bütün bunlar yalnızlıktan önce başladı. en azından bunu biliyorum.
pazar sabahı.
karşımda çarşaf gibi uzanan rengarenk bir deniz.
ve yine şaşkınlıklarım.
sanki sizin kelimelerinizle bunu anlatsam 'kabullenmek' diyeceğim ama değil.
bu başka.
kendimi bıraktığım o yerçekimsiz ortamda,
atomlarla, gezegenlerle ve nebulamla dönüyoruz.
kimse ses çıkarmıyor.
herkes şaşkın ve sakin. bütün bu bir'liktelikle kabullenmiyorum.
onlar sizin kelimeleriniz.
kelimelerle ve eşyayla iki tür hapislik yaşıyoruz.
birinde zihnimiz hapsoluyor birinde bedenimiz.
hepsi de 'farketmeden' oluyor. ben fikret'i seviyorum. çünkü o naif bülent gibi değil. bu uzun hikaye. bir de kısa hikayeler var. zen hikayeleri. okusan hepsini seversin.
ama her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı var. bazılarımızın dermanı yok.
onlar beni üzüyor. sonra bir de kayan yıldızlar. bir gezegenim var, onu paylaşmak istedim 'ben sizden değilim' dedi. zaten yıldızlar da kaymadı o gece. şimdi de fikret söylüyor, pişman desen değilim diyor. ben de değilim fiko. zaten sırf bu yüzden bile olsa seni daha fazla seviyorum. daha fazla sevmek ne demek sorsan onu bilmiyorum. bilime inanasım yok. oyunlar oynayasım da yok. kendim gibi oluveriyorum. yeşillikler içinde bir çay bahçesi, uzun direğiyle bir yelkenli, eski şarkılar ve yine huzur. farketmeden oluveriyor her şey. beyazın hiç bu kadar güzel olduğunu bilmezdim. gözlerim açıkken ama farketmeden. yeşil yapraklar nefes alıp verirken ve bir ağaç köklerini daha derine doğru salarken. hatta dünya dönerken ve yıldızlar kayarken.
bütün bunlar yalnızlıktan önce başladı bunu biliyorum.
ayaklarımı toprağa basıyorum. şimdi buradayım. toprakla. ve denizle.
15 Ağustos 2010
5 Ağustos 2010
deniz, kum, biraz ferahlık ve sonrası
yine o pencerenin önündeyim. denizin üzeri tuzluymuş gibi hissettiğim bir bulutla kaplı. eskilerden bir günü, buraya ilk geldiğimde düşündüğümü düşünüyorum. bir maziyi anışımı anıyorum yani. bir mutluluk anını özleyişimin, ne kadar melankolik olduğunu düşünüyorum. zaman gerçekten geçiyor, bir zamanlar geceleri uyandırılıp yıldızları izlemem ve geçen uçakları saymam için bir yerlere götürülüyordum. o zamanlar, o gecelerde neler düşünüyordum, hiç hatırlamıyorum. oysa bugün, yani az önce tekrar o pencerenin önüne geçince, iz bırakmayı düşündüm tekrar. hani binlerce kez düşündüğüm şeyleri, tekrar tekrar teyit edişim. tekrar düşündüm. bana sinir yaramıyor olric. şahenk bunu senden daha iyi bilir. ama insan kendini var edecekse yani hani şu iz bırakma hadisesi, bir yerlere mührünü basmayı içinden geçiriyorsa yani kişi bunu yapması için çok geniş bir alana ihtiyacı olur gibi geldi bana. yani denizi izlerken. evet dedim bu gerçekten yeterli bir alan. bana bir deniz verin, ben de kendimi gerçekleştireyim. üzgünüm ama bunu karada yapamam. belki gökyüzü de bunun için elverişlidir fakat deniz bambaşka. kafamı sokuyorum, nefesimi tutup dinliyorum. etrafımı bürüyen evrenin hiç bu kadar bana değdiğini, benle birleştiğini anımsamıyorum. şimdi ben artık evrene 'değiyorum', ve o da üzerimden akıp geçiyor. her zamanki gibi bu bir çoğalış. değmek ve içiçe geçmek çoğaltıyor, 'evren yasası bir'. çoğalıyorum ve böylelikle renk değiştirdiğini keşfettiğimiz denizlerle kendime doğru tekrar yola çıkıyorum. bir mühür basmak adına. sonra bir nefes alıyorum, içime denizin 'ferahlığı' doluyor. insan iz bırakmalı mı diye tekrar soruyorum kendime. dedim ya bu kafa yoruş 'insanlıkla' birleşmeye dair bir çaba. insan insanlıkla bir şekilde içiçe geçmeye gayret etmeli diye dogmatik bir cümle kuruveriyorum. sonra kurduğum tüm dogmatik cümleleri unutuyorum. yarın sabah yeni biri olacağım. ama bu mümkün olmuyor. iz bırakmak istemiyorum. bir mühür vurmak istemiyorum. üzerinden akıp gidesim var. bir deniz kenarında, denizin rengi değişirken, deniz börülcesine takılan aklım ve bir kadın kahkası. hayat böylesine güzelken durup bir yere iz bırakmak istemiyorum. akıp gidesim var. saçlar uçuşuyor, tekrar evimdeyim, bir lotus çiçeğini düşün diyorum kendime, suyun üstünde, askıda... suda iz kalmıyor, deniz renk değiştiriyor. ben de.
