3 Eylül 2012
ölümün ülkesi
yalnızlığımla oturuyoruz. şahenk yok. kendisini cepheye gönderdik. davulla zurnayla. altı ayımı beraber geçirdiğim o genç çocuklardan niceleri şahenk'le birlikte cephedeler. şahenk bazılarının öldüğünden bahsediyor. bizler bu yakada, ölmelerine tam olarak bir anlam veremiyoruz. gündelik hayatımızda bir değişiklik yok. trafik sıkışınca küfür edip, kornaya basıyoruz, kendi kişisel "saçma" hedeflerimizin peşinden koşuyoruz, yeyip içiyoruz. şahenk cephede savaşmanın, birilerini öldürmek üzere ateş etmenin, birilerinin de seni öldürmek üzerine ateş etmesinin çok garip bir şey olduğundan bahsediyor. geceleri uyumadığından, saatlerce durmadan yürüdüğünden, üzerindeki kamuflajın kokusundan, botun rahatsızlığından ve buna benzer bir yığın başka şey. başucumda cioran duruyor. doğmuş olmanın sakıncası üzerine lak lak ediyor. birileri dağlarda geceleri, büyük korkular içinde ölürken insan yaşadığı her andan, duyduğu her kelimeden derin bir tiksinti duymaya başlıyor. akşam haberlerinde apoletli adamla, apoletsiz adam kameralara el sıkışma pozu verme gayretindeler. ölen çocuklara dair hiçbir acı hissetmedikleri hemen belli oluyor. gülümsemeye çalışıyorlar. ellerini uzatıyorlar ve flaşlar patlıyor. insanın içini dökmesi ahkam kesmek değildir sevgili şahenk. sen daha iyi bilirsin. az kahrımı çekmedin. şimdi yalanları geçelim şahenk. "siz geceleri rahat uyuyun diye dağlarda askerler ölüyor" filan. birincisi artık biz geceleri rahat uyumaktan vazgeçelim şahenk. ikincisi ölülerden sadece, mezar kazanlar, mezar taşı yapanlar ve kefen bezi satanlar para kazanmaz. bütün sömürülerden para kazanan bir sınıf vardır dünyada. ve onları çok korkunç kılan şey şudur; onlar ölenin nerede olduğuyla ilgilenmezler. onlar o ölümden nasıl fayda sağlayabileceklerine bakarlar. ve mutlaka bir fayda sağlarlar. şahenk bizi dağlara onlar çıkarıyorlar dedi geçen gün. evet şahenk biliyorum. sizi dağa çıkaranlar onlar ama bizler de bunca kalabalığımıza rağmen sizi dağdan indiremediğimiz için özür dileriz. ölümünüzden tek tek her birimiz sorumluyuz.
28 Ağustos 2012
14 Ağustos 2012
sizler
sizler ne inançlarınız, ne fikirleriniz ne de ideallerinizsiniz. sizler yalnızca gündelik pratiklerinizsiniz.
8 Ağustos 2012
23 Mayıs 2012
tanrı?
oturduğu koltuğa hafifçe gömüldü. akşam güneşi perdenin arkasından odaya
boca edilmişcesine giriyordu. her şey turuncunun tonlarıyla boyanmış
gibiydi. havada uçuşan toz tanelerine bakıp evrendeki madde miktarını
düşündü. sonra dudaklarını ısırmayı bırakıp şöyle dedi;
- sence de tanrı halimize gülmüyor mu?
soru K.yi keyiflendirdi. yavaşça oturduğu yerden kalktı. bahçeye bakan pencereye yaklaştı. bahçedeki içi oyulmuş koca kütüğe baktı. içi oyulmuş ve su doldurulmuş kütüğün içinde yüzen iki kızıl balığı izledi bir süre. gülümsedi. içinde kabaran anlatma isteğini birkaç saniye daha bastırdı. bunun keyfini artıracağını biliyordu. öyle de oldu. saniyeler geçtikçe içindeki gıdıklayıcı zevk arttı. dudaklarını hafifçe yaladı ve söze şöyle başladı;
- yanılıyorsun. daha doğrusu sen değil. herkes. tanrı insanın yarattığı bir şey olarak insana benziyor olabilir. fakat insanın yaratmadığı bir şey olarak tanrı insana hiç benemiyor. insanın varoluşu bildiğimiz kadarıyla, şurada topu topu milyon yılı geçmiyor. ki bunun çok kısa bir bölümünde de gezinmekten vazgeçip, yerleşti ve senin kurduğuna benzer ukala cümleler sarfetmeyi öğrendi.
K.nin zekasını ve derinliğini bilen A. aldığı cevaptan hoşnuttu. K.nin henüz sözünü bitirmediğinin de farkındaydı. sessizce dinlemeye devam etti.
