21.3.2011
otobüse biniyor. her sabah opera binasının önünden rakamlarının toplamı 12 eden bir otobüse biniyor. durak ferah otel'i görüyor. ferah otel ilerideki eciş bücüş evlerin arasında azıcık daha derli toplu bir betonarme bina. kırmızı demir levha üzerinde beyazla “ferah otel” yazıyor.
otobüs şehrin dışında zenginler için kurulmuş küçük bir köye doğru yol alırken elindeki kitabı kurcalıyor. sonra vazgeçiyor. etrafındaki kadınları izleyip dinliyor. hepsi de o koca koca evlerde temizliğe, yemek pişirmeye, bebek bakmaya gidiyorlar. şen şakraklar. aralarında yüksek sesle konuşup şakalaşıyorlar. “hiçbir şey olmamış gibi” diye iç geçiriyor. tek tük erkekler de var otobüste. onlar da bahçeleri temizlemeye ya da arabaları sürmeye gidiyorlar. bu otobüs her gün bizleri şehrin göbeğinden alıp emeğimizin büyük emici pompalar tarafından emileceği bir şatafat şehrine götürüyor. bundan şikayetçi olan yok. herkes neşeli, mutlu. şakalaşıyorlar. hiçbir şey olmamış gibi.
akşam aynı otobüs bu emilmiş kitleyi şehre geri götürüyor. şimdi herkes sakin. suratlar yorgun. kadınların yüzlerindeki çizgiler belirginleşmiş. akşam güneşine bağlıyor bunu. ışığın açısından sanırım diyor. halbuki biliyor. şimdi mutsuzlar. evlerine dönüyorlar. o şatafatlı rüyadan uyanıp soğuk, derme çatma, kalabalık ve dertli evlerine dönüyorlar. üstelik tüm gün o şatafat onları yormuş. şatafat onları emmiş. bazısının kafası önüne düşmüş uyukluyor. bazısı yeni yeni yanmaya başlayan kırpışan şehrin ışıklarına dalıyor. bazısı daha kısık bir sesle yanındakiyle çene çalıyor. bu sakin bir akşam. bir de otobüsün hıncahınç dolduğu akşamlar var. birbirini ezenler mi dersin, bağırıp çağıranlar mı... düşüp bayılanlar mı...
içinden bir üzüntü akıyor. ılıkça. ferah otel'in tabelasına bakıyor. şehrin soğuğu içine işliyor. ayaklarının üşüdüğünü farkediyor. halbuki daha otobüsün gelmesine çok var. sabah güneşinin ısıtmayan ışınlarının altında dikilmeye gayret gösteriyor. ellerini montunun cebine sokuyor. orada ısıtamayınca pantolonunun cebine sokup bacaklarına dokunuyor. biraz daha sıcakça. duraktaki insanları izliyor. bezgin, suratsız ve mutsuz insanları. kendine mi üzülsün onlara mı bilemiyor. bu çok kalp kırıcı.
bu şehirde en çekilmez şey kış diye geçiriyor içinden. yolda gözatmak için çantasına koyduğu edebiyat dergisini çıkarıyor. sabahın ayazında, opera binasının önündeki otobüs duraklarından birinde, ayakta edebiyat dergisi okuyan bir genci canlandırıyor gözünde. yüzünde aptal bir gülümseme beliriyor. kendisi bu saatlerde operanın önünden bir otobüsle geçse ve durakta böyle bir çocuk görse kahkahalara boğulur gibi geliyor. bunu düşünüp mutlu oluyor. rastgele açtığı sayfada şairin kelimelerini seviyor. hatta tutup okşuyor onları. yıllardır yaptığı gibi yine bezginlik anlarında kelimelere sarılıyor. sabahın bu rüyamsı atmosferinde sevdiği kelimelerin ne anlama geldiğini düşünmüyor. güneş gri bulutların ardında. arkasında opera binası var. karşı tarafta bir avuç derme çatma yapı. kentin o gri dedikleri silüetinin en belirgin ortaya çıktığı yerlerden biri burası diye düşünüyor. bunca grilik yetmezmiş gibi, hava soğuk, güneş yok ve sabahın o garip ağır çekim havası. bir de ferah otel tabelası tabi. ve tıkabasa dolu otobüsler. mutsuz bir kalabalık.