5 Haziran 2010
askerlik yapacak bir şey yok ...
05 Haziran 2010, Cumartesi
saat: 15:06
uzun zamandan sonra birkaç satır bir şeyler karalayabilmeyi ümidediyorum.
burada egenin bu nadide köşesinde insanlar
-daha doğrusu genç asker çocuklar- üzerinde yaptığım gözlemler sonucunda estetik ve etik arasında derin bir bağ olduğunu hissetmiş vaziyetteyim. bir filozof olmadığım içindirki bu bağı bir determinist çerçeve içine yerleştirip sistematik bir şekilde açıklayamıyorum. sadece seziyorum. bu da benim dışımda kimseye bir fayda sağlamıyor.
bunun dışında geceleri yıldızlar altında tuttuğum nöbetler esnasında, milyonlarca yıldır evrenin boşluğundan süzülüp gelmiş yıldızların ışıklarının -ki bir çoğu artık ölü yıldızlardır- gözlerime ulaştığı anlarda garip bir esrime ve kutsanmışlık hali hissediyorum. üzerimden geçen uçaklara bakıp bir yığın saçma sapan şey düşünüyorum. şimdiye kadar 40 saate yaklaşan nöbetlerimde hayatıma giren kadınlardan okul hayatıma ordan yaptığım hatalara neredeyse tüm hayatımı bir gözden geçirdim. daha nöbetlerin devam edecek olması ikinci ve detaylı bir gözden geçirme demek olacak..
onun dışında buranın da dışarıdan farkı yok. her anlamda pisliğe alışman için ellerinden geleni yapıyorlar. pisliğe alışmak ilginç şey. berrak suya mürekkep damlatmak gibi. ama bunu detaylı anlatmayacağım. merak eden damlatsın mürekkebi baksın. sizinle mi uğraşacam.
saat: 15:06
uzun zamandan sonra birkaç satır bir şeyler karalayabilmeyi ümidediyorum.
burada egenin bu nadide köşesinde insanlar
-daha doğrusu genç asker çocuklar- üzerinde yaptığım gözlemler sonucunda estetik ve etik arasında derin bir bağ olduğunu hissetmiş vaziyetteyim. bir filozof olmadığım içindirki bu bağı bir determinist çerçeve içine yerleştirip sistematik bir şekilde açıklayamıyorum. sadece seziyorum. bu da benim dışımda kimseye bir fayda sağlamıyor.
bunun dışında geceleri yıldızlar altında tuttuğum nöbetler esnasında, milyonlarca yıldır evrenin boşluğundan süzülüp gelmiş yıldızların ışıklarının -ki bir çoğu artık ölü yıldızlardır- gözlerime ulaştığı anlarda garip bir esrime ve kutsanmışlık hali hissediyorum. üzerimden geçen uçaklara bakıp bir yığın saçma sapan şey düşünüyorum. şimdiye kadar 40 saate yaklaşan nöbetlerimde hayatıma giren kadınlardan okul hayatıma ordan yaptığım hatalara neredeyse tüm hayatımı bir gözden geçirdim. daha nöbetlerin devam edecek olması ikinci ve detaylı bir gözden geçirme demek olacak..
onun dışında buranın da dışarıdan farkı yok. her anlamda pisliğe alışman için ellerinden geleni yapıyorlar. pisliğe alışmak ilginç şey. berrak suya mürekkep damlatmak gibi. ama bunu detaylı anlatmayacağım. merak eden damlatsın mürekkebi baksın. sizinle mi uğraşacam.
