuk yapıyorsun. Arkadaşların olsun diye arkadaşlar ediniyorsun, bütün bunlardan sonra içinden ılıkça akan sevgi denizi donuyor, denizi tekrar ılıtmak için alkole, kimyasallara başvuruyorsun. O kaskatı bedeninden ve zihninden birkaç saatliğine şen kahkahalar, samimi sarılmalar, sevgi itirafları dökülüveriyor, ama o kadar, birkaç saatçik. Hâlbuki bir ömür seveceğin bir insana kavuştuğun için evlenip, evrenin bütün o güzelliğinin hediyesini kabul ederek onun sana bir çocuk bağışlamasına yol vermek için çocuk yapsan. Kendini bir şeyleri yaratarak daha değerli hissettiğin ve kendine ve diğer insanlara hizmet etmek ve dahası şeylerin işleyişine ve doğasına dair ilişkileri anlamak için çalışsan. Yemek yediğinde dilinin üstünde ufacık parçalara ayrılıp sana can vermeye doğru yola çıkan o her bir zerreyi tüm tatlarıyla ve keyifleriyle hissetsen ve hepsinden sonra küçük adam, aynaya baktığında kendine tahammül etsen ve aynada gördüğün adamı tanımaya adanmış bir ömrün sana hediye edildiğini fark etsen. Böylelikle her işine sevgi karışsa, hayret karışsa, çelişki karışsa... Neden? diye sorsan. Ve çocukların neden? diye sorduğunda evreni en başından yaratıyormuşçasına onları ciddiye alsan ve her kelimeni özenle seçsen. Her kelimende sevginin o şen titreşimleri titrese ve çocukların anlamdan ve cevaplardan evvel sevgiyi her hücrelerinde hissetse. Çocuklarına kahramanlıkları, gelenek ve görenekleri, ulusal değerlerini, istemeyi ve kazanmayı öğretmek yerine YÜZLEŞMEYİ, fakat her şeyle yüzleşmeyi öğretsen. 'Hayata karşı dikilmelerine' değil de 'hayatın içinde' ve hayatla olmalarına yol versen. Ölümü bir cezalandırma değil, hayatın güzel ve şen bir bölümü olarak onların önüne sunsan ve ölümle hayatın nasıl da kıymetlendiğini onlara usul usul masal gibi anlatsan. Onları karşına alıp bir ebeveyn edasıyla onlara nutuklar çekmek yerine onlarla 'birlikte' yaşasan ve yeniden çocukluğu deneyimlesen ve onlarla yeniden öğrensen, öğretmek için çabalamak yerine öğrenmeyi denesen durmadan, bıkmak usanmadan, yeniden ve yeniden öğrenmeyi. Yeniden ve yeniden doğmayı. Ve sevmeyi. Hayatı. Yaşamayı ve YAŞATMAYI. Onlarla yaşadıkça ve yeniden öğrendikçe, onlar da yaşamın ve yaşatmanın nasıl bir kıymeti olduğunu şüphesiz ki o küçük yüreklerinde sezeceklerdir. O küçücük yüreklerinde sevginin ve yaşatmanın hazzı dolup taştıkça içlerindeki sevgi denizi onları geleceğe ve barışa taşıyacaktır. Böylelikle bizler de gericilikten ve barışsızlıktan adım adım uzaklaşıp yeni bir dünyanın kapılarını aralayan DEVLER olacağız.
21 Ağustos 2008
11 Ağustos 2008
insanlığın ortak belleği üzerine I
03 Ağustos 2008, Pazar
saat: 19:20
insanlığın ortak belleği üzerine I
14 kasım 1942 / Almanya
Yağmurlu bir gündü. İliklere işleyen bir soğuk vardı. Yeşil yün parkamı üzerime geçirip esirlerin bulunduğu bölüme geçerken o kısacık zamanda soğuktan titredim. Esirlerin bulunduğu alana geçtiğimde emir erim yanıma yanaştı ve arka tarafta "bana layık olmayan" ama yine de görmemi istediği bir şey olduğundan bahsetti. İlgisizce "tamam" dedim. Sakin adımlarla arkaya geçtim. Çırılçıplak soyulmuş 15-16 yaşlarında bir Yahudi kızı bana bakıyordu. Korkudan bembeyazdı. ona uzun uzun baktım. Belki de hayatımda gördüğüm en güzel kızdı. Yeşil gözleri, bembeyaz bir teni, siyah petrol gibi parlak uzun saçları vardı. Karargaha dün getirilmişti. Emir erim zevklerimi bildiğinden onu hemen bir kenara ayırmıştı. Onu karargahtaki konaklama odama götürmelerini emrettim. Güzelce yıkamalarını ve yedirip içirmelerini de ekledim. Yaklaşık iki saat kadar sonra ofisimdeki telefon çaldı, emir erim "odanız temizlendi efendim emrinize amadedir" dedi. Sakin hareketlerle üzerime yeşil parkamı geçirdim. Ofisin kapısında belirince şoförüm hemen ayağa kalkıp arabayı hazırlamak için kapıya doğru koştu, "dur!" diye bağırdım. Olduğu yere çakılıp hemen yüzünü bana döndü. "arabaya gerek yok, yürüyeceğim" dedim. Beton binanın kapısına çıktığımda yerdeki çamur ve hala yağan yağmur, buz gibi soğukla karışınca mideme bir bulantı saldı. Yol gözümde büyüyüverdi. Arkama dönüp şoförü çağırmayı düşündüm. Sonra tekrar yürümek fikri ağır bastı. Parkamın düğmelerini iyice ilikleyip bu kez hızlı adımlarla konaklama odama doğru