otobüs geldiğinde garip bir mutluluk duyuyor. sanki yıllardır bu otobüsü bekliyormuş gibi. elini cebine atıp otobüs abonmanını çıkarıyor. abonmana dokunmak bile bir sıcaklık hissi veriyor. bir önceki otobüsle kalabalık gitmiş olmalı ki, bu otobüs sakin. cam kenarında bir yere kuruluyor. özellikle kalorifere yakın olan koltuklardan seçiyor. tekrar dergisini aralıyor. kucaklayabileceği bir kaç sözcük daha söküp çıkarıyor dergiden. yine anlamları es geçiyor. sanki elinde durmadan titreyen farklı renklerde toz bulutları var. biri hafif pembemsi biri yavan bir yeşil. bir diğeri gökyüzü gibi çivit. birinin vızıltısı can yakarken diğerinin titreşimi içini gıdıklıyor. yol boyunca bir hokkabaz misali o renkli toz bulutlarını o elinden öbürüne atıp tutuyor. onu görseler deli sanacaklar. neyse ki görmüyorlar. şimdi o da kimseyi görmüyor. hiçbir şey olmamış gibi.
otobüsün kapısı ağırca açılıyor. sanki kusmak istiyormuş gibi otobüsten garip bir böğürtü sesi duyuluyor. sonra kapıdan o çıkıyor. dışardan gören biri için bu tam bir kusma sahnesi. şehrin göbeğinden toparlanan kitle şimdi burada eski püskü bir otobüs tarafından kusuluveriyor. yine sayıklıyor. hiçbir şey olmamış gibi. indiği yerdeki büyük ve geniş bulvar rüzgarlı. sıcak otobüsten sonra üzerindeki ısıyı kolayca söküp alıyor bulvar. bulutların ardından azıcık yüzünü gösteren güneş ümitlendiriveriyor onu. elindeki renkli toz bulutlarını otobüsteki köşeye umarsızca bırakışını düşünüyor. başkaları da okşasın onları diyor. gri kaldırıma doğru eğdiği bakışlarıyla şatafat şehrinin içlerine doğru adım atmaya başlıyor. içinden sürekli tekrar ediyor. hiçbir şey olmamış gibi. hiçbir şey olmamış gibi. hiçbir şey olmamış gibi...
14 Ağustos 2011
17 Temmuz 2011
peripeteia
yalnızlığımızın da içine ettikleri için, artık yalnızlığımızdan da şöyle boylu boyunca, iç dökercesine bahsedemiyoruz. bizi bir saksı bitkisi gibi her sabah buduyorlar. onların kim olduğunu siz iyi bilirsiniz. benim bayramlık ağzımı açtırmayın. tek tek, isim isim de söylerim ama gerekirse. fakat gerekmeyeceği gün gibi ortada. bir saksı bitkisinden dev çınarlara yaraşan derin kök salışlar, sallanışlar, silkinişler ve hatta kabuk değiştirmeler bekliyoruz. ve yalnızlığımızın da içine ettikleri için artık yalnızlığımızın da tadını çıkartamıyoruz. hah bir de şu sarı ışıklar. gökyüzünün aydınlanırkenki mavimsi hali. morumsu hali. yaz sabahlarının garip esrikliği. bir yaz sabahıydı erkenden uyandırdılar. gidip bir bankın üzerinde uyudum. kuşlar yavaş yavaş uyanmaktaydı. tepemdeki göğe gözümü açıp tekrar uykuya dalıyordum. komutan denen şeylerden vardı her yerde. düşümde bile o şeylerden vardı. dahası düşümde bitmiyorlardı. geçmişimizin geçmişte kaldığı filan da yok. uydurmayın oradan. ben bir çanta gibi yanımda taşıyorum. her anı, her karesi, her kokusu, her sesi. ağır gelmiyor mu diyenleriniz vardır şimdi sizin. size kolunuz, bacağınız