19 Mart 2010
iyi
dont you cry tonite. zaman geçmeye devam ediyor sanırım. sinsi ve karanlık bir esintiyle. bunları düşünme. kirilov ölmüş olmasına rağmen ona katılmıyorum. insalara mutluluğu öğretsen bile onlar mutlu olamazlar. onlar iyi olduklarına inanmazlar. inanamazlar. sonra da şu naif görüntüsü altındaki puşt babaların argümanını masaya koyuverirler. ben sana güveniyorum ama dışardakilere güvenmiyorum. onlar da kendilerinin iyi olduklarını düşünürler fakat diğerleri kötüdürler. sırf bundan dolayı diğerlerine iyi davranılmamalıdır. çünkü bu suistimal edilebilir. o yüzden aramızdaki iyiler de yavaş yavaş kötüleşirler ve hatta kötürümleşirler. kötürümlerin en tiksinti verici özelliği sorumluluklarını yerine getiremeyişleridir. içlerinden kaynayarak fışkıran sevgiyi dış dünyanın kötü olduğu inancıyla söndürürler ve size baştan söyleyebilirim ki buradan bir etik çıkmaz. tanrı varsa eğer ve varlığıyla yetinmeyip bir de bizleri yaratmışsa, bizi doğuştan günahkar ya da günahsız yaratmak konusunda da bir tercihte bulunmuş olmalıdır. belki de değildir... ama bu uzun bir konu. çok sevgili arkadaşım bayan f...'ın da dediği üzere tanrının varlığı ya da yokluğu bizi ilgilendirmez. çünkü bunu ne bilebiliriz ne de sezebiliriz. o yüzden bununla ilgilenmek ya da üzerine kafa yormak anlamsızdır. farkındayım o sondaki anlamsız kelimesi at sikine konmuş sinek gibi duruyor ama bunlarla da yetinebilmek gerek. zaten aslında derdimiz ne tanrı ne de anlam şahenk. tek derdimiz yetinmek. yetinmek dışında bir de emekçilerin tarihin en başından beri getirdikleri diğer sorunumuz da geçinmek. o yüzden şimdi iyi dinleyin ey işçiler bu sizin hikayenizdir. ya da buna benzer hoş kelimeler. zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur sisifosun. dahası zincirleri bile yoktur. ona bir taş zimmetlemiş tanrılar. bir kaç hafta içinde o tanrılar bana da bir piyade tüfeği zimmetleyecekler. tanrıların öcü böyle sessiz sedasız oluyor.
3 Mart 2010
tesadüf
hayat tesadüflerle dolu derler ya şahenk, dolu dolu değil ama bazen bir tane çıkıveriyor bir çoğuna değer. not düşeyim buraya.
13 Şubat 2010
"elimden geleni yaptım"
sonra ağzının içine silahı dayarken durdu. dudaklarında aptalca bir gülümseme belirdi. hayatına girmiş bütün "öğretmen"lerini düşündü. ilkokul karnelerindeki "zeki ama yeteri kadar çalışmıyor" ifadelerini. bütün hocalarına dağılmış kafasının resmini yollamak geçti içinden. resmin arkasına da "elimden geleni yaptım" yazmak istiyordu. elinden gelen buydu. hocaları da dahil olmak üzere bütün insanlar yani gelmiş geçmiş tüm insanlık, yani milyonlarca yıllık bütün bu insanoğlu şunu anlayamamıştı; onun elinden gelen buydu. kullanılmayan potansiyelin varlığı kimseyi ilgilendirmez. o yalnızca bir ütopyadır. ne ciddiye alınacak bir yanı vardır ne de gerçeğe dönüşmeye bir eğilimi. yoklukla eşdeğerdir kısaca. sonra şu ilkokulda taktıkları yakalar geldi aklına. silahı bırakıp o yakalardan birini bulsam sonra da onunla mı assam kendimi diye düşündü. simge yüklü bir ölüm olmaz mıydı. olabilirdi. ölürken bile simgelerle uğraşıyordu. tanrıya inanan bir insan ölürken bile simgelere ve seremonilere kıymet atfedebilir fakat ya inanmayan bir insan. o insan için anlamın sonsuzlukta eşleştiği bir anlam grubu yoktur. yani bütün anlam ipleri gelip gelip ölümün karanlığına teslim olurlar. geriye yazı kalır ve insanlık tarihi. başka da bir şey değil. fakat böyle bir insan bile simgelere kapılmak isteyebilir. sırf kendini insanoğlunun o uzun yolculuğuna eklemleyebilmek için. karışmak arzusudur yani bu. tıpkı tanrıya inanıp sonsuzlaşmak gibi, insana inanıp da sonsuzlaşabilir yani kişi. diğer bir deyişle bütün bu biriktirilmiş macerası insanoğlunun en az tanrının sonsuzluğu kadar ilgi çekici ve kışkırtıcı olabilir. ve kişi koşulsuz bir biçimde ve "materyalist" bir düşünsel kimlikle kendini oraya bağlayabilir. buna bir mistisizm atamak ne kadar doğrudur ya da ne kadar gerçekçidir onu bu metni kaleme alan kişi bilecek durumda değildir. fakat bunu bilebilecek bir çok aklı başında insan sokaklarda mevcuttur ve kolay bir anket çalışmasıyla bütün bu verilere ulaşılabilir. ama insan kendini ilkokulda önlüğüne taktığı beyaz yakalarından biriyle asacaksa ve bunu da sırf o zekiydi ama çalışmıyordu diyen hocalarının inadına yapacaksa materyalist olması gerçekten mantıklı bir seçimdir.
