23 Mayıs 2012
12 Mayıs 2012
din
nasıl ki kişi gündelik hayatında vicdanı yoluyla eylemlerini tamamen "kendi kendine" meşru kılmaya gayret ediyorsa, insanlık tarihinde de aynı görevi dinler yapmaktadır.
6 Mart 2012
...
enver ibrahim'in udundan 'keşif'in bütün güzel renkleri bir bir
saçılıyor yatağıma. melodilerde hayatı ararsak bulabiliriz sanırım.
zaten hayatı nerede ararsak orada bulabiliriz. aramazsak da bir ömür
karşımıza çıkmaz.
19 Şubat 2012
onca yoksulluk varken
insanlığımızdan utandığımız da olur. biliyorum çok sık değil
ama olur. neyse ki benim de çok sık olmuyor. ama olduğu zamanlar dünyanın
dayanılmaz bir yer olduğunu söyleyebilirim. kendimizden utandığımız,
etrafımızdaki herkesten utandığımız ve hatta etrafımızdaki insanlarla olan
benzerliklerimizden bile utandığımız da olur. bunlar gayet doğal şeyler. siz de
birkaç gün orospu çocuklarıyla yaşarsanız ve ölmek üzere bir kadını hayatta
tutmak gayretinden çok, istediği şekilde ölmesine gayret ederseniz sizin de utançlarınız
oluverir. bunları büyütmeyelim. çünkü daha önce de söylediğim üzere ben
insancıl biri değilim. insanların öldüklerini biliyorum. yalnızca onlara
işkence edilmemeli. hayat zaten birçoğumuz için devasa bir işkence odası. bir
de buna sizler elbirliği edip, işkenceyi uzatmayın ve şiddetlendirmeyin. olan
oluversin yani. direnmenin de sanırım pek bir anlamı yok. yani gerçekten bir
anlamı yok. içimize sığınmanın da öyle. çünkü bizler zavallılarız. buna inanın.
buna inanmak istemiyorsanız da bu sizin bileceğiniz iş. karışacak değilim. bir
ışık ışını gibi dürüst yaşamaya kalkışmanızı dilerdim tanrıdan. ve tabi kendim
için de bunu dilerdim. yani tanrı olsa iyi olurdu sanırım. içimiz dışında
sığınabileceğimiz bir yerler daha olurdu. ama tanrı olmayınca kala kala içimize
kalırız. ve bazen içimizden de utandığımız olur. başka yerlere kaçmak filan
isteriz biz. dağlara çıkmak ya da denizin kenarına inmek. çünkü tam ortada
dikilmekteyizdir. hayatta kalmak için bu saçmalığa katlanıyor oluşumuz bile
başlı başına yüz kızartıcıdır. bazen gerçekten de yüzümüz kızarır. çünkü içimiz
yetmez. dışımız da işte yetecek gibi değildir. hem yetse ne farkeder.
30 Ocak 2012
celine
savaş uzadıkça da, vatan'ın midesini bulandıracak kadar mide bulandırıcı
kimse olamayacağını düşünmeye başladılar... vatan her türlü fedakarlığı
kabul etmeye başladı, çuvallar nereden gelirse gelsin... şehitlerinin
seçiminde sonsuz derecede hoşgörülü olmaya başladı vatan! artık silah
altına alınmayı hak etmeyecek kadar şerefsiz olduğu düşünülen asker
kalmadı, özellikle de silah altında silah zoruyla ölmek söz konusu
olduğunda... sonunda beni bile kahraman yapmaya karar verdiler, olacak
iş mi!... katletme çılgınlığı dayanılmaz hale gelmiş olsa gerek, öyle
ya, bir konserve kutusunun çalınması bile affedilebiliyorsa artık!
