8 Ağustos 2012

pay

payına düşeni vermeye cesaret edebilirsen, hayattan payına düşeni de alırsın.

23 Mayıs 2012

tanrı?

oturduğu koltuğa hafifçe gömüldü. akşam güneşi perdenin arkasından odaya boca edilmişcesine giriyordu. her şey turuncunun tonlarıyla boyanmış gibiydi. havada uçuşan toz tanelerine bakıp evrendeki madde miktarını düşündü. sonra dudaklarını ısırmayı bırakıp şöyle dedi;

- sence de tanrı halimize gülmüyor mu?

soru K.yi keyiflendirdi. yavaşça oturduğu yerden kalktı. bahçeye bakan pencereye yaklaştı. bahçedeki içi oyulmuş koca kütüğe baktı. içi oyulmuş ve su doldurulmuş kütüğün içinde yüzen iki kızıl balığı izledi bir süre. gülümsedi. içinde kabaran anlatma isteğini birkaç saniye daha bastırdı. bunun keyfini artıracağını biliyordu. öyle de oldu. saniyeler geçtikçe içindeki gıdıklayıcı zevk arttı. dudaklarını hafifçe yaladı ve söze şöyle başladı;

- yanılıyorsun. daha doğrusu sen değil. herkes. tanrı insanın yarattığı bir şey olarak insana benziyor olabilir. fakat insanın yaratmadığı bir şey olarak tanrı insana hiç benemiyor. insanın varoluşu bildiğimiz kadarıyla, şurada topu topu milyon yılı geçmiyor. ki bunun çok kısa bir bölümünde de gezinmekten vazgeçip, yerleşti ve senin kurduğuna benzer ukala cümleler sarfetmeyi öğrendi.

K.nin zekasını ve derinliğini bilen A. aldığı cevaptan hoşnuttu. K.nin henüz sözünü bitirmediğinin de farkındaydı. sessizce dinlemeye devam etti.

- insan için tanrı sorunsalı bir çatalla ikiye ayrılır. dünyevi bir kurgu veya varlık olarak tanrı ve dünyevi bir kurgu olmayan tanrı. bizim üzerinde konuştuğumuz, düşündüğümüz, varsayımlar geliştirdiğimiz, ibadet ettiğimiz ve sonuç olarak "tanrı" olarak adlandırdığımız kurgu hep ilkidir. elbette kurgumuzun detaylarına bakıldığında bahsi geçen tanrımızın "evrensel" ve "sonsuz" olduğuna dair lakırdılar görürüz. fakat işin aslı öyle değildir. bizim tanrımızın tarihi insanın varoluşundan önceye uzanmaz. bizim tanrımız insanlık tarihiyle birlikte ortaya çıkar ve yavaş yavaş olgunlaşır. bana kalırsa olgunlaştıkçada tadı kaçar. gelelim evrenin öncesinden beri varolan tanrıya. insanı yani ortalama insanı bu denli zavallı kılan şey tek bir cümleyle ifade edilebilir. evrenin büyüklüğünü algılayamamak. tıpkı gündelik hayatta kulaklarımızın bazı sesleri duyamaması misali, insan beyni de belli ölçeklerdeki büyüklük ve küçüklükleri algılayabilir. algısının bu kusurlu halinden dolayı yapacak çok fazla bir şey yoktur. bu büyüklük ona fazla geldiği iiçin olsa gerek, o, daha küçük, daha cicili bicili, daha "insancıl" bir tanrı yaratmıştır. diğer bir deyişle iki tanrı vardır. insanın yarattığı tanrı ve evreni yaratan tanrı.

içimdeki buddha.

kaçmayı değil özgürleşmeyi isteyin.

12 Mayıs 2012

din

nasıl ki kişi gündelik hayatında vicdanı yoluyla eylemlerini tamamen "kendi kendine" meşru kılmaya gayret ediyorsa, insanlık tarihinde de aynı görevi dinler yapmaktadır.

6 Mart 2012

...

enver ibrahim'in udundan 'keşif'in bütün güzel renkleri bir bir saçılıyor yatağıma. melodilerde hayatı ararsak bulabiliriz sanırım. zaten hayatı nerede ararsak orada bulabiliriz. aramazsak da bir ömür karşımıza çıkmaz.

19 Şubat 2012

onca yoksulluk varken


insanlığımızdan utandığımız da olur. biliyorum çok sık değil ama olur. neyse ki benim de çok sık olmuyor. ama olduğu zamanlar dünyanın dayanılmaz bir yer olduğunu söyleyebilirim. kendimizden utandığımız, etrafımızdaki herkesten utandığımız ve hatta etrafımızdaki insanlarla olan benzerliklerimizden bile utandığımız da olur. bunlar gayet doğal şeyler. siz de birkaç gün orospu çocuklarıyla yaşarsanız ve ölmek üzere bir kadını hayatta tutmak gayretinden çok, istediği şekilde ölmesine gayret ederseniz sizin de utançlarınız oluverir. bunları büyütmeyelim. çünkü daha önce de söylediğim üzere ben insancıl biri değilim. insanların öldüklerini biliyorum. yalnızca onlara işkence edilmemeli. hayat zaten birçoğumuz için devasa bir işkence odası. bir de buna sizler elbirliği edip, işkenceyi uzatmayın ve şiddetlendirmeyin. olan oluversin yani. direnmenin de sanırım pek bir anlamı yok. yani gerçekten bir anlamı yok. içimize sığınmanın da öyle. çünkü bizler zavallılarız. buna inanın. buna inanmak istemiyorsanız da bu sizin bileceğiniz iş. karışacak değilim. bir ışık ışını gibi dürüst yaşamaya kalkışmanızı dilerdim tanrıdan. ve tabi kendim için de bunu dilerdim. yani tanrı olsa iyi olurdu sanırım. içimiz dışında sığınabileceğimiz bir yerler daha olurdu. ama tanrı olmayınca kala kala içimize kalırız. ve bazen içimizden de utandığımız olur. başka yerlere kaçmak filan isteriz biz. dağlara çıkmak ya da denizin kenarına inmek. çünkü tam ortada dikilmekteyizdir. hayatta kalmak için bu saçmalığa katlanıyor oluşumuz bile başlı başına yüz kızartıcıdır. bazen gerçekten de yüzümüz kızarır. çünkü içimiz yetmez. dışımız da işte yetecek gibi değildir. hem yetse ne farkeder.