ağır geliyor mu? saçma saçma konuşmaktan imtina etmiyor oluşunuz beni sizden ve içine ettiğiniz yalnızlığımdan alı koyuyor zaten. yine de sizi sevdiğimi söyleyecek de değilim. küçük geçmişimi, büyük geçmişin içine sığdırmaya ve bütün bu garip şekillerle dolu atlasa bir mercek boyu uzaklıktan bakmaya çalışıyorum. eskiden olsa anlamaya çalıştığımı da bir çırpıda ileri sürerdim. ama dedim ya ben geçmişini yanında taşıyan bir meczubum. yani meczup olduğuma inanmıyorum ha. yanlış anlamayın. siz beni öyle isimlendireceğiniz için size önden önden kelime oyunları yapıyorum. siz benimle kafa buluyorsunuz ya. hep siz mi kafa bulacaksınız ulan.
15 Temmuz 2011
ezginin günlüğü...
geçen sabah uyandığımda sanki her şey geçmişti. yani geçmiş tamamen geçmişti ve ben gerçekten iyileşmiştim. yani sanki. sanki her şey geçmişti. şimdi bu şarkıyı tam da geçen sene bu zamanların anısına defalarca dinliyorum. küçük bir odada büyük kolanlardan dinlemekle 100 küsür kişilik bir koğuşta kulaklıktan dinlemek arasındaki farkı göz önünde bulundurmuyorum bile. çünkü bu farkların ayırdına varmaya kalkarsam içinden çıkılmaz bir dehlizin tam da ağzında kendimi bulacağımı biliyorum. şimdi size şunu söylüyorum. bugün değişiyorum. hepiniz göreceksiniz. çünkü dünyayı kurtarmak bana kaldı gerçekten öyle oldu. geçen sene bu şarkıyı söyleyerek girdiğim küçük hediyelik eşyalar dükkanı, bana kalan bir ay, bir gemi ve rüzgarlı küçük bir deniz kasabası... bütün bunlar bana yetiyor. yani sanki.
eksik bir şey mi var hayatımda
gözlerim neden sık sık dalıyor
eksik bir şey mi var hayatımda
gökyüzü bazen ciğerime doluyor
öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam
atsan atılmaz, satsan satamam
eksik bir şey mi var, anlayamam
bak çayım sigaram, her şeyim tamam
kalksam duraktan dolmuş gibi
arka koltukta unutulmuş gibi
terliklerimle, gelsem sana
sonunda aşkı bulmuş gibi
eksik bir şey mi var hayatımda
gözlerim neden sık sık dalıyor
eksik bir şey mi var hayatımda
gökyüzü bazen ciğerime doluyor
öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam
atsan atılmaz, satsan satamam
eksik bir şey mi var, anlayamam
bak çayım sigaram, her şeyim tamam
kalksam duraktan dolmuş gibi
arka koltukta unutulmuş gibi
terliklerimle, gelsem sana
sonunda aşkı bulmuş gibi
30 Ocak 2011
karga
şarkıyı mırıldanıyorum. tıpkı o şeker kokulu sesi olan kız gibi ben de ince tonlara yükleniyorum ve hafiften de sesime kıskançlık katıyorum. üstüne bastıra bastıra "o kızı öldüreceğim" diye bağırıyorum. kızı öldürmüyorum. dahası kendimi de öldürmüyorum. hepsi geçiyor. kolayca iyileşiyorum. ya da öyle sanıyorum. şarkının sözlerini çarpıtıyorum. kendime göre anlamlar biçip, eğip büküyorum. sonra duşa giriyorum. soğuk bir günün üzerine. derimi kazıyabilecek kadar sıcak açıyorum suyu. canımı yakmayı sevdiğimi çok eskiden biliyorum. takıntılarımdan bahsediyorum ulu orta. kırılan kasetlerim. parçalanan