yola düştüm. Yol boyunca kızın yeşil gözlerini ve güzel bacaklarını düşündüm. Upuzun, bembeyaz bacaklar. Henüz yeni yeni tüylenmiş avret yerlerini düşündüm. Yuvarlak ve beyaz kalçasını, ufacık uçlarıyla bir portakal büyüklüğünde göğüslerini... adımlarım iyice hızlandı, bir an önce odaya ulaşmak istiyordum. Yol boyunca karargah binalarının önünde nöbet tutan erler selam duruyor bense onları fark edemiyordum bile, bütün beynim şu anda o Yahudi kızıyla doluydu. Ona neler yapacağımı düşünüyordum zevkle. Odaya vardığımda temizlik görevlisi kadın kapıyı açtı. Ürkek bakışlarla hemen kabanını alıp önümde eğilerek ben daha içeri giremeden kaçıp gitti. Kızı yatak odamda kelepçelenmiş buldum. Rengi biraz kendine gelmişti. Ama hala gözlerindeki korku yerli yerinde duruyordu. Odaya girdiğimde bana nefretle baktı. Sanki birden bire neler olduğunu fark etmişti. Parkamı yavaş hareketlerle çıkardım. Sonra üniformamın ceketini çıkardım, kravatımı gevşettim. Pantolonun kemerini çıkarıp arkamdaki dolaba yöneldim. Deri kırbacımı çıkardım. Tekrar arkamı dönüp Yahudi kızın yüzüne baktığımda korku ve nefret yerini çaresizliğe bırakmıştı. Bu çaresiz bakış beni kendimden geçirdi. onu kırbaçlama isteğim bu bakışla birlikte daha da şiddetlendi. Kelepçesinden tutup yere yatırdım. Yüzüstü çevirip sırtına ilk kırbacı şaklattım. Hafif bir inleme duydum. Bağırmamak için kendini kasmış fakat bu sese engel olamamıştı. Bağırsa belki tiksinirdim ondan, ama bu tavrı beni de azdırdıkça azdırıyordu. Kırbacımı olabildiğince havaya kaldırıp ikinci bir fiske patlattım sırtından kalçasına doğru. Bu kez daha ince bir inilti duydum. Saçlarından tutup yüzünü çevirdim. Gözleri ıslanmıştı. Kırbaçımı tekrar kaldırdım göğüslerine hızla indirdim. Çok derin bir inleme sesi duyduğumda artık kendimden geçmiştim. Durmadan kırbaçlıyordum. Önce kızardı teni sonra ince ince kanamaya başladı. Kanamaya başladığı sıralarda "yeter" diye bağırdı. Ama sesi o kadar sönük çıktı ki. Aksanından bir Polonya Yahudi'si olduğu açıktı. Saçlarından tutup yüz üstü yatağa fırlattım. Pantolonumu çıkarıp arkasına geçtim. İçine ittiğimde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir kızın ilk saflığını ele geçirmek kadar zevk aldığım bir ikinci şey daha yoktu. Her tarafı kan içindeydi. Deliye dönmüştüm. Bir hayvan gibi beceriyordum onu. Hıçkıra hıçkıra ağladığını duydukça daha da zevk alıyordum. Saçlarını çekiyor, kırbaç yaralarıyla kanayana kalçasını tokatlıyordum zevkten öyle kendimden geçmiştim ki, hızla boşaldım. Üzerinden kalktım. Kan lekeleriyle dolmuş pantolonumu üzerimden çıkarıp bir kenara fırlattım. Dolabımdan diğer pantolonlarımdan birini alıp üzerime geçirdim. Yatakta tamamen sessiz öylece uzanan kızı saçlarından kavrayıp odanın bahçeye açılan kapısına sürükledim. Bahçe kapısını açtığımda dışarıdaki keskin soğuk bir anda odaya doldu. Kızı kapının önüne bırakıp parkamı almaya gittim. Parkamı üzerime geçirip odaya geldim. Kapıdan dışarı çıkardım kızı, hala hafifi hafif yağan yağmurun altında bahçedeki çamurun üzerine fırlattım kızı, titriyordu. Odaya geri döndüm. Çekmecemden silahımı aldım. Tekrar bahçeye çıkıp kızın tepesinde dikildim. "bana bak" dedim. Saçları ve kafası çamurun içindeydi. Hareketsizdi. Tekrar "bana bak!" diye bağırdım. Hiçbir hareket yoktu. Kafasına postalımla sert bir tekme attım. Yüzü şimdi bana dönmüştü. Gözleri açıktı ama görüyor gibi değillerdi. Yeşil gözleri kan çanağına dönmüştü. Suratının ortasına doğrulttum silahımı, o anda yüzünde garip bir ifade belirdi. Alaycı bir ifade. Sanki benimle alay ediyor gibiydi. Çılgına döndüm. Suratını tekmelemeye başladım. Belki yirmi belki otuz tekme attım üst üste. Bütün suratı paramparça oldu. Sonra alnının tam orta yerine bir kurşun sıktım. İçeri girip duş aldım, yeni kıyafetler giydim üzerime, yatağın üzerindeki örtüleri de çöpe koydum. Emir erimi aradım. "Yanına iki er alıp gel, odamı ve bahçemi temizleyin, temizlikçi kadına da söyle gelip ortalığı toplasın" dedim. Odadan çıkarken tekrar bahçe kapısının camlarından dışarıdaki kıza baktım, çamur ve kan birbirine karışmıştı ve hala yağmur yağıyordu. Karargahtaki ofisime gitmek üzere yola çıktım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)