intihar ve yıkıcı felsefe
insanlar neden kötüdür şahenk? çünkü iyi olduklarını bilmezler onlara bunu öğretmemiz gerekir. insanlar neden mutlu değildir şahenk? çünkü onlara mutluluk öğretilmemiştir. onlara bunu da öğretmeliyiz şahenk. isim benzerlikleri kişileri yakın kılar mı bilmem şahenk. fakat şatov dahi tanrıya inanmaktadır ve inanılması gerektiğinde de inatla mutabıktır. fakat bunlar konu değil. şehirdeki fareler patır patır ölüyorsa ve bir salgının habercisi olaraktan da insanlar da aniden ölmeye başlamışsa hala o şehrin valisi önlem almaktan neden imtina eder şatov ya da şahenk? ya da insan eninde sonunda intihara mı kenetlenmelidir? tek yol olarak yani tek ontolojik sonuç olarak önümüze bunu koyabilen son derece yıkıcı bir felsefi gelenekten mi medeniyet bekliyoruz aleksey? hayır beklemiyorum vladimir. ben beklemiyorum sayın rieux. ben hayatın güzelliğine ve yaşama inanan satırlar bekliyorum.
ruhumuzu şeytan satmak bir fikir midir sabahattin? ruhumuzu şeytana satmayı teklif eden bir yazar diyor ki "gerektiğinde ya çekiç olacaksın ya da örs." bu noktayı vurguluyorum. gerektiğinde ya çekiç ol ya da örs karl. bir de sanırım etrafındaki kokunun etkisinden dolayı saçmalamış diyebileceğimiz kadar ileri gitmiş biri var. gülbahçesinin kokuları aklını başından almış olmalı. en azından bunu anlatıcının betimlemesinden böyle tahmin ediyoruz. bize diyor ki "bütün evrenin krallığı bir damla insan kanına değmez". ah hadi ama pyotr ekşitme suratını. hemen şu banal donuk toplumlar yaftanı kafanda döndürmeye başlama. intiharı olumlamıyor diye bu sayfayı yırtıp atma. çok sesli korolarınız da sizin olabilir pek sevgili düşesim. intiharın aşkın anlamlarına ve hiçliğe. yaşama ölüme ve aşka. tanrı varsa bile bunun bizle bir ilgisi olmadığı açıktır. değil mi şatov. öyledir ekselansları.
----------------------------------------------
düşündüğümüz kadar yalnız değiliz. her şey düşündüğümüz kadar kötü değil. gelecek düşündüğümüz kadar karanlık değil. düşündüğümüz kadar büyük ya da küçük değil dünya. evren düşündüğümüz kadar duyarlı değil. ve düşündüğümüz düşünceler yalnızca birer düş.