çocukluğum. kendimi sevişim. bütün bunlar uzak bir kıtada olmuş hikayeler. şu anla ilgileri yok. onlar kendi dünyalarındalar. yuvarlak masanın etrafında. yüzleri seçemiyor. dünya dönüyor. keşke bir tek dönen dünya olsa diye aklından geçiriyor. kızı öldürmüyorum. kendimi de. bütün bunlar umutsuzluktan değil anlıyor musun diyor. kafamı sallıyorum. halbuki bir bok anladığım yok. bu bir iç döküş diyor. kızın sesi yine inceliyor. sarışın orospu filan diye bağırıyor. yine sözleri eğip büküyorum. kendimleyim. dünya dönüyor. sarı'ya kayıyorum. sonra azıcık beyaz'a. aklıma maymunlar geliyor. ve bundan böyle maymunlarla kargalar tabi. ama olsun ben kendimi maymunlara yakın hissediyorum. kargalar da fena değil. en az maymunlar ve benim kadar çirkinler. bütün bunlar güzel şeyler. çirkinlikler toplanınca güzelleşiveriyorlar. uykusuz bir gecenin ertesi gününe uyanıyor. kendine bakıyor. derli toplu. hala kızı öldürmedim. ama içimden şarkıyı söylüyorum. o kızı öldüreceğim diyorum. bağıra çağıra. kendimi de öldürmüyorum. kelimelerin sihrinden bahsediyorum. anlamı siktirediniz. hani fransızların dedikleri gibi bırakınız anlamı. laisser sens! sisli gözlerim diye şarkı mırıldanıyor kadın odamda. kaktüsüm sarı kalemlerim ve bir nebulam var. kargalar, anlam, maymunlar ve tanrı da var. hepsi var yani. olmayan bir şey söyleyeyim size.
.
.
13 Aralık 2010
ben varım

Bir akşam gözünde aşk tüterse
Geçmiş günler aklından geçerse
Kalbin bomboş ümitler biterse
Sen üzülme ben varım
Neler geçti kimbilir başından
Sevgi umdun hep başkalarından
Ağlama gidenlerin ardından
O giderse ben varım
Zaman durdu sanki
Beklerken seni
Ben bir tek sevgiye
Bağladım kalbimi
Ayrılmam istersen hiç yanından
Çağırsan gelirim çok uzaklardan
Eskiden korkardım yalnızlıktan
Korkmam artık sen varsın
Zaman durdu sanki
Beklerken seni
Ben bir tek sevgiye
Bağladım kalbimi
Ayrılmam istersen hiç yanından
Çağırsan gelirim çok uzaklardan
Eskiden korkardım yalnızlıktan
Korkmam artık sen varsın
Korkmam artık sen varsın
Korkmam artık sen varsın
12 Aralık 2010
kın

ayaklarını bulutun içine uzattı. yüzüne toprak sürdü ve yaralarına papatya suyu. ekin toprağın sırtına ağır geldiğinde kelimelerini çekti kınından ve bir tırpan misali ellerini doğradı. damarlarından akan özsuyunu çatallı diliyle tattı. gözyuvarlağı üzerinde yer alan binlerce gözüyle etrafına baktı. içi yatıştı. ayaklarını bulutun içine uzattı. yüzüne toprak sürdü. kanatlarının vızıltısını dinledi bir süre. papatyanın üzerine yalpalaya yalpalaya konuşunu ve papatyanın renklerini. binlerce farklı sarısını. ağzındaki zehre söz geçirmek istedi. bir de kabuk değiştirmesinin vakti geliyordu. bulutun içindeki ayaklarına baktı. yürüdüğü yollara üzüldü. ne gerek vardı ki peteklere dedi. geçenlerde bir nehri geçerken sırtında vurulmuş ağır yükle nasıl da zorlanmıştı. az kalsın yığılıp kalacaktı nehrin ortasına. su göğsünün hizasına dek ulaşmıştı hatta bir