affetmek ne kelime? basbayağı unutulabiliyor! gerçi, bolluk içinde
yüzmelerini bizimle birlikte tüm dünyanın kutsadığı koskoca haydutları
her allah'ın günü hayranlıkla izlemeyi alışkanlık haline getirdik, kaldı
ki, biraz yakından incelendiğinde onların varlıklarının kanıtı her gün
yinelenen upuzun bir cürüm dizisi olarak ortaya çıkmaktadır, buna karşın
bu zatlar her türlü şerefe, şana, güce layık görülüyor, işledikleri
suçlar yasalar tarafından da taçlandırılıyor, oysa, tarihte ne kadar
gerilere gidilirse gidilsin -ve bildiğiniz gibi bana tarihi bilmem için
para veriyorlar- her şey bize şunu gösteriyor ki, basit bir hırsızlık
yapılmışsa, hele sıradan gıda maddeleri, bir dilim ekmek, jambon ya da
peynir çalınmışsa, o suçu işleyen kişi toplumun gözünde mutlak biçimde
yüzkarası olarak damgalanıyor, kesinlikle kınanıyor, en ağır cezaları
hak ediyor, kendiliğinden onurunu yitiriyor ve alnındaki kara leke ömrü
billah silinemiyor, bunun da iki nedeni var, öncelikle bu tür cürümleri
işleyen kişi genellikle yoksuldur ve bu zaten başlı başına vahim bir
utanç vesikasıdır, sonra da, yapmış olduğu eylem topluma karşı üstü
kapalı bir tür suçlama da içermektedir. fukaranın hırsızlığı haince bir
ihkakı hak'ka dönüşüyor, anlıyor musunuz... öyle olursa da bu işin sonu
nereye varır? dolayısıyla dikkatinizi çekerim, ufak tefek aşırmaların
cezalandırması dünyanın her yerinde en katı bir biçimde uygulanır,
yalnızca bir sosyal savunma yöntemi olarak değil, ama aynı zamanda,
özellikle de tüm zavallılara yönelik ciddi bir gözdağı olarak,
otursunlar oturdukları yerde, kendi sınıflarında, keyiflerine baksınlar,
yüzyıllar boyunca ve sonsuza dek açlıktan ve sefaletten gebermeye güler
yüzle razı olsunlar...ancak şimdiye kadar küçük hırsızların
cumhuriyetimizde sahip oldukları bir ayrıcalık vardı, o da vatansever
silahları kuşanmak onurundan mahrum bırakılmak. oysa yarından itibaren
bu durum değişecek, yarından itibaren, bir hırsız olan ben, ordudaki
yerime geri döneceğim... emirler böyleymiş... yukarıdaki birileri, benim
"gaflet anım" diye nitelendirdikleri şeye sünger çekmeye karar
vermişler, bunu da, dikkat buyurun, yine "ailemin onuru" olarak
adlandırılan şey adına yapmışlar. ne alicenaplık! sorarım size dostum,
ailem mi iç içe geçmiş fransız ve alman kurşunlarına hedef olup onları
birbirinden ayırmak için elek görevi görecek?... tek başına ben
göreceğim o işlevi öyle mi? peki ya ben öldüğümde, ailemin onuru mu
hortlatacak beni?... bakın işte, savaşla ilgili şeyler geçip geride
kaldığında ailemin neler yapacağını şimdiden görür gibiyim... her şey
unutulup gider... keyifli pazar günleri, geri gelen yazın çimlerinde zil
takıp oynar o canım ailem benim, şimdiden görür gibiyim... o sırada
ben, aile babası, yerin üç kat dibinde, içim dışım solucan olmuş, 14
temmuz milli bayramında sıçılan bir kilo boktan bile daha iğrenç, düş
kırıklığına uğramış tüm çuvalımla muhteşem biçimde çürüyor olacağım...
meçhul çiftçinin ekinlerine gübre olmak, gerçek askeri bekleyen gerçek
gelecek budur işte! ah! dostum! inanın bana, bu dünya aslında tamamen
insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır!
sf 86-87, luois ferdinand celine, gecenin sonuna yolculuk, yky.
sf 86-87, luois ferdinand celine, gecenin sonuna yolculuk, yky.
