6 Ekim 2011

patates yiyenler


01 Mart 2009, Pazar
saat: 19:00


odasına döndüğünde vakit henüz gece yarısını bulmamıştı. içtiği bir kaç kadeh şarabın etkisiyle kendini bitkin ve işe yaramaz hissediyordu. suskun ve aksak hareketlerle kapıyı açıp içeri girdi.

üzerindekileri çıkarıp değiştirmek için yatak odasına girdi, küçük dolabından pijamalarını çıkardı, üzerindekileri tek tek özenli bir şekilde katlayıp dolaba yerleştirdi, pijamalarını giydi ve mutfağa geçti, büyük bir bardağa su doldurup yazma odasının yolunu tuttu.

bir mutfak, bir banyo ve iki adet küçük odadan oluşan bu "derli toplu" eve, odam diyordu, zira alan hesabına vursak bütün bu ev aklı başında ev denecek bir yerin ancak bir odası kadar büyüklükteydi.

yazma odasına girdiğinde gözüne ilk anda yıllardır alışkanlıktan hiç de gözüne batmamış olan duvardaki yağlı boya resim takıldı. sandalyesine oturamadan öylece bakakaldı. hayıflandı. "nasıl olur da böyle müthiş bir tabloya 'alışabilirim', olsa olsa bir dangalağım ben, bu renklere, bu anlatıma, bu en duygusuz insana kafayı yedirtebilecek kadar hisli manzaraya nasıl olur da alışabilirim, olsa olsa bir dangalağım ben"

ayakta ne süre dikildi algılayamadı fakat dizleri çözüldüğü anda kendini zorlukla sandalyeye bırakıverdi. sandalyeye yerleşirken elindeki büyük bardaktan bir miktar su yere döküldü. bardağı çok acelesi varmışçasına masaya bırakıverdi.

sandalye de çalışma masası gibi özel olarak yaptırılmıştı. rusya ve sibiryadan ithal edilen birinci sınıf sarı çamdan kendi çizimi üzerine imal ettirdiği sandalye ve masa tamamen kendi beden ölçülerine uygun biçimde yapılmıştı. diz boyu, dirsek boyu ve bunun gibi ayrıntılı ölçüleri almış ve rahat edebileceği masayı çizmişti. üzerinde hiç bir işleme olmayan bir masaydı. son derece sade ve gösterişten uzak.

masanın üzerinde bir tomar beyaz kağıt, kağıtların üzerinde siyah antika bir dolma kalem ve masanın karşı ucunda da yine antika bir kırmızı daktilo durmaktaydı. sandalyeye kendini bıraktığında, sandalyenin üzerindeki krem rengi kumaşla kaplı minderden biraz toz çıktı. toz odanın loş ışığında büyük bir yavaşlıkla havada uçuştu. patates yiyenler tablosu, bu toz, loş ışık ve içtiği bir kaç kadeh şarap onda zamanın yavaşladığına dair bir his uyandırdı. ama bunu düşünmedi. sadece hiseediverdi ve üstesinden geldi. döner sandalyeyi arkaya çevirip tekrar yağlı boya resmi izlemeye başladı. sanki resim hareket ediyordu. o karanlıktaki hazin bakışlı kadınlar aralarında bezgin bir sohbete dalmışlar ve söyledikleri de duyuluyormuş gibiydi. odadaki o yılgın ışık, kadınların yüzündeki anlamsız aydınlık ve hepsinden ötede yoksulluk denemeyecek boyutta bir sefalet. van gogh'u delirten ve ne pahasına olursa olsun anlatmak zorunda hissettiği bu derin bu akıl almaz bu saçma sapan sefalet.

arapça öğrenmek için mısır'a gittiğinde bir fransız misyonerle tanışmıştı iskenderiyede. dünyanın en eski şehirlerinden birinde, ressam bir misyoner, akdenizi uzak bir köşeden gören teras bir ev ve karşı konulmaz bir teklif...
fransız misyoner terasta yedikleri yemeğin ardından, "senin için yağlı boya bir resim yapmak istiyorum, beğendiğin bir resim varsa bana söyle eğer bir şey söylemezsen ben kendi kafamdakini senin için resmedeceğim."