ara. uzun diliyle suyu tattı. dilinin zehri gibi öldürücü göründü. asırlık koca gövdesinin en uçlarında açan çiçeklerin renklerine kulak kabarttı. tıpkı kanatlarındaki vızıltıyı duydu. kalbi atıyordu. sarıydı. bedeninin kuyruk kısmını salladı ve yine aynı vızıltıyı duydu. güneş iyiden iyiye yakıyordu. yeşildi. üzerine konan bir güvercinin göğsüne yavruları için doldurduğu su taneciklerinden birkaç tanesini gövdesine emdi. susuzluğu yatıştı. güvercin gitti. güvercinin ardından kendi kendine "acaba ben kimim" diye mırıldandı. aynı anda dallarından birinde aynı vızıltıyla bir çiçek yavaş yavaş yapraklarını açtı. pembeydi. umutlandı.
1 Aralık 2010
?

şöyle başlayalım. bugün burada yaşamakta olduğumuz hayatın belirlenmemiş ve kendimizce şekillendirilmiş olduğunu iddia etmemiz büyük ölçüde yanlışlarla dolu olur. diğer bir deyişle; kurmacanın ortasına doğmuş durumdayız. "kurmaca"ya karşı koyabilmek içinse diğer "kurmaca"ların içine karışmak zorunda kalıyoruz. o yüzden kurmacalar iki şeyi çok severek benimsiyorlar. birincisi, terimleri. ikincisi, imgeleri. bu terim ve imgeler aracılığıyla kurdukları kurgu hem daha katı bir gerçekliğe dönüşüyor hem de imgeler yoluyla gerçeklikle bir eşleşme sağlayabiliyor. bu terim ve imgeler yoluyla kurmacaların sağladığı diğer fayda ise bir tür meşruluk ve inandırıcılık oluyor.
tarihsel akışın çok kısa (bir insan ömrü) ve kısıtlı (bir coğrafya ve erişebildiği bilgi kaynakları) bir kesimine yine çok kısıtlı bir biçimde şahit olan birey, iki şekilde kurmacaların oyun alanına dahil olur. birincisi ona sunulacak bir "geçmiş söylemi" oluşturulmalıdır. ikincisi aslında bu ilk ilkeyle eşgüdümlüdür. o da "şimdi söylemi"dir. geçmiş söylemi üretimi bir çok şeyin belirleyicisi olması nedeniyle can alıcıdır. geçmiş söylemi kişinin aidiyetlerini biçimlendirmek üzere kullanılır. kişi tarihsel akışın çok kısa ve kısıtlı bir kesimine erişebildiği için geçmiş söylemi kişinin aidiyet geliştirme mekanizması üzerinde önemli rol oynar. geçmiş söylemini yaratan "dil" de hiç kuşkusuz bugünün söyleminin kurulmasında çok kritik bir rol oynar. böylelikle iki türlü gerçeklik "kurulmuş" olur. geçmişin gerçekliği ve şimdinin gerçekliği. fakat burada asıl olarak üzerinde durmamız gerekn nokta başta belirtilen noktadır. zira "kurulmuş" bu gerçekliğin karşısında durabilmek için de "diğer kurulmuş" gerçekliklerin alanına girmek zorunda kalır kişi. bütün bunların suçlusu olarak akla ilk olarak dil gelmelidir. çünkü dil imgeleri bir kurguya hapseder. herhangi bir sözlük açıp baktığınız zaman karşınıza çıkan şey portakal sözcüğü için yuvarlak ve turuncu renkli bir meyvanın resmi değildir. mesela türk dil kurumunun sözlüğünde portakala biçilen tanım şöyledir:
portakal:
a. bit. b. 1. Turunçgillerden, Akdeniz ülkelerinde yetişen, yaprakları sert bir ağaç (Citrus aurantium). 2. Bu ağacın turuncu renkli, yuvarlak ve kabuğu güzel kokulu meyvesi.