24 Aralık 2011
vico
insan yaptığını bilebilir diyen vico’ya garip bir huşu besliyorum. tıpkı şu çalan keman ve piyanoya karşı hissettiğim türden. yersiz yurtsuz fikirleri olabilmeli kişinin. öyle tepetaklak ve göçebe. hatta ne idüğü belirsiz. biraz terbiyemizi bozarsak, onun bunun çocuğu fikirlerimiz olmalı. dur bak daha ileri giden bir şey de söyleyeyim. biz de biraz onun bunun çocuğu olmalıyız. nihayet kimin çocuğu olduğumuzu bilmemiz ve bunu kabullenmemiz bizi daha kolay kimlikleri kabullenmeye itiveriyor. benim karşı çıktığım hikaye şu. tanrı, ademe bütün isimleri öğretiyor. muhafazakarların yaftalama sevdası ta buradan mı başlıyor acaba diye düşünüyorum yarı ciddi. yaftalama sevdasını da baştan aşağı muhafazakar buluyorum. paglia diyordu, insan isimlendirdiği şeye sahip olur diye. tanrı da isimleri bilmesi ve ademe öğretmesi vasıtasıyla bize eşyanın asıl sahibi olduğunu müjdeliyor. mülk allahındır diyor. çünkü ben biliyorum. kafam karışınca bazen take five dinliyorum. sislerimi islerimi dağıtıveriyor. bir çok şeyden uzak durmamı korkaklığıma da bağlıyorum elbette. fakat gizemlileştirmeden, bu birçok şeyden uzak durmamın başka başka sebeplerini de idrak etmenin çabasına girişiyorum. “ne siz ne de ben anlayamam”a çıkacak cümlelerden imtina ediyorum. hatta gizemli bulduğum ilişkileri bile bir şekilde bazen “indirgemek” pahasına bile olsa açımlamaya uğraşıyorum. hayat böylelikle geçiyor şüphesiz. dinler bize evrenin seçilmiş efendileri olduğumuzu müjdeliyor. hipnotize olmuşçasına gözlerimiz dönüyor. yağmur ormanlarından kanepe yapıyoruz. şu güzel iki kardeş, pek hoşlukla piyano çalıyor. insanın kutsal olmadığını savunmuyorum. en ufak bir emek gördüğümde gözlerim yaşarıyor. fakat insanın özel olduğuna bir türlü inanamıyorum. insanın emeği ve çabası kutsaldır çünkü vico’ya dönersek insan yaptığını bilebilir. ve insan bildiğinden sorumlu tutulabilir. dahası insan bildiğiyle varolur. her şey gibi insan da bir kurgudan ibarettir sonuçta. kendi kendisini kurgularken yola çıkabileceği yegane nokta, kendi bedeni, kimyası, fizyolojisi, zihni, bilgisi ve yaptığı-ettiği olabilir. işte bu kurguyu zorlama bir aşmışlığa doğru taşımanın çabasında didik didik edilmeye muhtaç bir iktidar şifresi olduğundan şüpheleniyorum.
satürn
ne kadar hızlı düşebiliriz. bütün soru bu. yoksa soru düşüyor muyuz.
düştük mü. düşecek miyiz değil. yine hep başa döndüğümüzün farkında
mısın şahenk. hep senin kabahatin. yani bu kabahatli bulma ve ifşa etme
gayretin. arzun, isteğin. o ra'nın gözü, nefertitinin sürmesi. anlıyor
musun küçük avanak. vazgeç artık bu tarif etmelerden. tanımlamalardan.
sınır çizmelerden. ifşa etmelerden. kabahatli aramalardan ve
bulmalardan. hıza odaklan. düşüşü de boşver yani. hıza odaklan. nereye
düştüğüne de değil yani. nasıl düştüğüne bile değil. ve hatta nereden
gelip nereye düştüğüne de değil. hıza anlıyor musun avanak. hızına.
düşüş hızına. gidenlerin, hızını arttırdığını görüyorsun. hafifledikçe
daha yavaş düşmen gerekirken daha hızla düşüyorsun. gidenlerin güzelliği
burada. gidenlere.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)