akşamın kızıllığı akdenizi kızıl bir denize çevirmişken aldığı bu içini zevkten köpürten teklif onu heyecanlandırdı. ama hafifçe kızaran yüzü dışında dışarıya hiçbir belirti yansıtmadı. bir resim söylemenin ne kadar nezaketsizce olacağının kesinlikle farkındaydı. fakat bu kadar iyi bir ressam bulmuşken o hep hayalindeki tabloyu çizdirmekten nasıl imtina edebilirdi. kendine söz geçiremiyordu. birden dudakları hafifçe aralandı "van gogh!" deyiverdi. fransız şaşırdığı zamanlarda yaptığı üzere "oui" diye mırıldandı. ah nasıl bir utançtı bu, nasıl bir nezaketsizlikti bu yaptığı, tamamen size bırakıyorum demesi gerekirken yine içindeki o koca adam ona sahip olmuş ve ona "van gogh" dedirtmişti. her iki tarafın da ilk şaşkınlıkları geçtiğinde fransız kendini toparlamış bir yüz ifadesiyle "van gogh'a büyük bir hayranlık beslerim fakat en zor ressamlardandır hangi eserini çalışmamı istiyorsunuz acaba benden" dedi. derin bir nefes alınca yüzündeki bütün kızarıklık geçen O. hiç tereddüt etmeden "patates yiyenler" diyebildi.

2 Ekim 2011

eşya

eşyanın arasındaki o gizil ilişkiye, açıklanmamış sır perdesine dair bir şeyleri, zaman zaman sezinlemenin ve bu sezgiler üzerine bir çok hayati refleks ve bilinç geliştirmenin bir lanetlenmeye denk olduğunu hiç düşündün mü şahenk?

olric'ten

[...] sizden olabildiğimce alçakgönüllülükle af diliyorum, sizi terk ettiğim için değil, bu kadar uzun süre kaldığım için...

Marguerite Yourcenar,
Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı
Metis Yayınları,
İstanbul 1999
s. 85


[...] belki de en korkuncu, başkalarının beni yalnızca, hayatla mücadele halindeki o kişi olarak tanıyacak olması.

Marguerite Yourcenar,
Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı
Metis Yayınları,
İstanbul 1999
s. 53


Evim bana dedi ki: "Beni bırakıp gitme, çünkü senin geçmişin bende yaşıyor".

Ve yol, "Hadi düş peşime, ben senin geleceğinim" dedi.

Bense evime ve yola diyorum ki: "Benim ne geçmişim var, ne de geleceğim. Eğer burada kalırsam, bir gidiş vardır kalışımda; yok, oraya gidersem eğer, gidişimde bir kalış olacak. Çünkü her şeyi değiştirebilen sevgi ve ölümdür yalnızca".

Halil Cibran,
Kum ve Köpük
Bordo Siyah Yayınları,
İstanbul 2010
s. 18

O kadar çok yalan söyledik ve yalan yüzünden o kadar çok acı çektik ki, samimiyetin iyileştirici bir yanı olup olmadığını denemenin hakikaten zararı olmayacak.

Marguerite Yourcenar,
Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı
Metis Yayınları,
İstanbul 1999
s. 14