- insan için tanrı sorunsalı bir çatalla ikiye ayrılır. dünyevi bir kurgu veya varlık olarak tanrı ve dünyevi bir kurgu olmayan tanrı. bizim üzerinde konuştuğumuz, düşündüğümüz, varsayımlar geliştirdiğimiz, ibadet ettiğimiz ve sonuç olarak "tanrı" olarak adlandırdığımız kurgu hep ilkidir. elbette kurgumuzun detaylarına bakıldığında bahsi geçen tanrımızın "evrensel" ve "sonsuz" olduğuna dair lakırdılar görürüz. fakat işin aslı öyle değildir. bizim tanrımızın tarihi insanın varoluşundan önceye uzanmaz. bizim tanrımız insanlık tarihiyle birlikte ortaya çıkar ve yavaş yavaş olgunlaşır. bana kalırsa olgunlaştıkçada tadı kaçar. gelelim evrenin öncesinden beri varolan tanrıya. insanı yani ortalama insanı bu denli zavallı kılan şey tek bir cümleyle ifade edilebilir. evrenin büyüklüğünü algılayamamak. tıpkı gündelik hayatta kulaklarımızın bazı sesleri duyamaması misali, insan beyni de belli ölçeklerdeki büyüklük ve küçüklükleri algılayabilir. algısının bu kusurlu halinden dolayı yapacak çok fazla bir şey yoktur. bu büyüklük ona fazla geldiği iiçin olsa gerek, o, daha küçük, daha cicili bicili, daha "insancıl" bir tanrı yaratmıştır. diğer bir deyişle iki tanrı vardır. insanın yarattığı tanrı ve evreni yaratan tanrı.
- sence de tanrı halimize gülmüyor mu?
soru K.yi keyiflendirdi. yavaşça oturduğu yerden kalktı. bahçeye bakan pencereye yaklaştı. bahçedeki içi oyulmuş koca kütüğe baktı. içi oyulmuş ve su doldurulmuş kütüğün içinde yüzen iki kızıl balığı izledi bir süre. gülümsedi. içinde kabaran anlatma isteğini birkaç saniye daha bastırdı. bunun keyfini artıracağını biliyordu. öyle de oldu. saniyeler geçtikçe içindeki gıdıklayıcı zevk arttı. dudaklarını hafifçe yaladı ve söze şöyle başladı;
- yanılıyorsun. daha doğrusu sen değil. herkes. tanrı insanın yarattığı bir şey olarak insana benziyor olabilir. fakat insanın yaratmadığı bir şey olarak tanrı insana hiç benemiyor. insanın varoluşu bildiğimiz kadarıyla, şurada topu topu milyon yılı geçmiyor. ki bunun çok kısa bir bölümünde de gezinmekten vazgeçip, yerleşti ve senin kurduğuna benzer ukala cümleler sarfetmeyi öğrendi.
K.nin zekasını ve derinliğini bilen A. aldığı cevaptan hoşnuttu. K.nin henüz sözünü bitirmediğinin de farkındaydı. sessizce dinlemeye devam etti.
- insan için tanrı sorunsalı bir çatalla ikiye ayrılır. dünyevi bir kurgu veya varlık olarak tanrı ve dünyevi bir kurgu olmayan tanrı. bizim üzerinde konuştuğumuz, düşündüğümüz, varsayımlar geliştirdiğimiz, ibadet ettiğimiz ve sonuç olarak "tanrı" olarak adlandırdığımız kurgu hep ilkidir. elbette kurgumuzun detaylarına bakıldığında bahsi geçen tanrımızın "evrensel" ve "sonsuz" olduğuna dair lakırdılar görürüz. fakat işin aslı öyle değildir. bizim tanrımızın tarihi insanın varoluşundan önceye uzanmaz. bizim tanrımız insanlık tarihiyle birlikte ortaya çıkar ve yavaş yavaş olgunlaşır. bana kalırsa olgunlaştıkçada tadı kaçar. gelelim evrenin öncesinden beri varolan tanrıya. insanı yani ortalama insanı bu denli zavallı kılan şey tek bir cümleyle ifade edilebilir. evrenin büyüklüğünü algılayamamak. tıpkı gündelik hayatta kulaklarımızın bazı sesleri duyamaması misali, insan beyni de belli ölçeklerdeki büyüklük ve küçüklükleri algılayabilir. algısının bu kusurlu halinden dolayı yapacak çok fazla bir şey yoktur. bu büyüklük ona fazla geldiği iiçin olsa gerek, o, daha küçük, daha cicili bicili, daha "insancıl" bir tanrı yaratmıştır. diğer bir deyişle iki tanrı vardır. insanın yarattığı tanrı ve evreni yaratan tanrı.
12 Mayıs 2012
din
nasıl ki kişi gündelik hayatında vicdanı yoluyla eylemlerini tamamen "kendi kendine" meşru kılmaya gayret ediyorsa, insanlık tarihinde de aynı görevi dinler yapmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)