30 Ocak 2012

celine

savaş uzadıkça da, vatan'ın midesini bulandıracak kadar mide bulandırıcı kimse olamayacağını düşünmeye başladılar... vatan her türlü fedakarlığı kabul etmeye başladı, çuvallar nereden gelirse gelsin... şehitlerinin seçiminde sonsuz derecede hoşgörülü olmaya başladı vatan! artık silah altına alınmayı hak etmeyecek kadar şerefsiz olduğu düşünülen asker kalmadı, özellikle de silah altında silah zoruyla ölmek söz konusu olduğunda... sonunda beni bile kahraman yapmaya karar verdiler, olacak iş mi!... katletme çılgınlığı dayanılmaz hale gelmiş olsa gerek, öyle ya, bir konserve kutusunun çalınması bile affedilebiliyorsa artık! affetmek ne kelime? basbayağı unutulabiliyor! gerçi, bolluk içinde yüzmelerini bizimle birlikte tüm dünyanın kutsadığı koskoca haydutları her allah'ın günü hayranlıkla izlemeyi alışkanlık haline getirdik, kaldı ki, biraz yakından incelendiğinde onların varlıklarının kanıtı her gün yinelenen upuzun bir cürüm dizisi olarak ortaya çıkmaktadır, buna karşın bu zatlar her türlü şerefe, şana, güce layık görülüyor, işledikleri suçlar yasalar tarafından da taçlandırılıyor, oysa, tarihte ne kadar gerilere gidilirse gidilsin -ve bildiğiniz gibi bana tarihi bilmem için para veriyorlar- her şey bize şunu gösteriyor ki, basit bir hırsızlık yapılmışsa, hele sıradan gıda maddeleri, bir dilim ekmek, jambon ya da peynir çalınmışsa, o suçu işleyen kişi toplumun gözünde mutlak biçimde yüzkarası olarak damgalanıyor, kesinlikle kınanıyor, en ağır cezaları hak ediyor, kendiliğinden onurunu yitiriyor ve alnındaki kara leke ömrü billah silinemiyor, bunun da iki nedeni var, öncelikle bu tür cürümleri işleyen kişi genellikle yoksuldur ve bu zaten başlı başına vahim bir utanç vesikasıdır, sonra da, yapmış olduğu eylem topluma karşı üstü kapalı bir tür suçlama da içermektedir. fukaranın hırsızlığı haince bir ihkakı hak'ka dönüşüyor, anlıyor musunuz... öyle olursa da bu işin sonu nereye varır? dolayısıyla dikkatinizi çekerim, ufak tefek aşırmaların cezalandırması dünyanın her yerinde en katı bir biçimde uygulanır, yalnızca bir sosyal savunma yöntemi olarak değil, ama aynı zamanda, özellikle de tüm zavallılara yönelik ciddi bir gözdağı olarak, otursunlar oturdukları yerde, kendi sınıflarında, keyiflerine baksınlar, yüzyıllar boyunca ve sonsuza dek açlıktan ve sefaletten gebermeye güler yüzle razı olsunlar...ancak şimdiye kadar küçük hırsızların cumhuriyetimizde sahip oldukları bir ayrıcalık vardı, o da vatansever silahları kuşanmak onurundan mahrum bırakılmak. oysa yarından itibaren bu durum değişecek, yarından itibaren, bir hırsız olan ben, ordudaki yerime geri döneceğim... emirler böyleymiş... yukarıdaki birileri, benim "gaflet anım" diye nitelendirdikleri şeye sünger çekmeye karar vermişler, bunu da, dikkat buyurun, yine "ailemin onuru" olarak adlandırılan şey adına yapmışlar. ne alicenaplık! sorarım size dostum, ailem mi iç içe geçmiş fransız ve alman kurşunlarına hedef olup onları birbirinden ayırmak için elek görevi görecek?... tek başına ben göreceğim o işlevi öyle mi? peki ya ben öldüğümde, ailemin onuru mu hortlatacak beni?... bakın işte, savaşla ilgili şeyler geçip geride kaldığında ailemin neler yapacağını şimdiden görür gibiyim... her şey unutulup gider... keyifli pazar günleri, geri gelen yazın çimlerinde zil takıp oynar o canım ailem benim, şimdiden görür gibiyim... o sırada ben, aile babası, yerin üç kat dibinde, içim dışım solucan olmuş, 14 temmuz milli bayramında sıçılan bir kilo boktan bile daha iğrenç, düş kırıklığına uğramış tüm çuvalımla muhteşem biçimde çürüyor olacağım... meçhul çiftçinin ekinlerine gübre olmak, gerçek askeri bekleyen gerçek gelecek budur işte! ah! dostum! inanın bana, bu dünya aslında tamamen insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır!

sf 86-87, luois ferdinand celine, gecenin sonuna yolculuk, yky.