30 Eylül 2011

  ezginin günlüğü - gemi (sabahat akkiraz)
  ezginin günlüğü - zerdaliler 

kurşun asker ve ceviz ağacı


ah şahenk nereden başlasam bilemiyorum. hayatın bir trajedi olmadığını, olsa olsa bir komedi olabileceğini bize paglia söylemişti. bizde onun otoritesine koşulsuzca biat ettiğimizden olsa gerek bu konuda daha fazla düşünmedik. düşünmedik değil mi şahenk. düşünmedik efendimiz. her neyse bu sabah sonunda gri bir gökyüzüyle uyandık. gözlerimi açtığımda kafamın içine vico kaçmıştı. insan ancak kendi yaptığı şeyi bilebilir diyerek gözlerimi açtım. ne de güzel değil mi. gri bir güne böyle amansız bir cümleyle başlamak. bugün mutluyum. mutluluktan öte bir huzur bu. uzunca zamandır kafamda bir "acaba"yla geziyordum. bu sabah kafamdaki acabacı ses sustu. artık acaba yok. biliyorum. bu garip bir huzur verdi bana. hayat böyledir zaten şahenk. aslında sen tersini düşünürsün. yani başka türlü bir şey duyduğunda huzura kapılacağını sanırsın ama kazın ayağı öyle değildir. zaten biz hayat hakkında ne bilirizki. yalnızca yaşar gideriz. benim kelimelerim asker midir. ah benim kelimelerim olsa onlara rüütbeler ve payeler bile verirdim. ama benim bir kelimem bile yok. zaten sanırım olsaydı da bir kelimem olurdu. ancak ona ihtimam etmeye yeterdi ömrüm. fakat o bile yok. ama arıyorum. bulunca ondan disiplinli bir kurşun asker yapıp ona ne rütbeler ne payeler vereceğim. gri günlere ezgi yakışıyor. geç keşiflerin güzelliği bu sanırım. gemiler gibi. geçip gidiyor. bir de gitmek var severin. insan gidecekse gidişini kendisi de beğenmeli. öyle bir gidiş olmalı bu. kimsenin beğenmediği kitschvari bir gidiş olmamalı. gitmek kalmak gibidir yani. insan kalacaksa yüzyıllardır orada dikilmiş bir deniz feneri gibi azametle kalmalıdır. kalmak ondan sorulmalıdır yani. biri kalmak nedir dese, diğerleri işaret parmaklarını doğrultup bu adamı veya kadını işaret etmelidir. işte gitmek de öyledir. gidişte bir kalış olmalıdır yani. insan yarım yamalak, kırık dökük, bakıp görmez şekilde gitmemelidir. yani kendi bilir tabi. gitmek isteyenler öyle de gidebilirler. giderler de. ama bunun bir kıymet-i harbiyesi olmaz a canlar. hani koyulu morlu bir grubun, kör adam için yaktığı ağıtta dediği gibi. "eğer gidiyorsan kapat kapıyı, beklemiyorum artık insanları." gidişi bana bu sözler özetler genelde. kapanan bir kapı, gri bir gökyüzü. çimen filan. hani dedik ya kalmakla gitmek. gelmekle gitmek gibi. terliklerinle geliyorsan terliklerinle de gitmelisin yani. insanlar gitmeyi gelmeksiz, gitmeyi kalmaksız, iyiyi kötüsüz, boşu dolusuz düşünmek istiyorlar. ben onlara şöyle şöyle diyemem. onlar benim paglia'ya biat ettiğim gibi bana biat etmek durumunda değiller. ama bende, hayatımdan geçerken, bunları derleyip topladım ey ahali. gözlerimle. ellerimle. parmaklarımla. kulaklarımla topladım. bacaklarım, kollarım ve ağzımla topladım. demem o ki, size bir anlamı olmasa da bu gevezeliklerin, bunlar benim ömrümdür. ömür dediğin şey nedir ki başka. insan doğar. yalnızlığına çarpar ve ölür.

24 Eylül 2011

insan koşar.

insan koşar. koşarken hani böyle dört nala koşarken... tahayyül edebileceğin en sert ve oturaklı cisimden daha sert ve oturaklı bir biçimde tam da yolun üzerinde koşu istikametinde yalnızlığımız duruverir. böyle heybetli yani. insan çarpıverir ona. kazara değil, yapabileceği başka şey yoktur. sadece çarpabilir ve çarpıverir. işte o zaman, o darmadağın olan şey her neyse insan orada varoluşuna dair bir esrarı kavrar ve içindeki paramparça insancıklarda insana dair devasa bir hisse kapılır. yalnızlık sersefil bir halmiş gibi anlatılır bazen, tıpkı aydınlanmanın fazla kutsanmışlığı gibi. her ikisi de abartılıdır. her ikisi de her tür rengi barındırır, yalnızlıklık nasıl binlerce insancıksa, aydınlanma da dipsiz bir karanlıktır. insan koşar. ve yalnızlığına çarpar.