düşündüğümüzden daha yalnızız. düşüncelerimiz yalnızca birer mübalağa. bir göbekli mercek misali beynimiz neye eğilse onu kocaman yapıyor. beynimizle tanrıya eğilsek o da kocaman olur. susmak da gerekir bazen. söylediklerin yetmeyince gevelemelere kapılmamak gerek. öyle zamanlarda birkaç mide bulandırıcı aforizma bilmeli insan. mesela durup dururken napolyon ne demiş para para para diyebilmeli insan. bu yeterince ahmakça. daha fazla üzerinde durulmamalı. düşündüğümüzden daha fazla yalnızız. ne kadar yalnız olduğumuzu düşünemeyecek kadar da kısıtlanmış bir ahmaklığın içindeyiz. o yüzden yalnızlığımızı abartıp abartıp yüzümüze vuran o feylesof bozuntularına karşı büyük bir tiksinti besliyoruz. onları yolda yakalasak suratlarına sıçmanın hayali içindeyiz. neyse ki onlar da sokaklarda gezmiyorlar. kafalarını kitapların içine sokup sokup çıkartıyorlar. binlerce kez ana karnından çıkar gibi. tekrar uyanıyorlar ve ağlıyorlar. oysa biz. bir kez ağlıyoruz ve sonra da ağlamak erkek adama yaraşmaz diyoruz. adam kelimesini de (man) insan yerine kullanarak insanı kaba saba güçlü kuvvetli etrafını değiştirmeye kudreti olan bir primat olarak tahayyül ediyoruz. maymun mu hadi ordan. gayet de mükemmel demektir primat. seni cahil adam. şimdi al başını koltuğunun arasına ve defol buradan. sen düşünmüyorsun yalnızca abartıyorsun. düşüneceksen düşünebildiğinden daha büyük bir yalnızlık düşün. ama onu düşünemiyorsan düşünme.
ruhumuzu şeytan satmak bir fikir midir sabahattin? ruhumuzu şeytana satmayı teklif eden bir yazar diyor ki "gerektiğinde ya çekiç olacaksın ya da örs." bu noktayı vurguluyorum. gerektiğinde ya çekiç ol ya da örs karl. bir de sanırım etrafındaki kokunun etkisinden dolayı saçmalamış diyebileceğimiz kadar ileri gitmiş biri var. gülbahçesinin kokuları aklını başından almış olmalı. en azından bunu anlatıcının betimlemesinden böyle tahmin ediyoruz. bize diyor ki "bütün evrenin krallığı bir damla insan kanına değmez". ah hadi ama pyotr ekşitme suratını. hemen şu banal donuk toplumlar yaftanı kafanda döndürmeye başlama. intiharı olumlamıyor diye bu sayfayı yırtıp atma. çok sesli korolarınız da sizin olabilir pek sevgili düşesim. intiharın aşkın anlamlarına ve hiçliğe. yaşama ölüme ve aşka. tanrı varsa bile bunun bizle bir ilgisi olmadığı açıktır. değil mi şatov. öyledir ekselansları.
----------------------------------------------
düşündüğümüz kadar yalnız değiliz. her şey düşündüğümüz kadar kötü değil. gelecek düşündüğümüz kadar karanlık değil. düşündüğümüz kadar büyük ya da küçük değil dünya. evren düşündüğümüz kadar duyarlı değil. ve düşündüğümüz düşünceler yalnızca birer düş.
düşündüğümüzden daha yalnızız. düşüncelerimiz yalnızca birer mübalağa. bir göbekli mercek misali beynimiz neye eğilse onu kocaman yapıyor. beynimizle tanrıya eğilsek o da kocaman olur. susmak da gerekir bazen. söylediklerin yetmeyince gevelemelere kapılmamak gerek. öyle zamanlarda birkaç mide bulandırıcı aforizma bilmeli insan. mesela durup dururken napolyon ne demiş para para para diyebilmeli insan. bu yeterince ahmakça. daha fazla üzerinde durulmamalı. düşündüğümüzden daha fazla yalnızız. ne kadar yalnız olduğumuzu düşünemeyecek kadar da kısıtlanmış bir ahmaklığın içindeyiz. o yüzden yalnızlığımızı abartıp abartıp yüzümüze vuran o feylesof bozuntularına karşı büyük bir tiksinti besliyoruz. onları yolda yakalasak suratlarına sıçmanın hayali içindeyiz. neyse ki onlar da sokaklarda gezmiyorlar. kafalarını kitapların içine sokup sokup çıkartıyorlar. binlerce kez ana karnından çıkar gibi. tekrar uyanıyorlar ve ağlıyorlar. oysa biz. bir kez ağlıyoruz ve sonra da ağlamak erkek adama yaraşmaz diyoruz. adam kelimesini de (man) insan yerine kullanarak insanı kaba saba güçlü kuvvetli etrafını değiştirmeye kudreti olan bir primat olarak tahayyül ediyoruz. maymun mu hadi ordan. gayet de mükemmel demektir primat. seni cahil adam. şimdi al başını koltuğunun arasına ve defol buradan. sen düşünmüyorsun yalnızca abartıyorsun. düşüneceksen düşünebildiğinden daha büyük bir yalnızlık düşün. ama onu düşünemiyorsan düşünme.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)