imge, imgeliğinden çıkarılmış ve bir "anlam" hapishanesine kapatılmıştır. işte kurgu bu anlamları bozar, yıkar, yeniden yapar ve tekrar eder. böylelikle gerçeklik algımız bozulur, yeniden yapılır ve tekrar ettirilir.
gözleri gören insan, gözleri görmeyen insan, kulakları duyan insan ve kulakları duymayan insan. hepsinin ortaklaştığı şey aslında basittir: imge. yani aslında üleştiğimiz ortak payda gerçekliğin el değmemiş halidir. fakat dil o el değmemiş hale yeni bir şekil biçer ve bizi o kurguya hapseder. sanırım bu nedenledir ki, siyasal sistemler kendilerini dinç tutabilmek için heykellere sıklıkla başvururlar. zira imgeler yoluyla yaratılmış olan "geçmiş söylemi" en kuvvetli biçimde bu yolla ayakta kalır. elbette diğeri de terim ve kavramlardır. siyasal sistemlerin kurgularını kurgulamak için kurdukları terim ve kavramlar. bunları belirli etimolojik çerçevelerde ve bilinçli bir biçimde kurdukları da kuşku götürmez bir gerçektir. kısa ve öz bir biçimde söylemeye çalışırsak propaganda dört başı mağmur ve bilinçli bir gerçeklik kurmak üzere yapılır. bu gerçeklik ne kadar katı olursa o kadar inandırıcı olacaktır.
hawking'in "modelden bağımsız bir gerçekliğe sahip değiliz" sözü bizi çok zavallı bir noktada tanımlamaktadır. bizler emeksel yabancılaşmanın ötesinde yabancılaşmanın yabancılaşmasını yaşamaya başlayan bir kuşağız. baudrillard'ın simulasyon teoreminden ödünç alırsak bizler artık gerçekliğin bile içine doğmamış durumdayız. içine doğduğumuz ortam bile bir gerçeklik simulasyonudur. bu bağlamda kaynağa ulaşmak için çaba harcasak ve ulaşsak bile sadece gerçekliğin simulasyonuna ulaşmış oluruz. bu anlamda bohr'un einstein'la yaptığı tartışmalarda söylediği gibi "doğa bize kendisini anlatmıyor sadece sorduğumuz sorulara yanıt veriyor." matematiksel dilin imgeler ve anlam boyutuyla eşleşmeyen yapısı dahilinde bile durum bu denli zavallıdır. buradaki çıkmazın iki ayağı vardır. birincisi, geçmiş ve şimdi söyleminin kurulması, yani gerçekliğin "yeniden" inşası, ikincisi ise bu inşa edilmiş gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olması.
bu ikili çıkışsızlığın ilk evresi sanıyorum endüstri devriminin ilk eleştirilerinde görülmüş olan emek yabancılaşmasıydı. gerçekliğin yeni kurgusu içinde kişi emeğine yabancılaşmış bir biçimde yaşama hapsolmuştu bu da köklerine dair bir endişe ve hatta köksüzlük hissi uyandırmaktaydı. fakat ikinci evredeki yabancılaşmada emek yabancılaşmasının ötesinde bir yabancılaşmayla kişi katı gerçekliğin bile bir simulasyondan ibaret olduğu noktasına varmıştır. bu da yabancılaşmanın yabancılaşmasıdır. böylelikle gerçeklik artık yalnızca 2. hatta 3. boyuttan tanımlanabilir hale gelmiştir. gerçeklikle ilişkimiz tamamen askıdadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)