11 Şubat 2013

aristoteles

Büyük İskender,ünlü bir filozof olan hocası Aristo'ya sorar:
"Zaptettiğim topraklardaki insanları yönetimim altında tutmak için ne yapmalıyım?Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim,hapse mi atayım,yoksa kılıçtan mı geçireyim?"
Aristo; Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar der ilk şıkkı eler.Hapishaneler militan yuvası olur;kontrolden çıkar der ve ikinci şıkkı eler.Kılıçtan geçirirsen onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür,tahtını sallar der üçüncü şıkkı eler.
Ve şu nasihatı verir:"İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin.Onlar birbirleriyle savaşırken sen kendini hakem olarak kabul ettireceksin.Ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın."

9 Şubat 2013

fazla

arabaya bindiğimde yağmur yağıyordu. önümdeki düz yolun ilerisinde yanan yeşil trafik lambası ve müzik gerçekten uyumluydu. yavaş yavaş yukarı tırmandıkça yağmur kara dönmeye başladı ve etraf bembeyazdı. işte o zaman sana haykırmak istedim. yalnızlığımızın bir kıymeti yok. gördüğüm bunca güzellik bana fazla geldiği için yanımda olmanı istiyorum. o güzelliklerin daha güzelleşebilmeleri için içimden ve varoluşlarından çıkıp yansımaları gerek. yansıyarak çoğalmaları gerek. o güzelliklerin çoğalması ise bizim o güzelliklerin içinde kendimizi kaybedebileceğimiz kadar etrafımızı çevrelemesi demek. lapa lapa kar yağıyordu. yollar bomboştu. trafik ışıkları bir dans şarkısına eşlik edercesine yanıp sönüyordu. ben yine yoldaydım. yine yolun büyüsüne kapılıyordum. yine güzellikle başedemiyordum. kötülükle herkes başedebilir. güzellikle başedebilmek ise ancak elele olacak iştir. kar yağıyordu, şehrin ışıkları altın sarısıyla boyuyordu sokakları radyodaki şarkı ağacın dalları ve bütün detaylar son derece uyumluydu. sana haykırmak istiyordum. bütün bu güzellikler bana fazla geliyordu.

3 Şubat 2013

yalın-ız-lık

bütün bu yalnızlığın şahenk, bizimle yani biz insanlarla hiç ilgisi olmadığı bir alan vardır. bunu hiç hissettin mi bilemiyorum tabi. ama o alanı hissettiğin zaman yalnızlığının kıymetini anlarsın. orada yine yalnızsındır ama içi çok dolu bir yalnızlıktır bu. birçok yalnızlıklar orada buluşmuş hercümerç olmuştur. oraya ilk varışımda evrenimizin dağılma eğilimi gelmişti aklıma. çünkü burada her şey tam tersine birleşme eğilimindeydi. bütün yalnızlıklar diğer yalnızlıklarla ortaklıklarını bulup bulup kümeleniyorlardı. büyüyüp o kütle içinde kaynaşıyorduk ve hala yalnızdık. bütün bunlar uzayın orta bir yerinde oluyordu. tıpkı gezegenin de uzayın orta bir yerinde oluşu misali. bir kayanın üzerinde uzayın içinde aklın almayacağı hızlarda bir yolculuk yapıyorduk. buna hayat deniyordu. üzerimizden yıldız kümeleri, galaksiler, nebulalar, ve milyonlarca gök cismi geçerken biz hala buradaydık. ağaçları kesip karton bardaklar yapmakla uğraşıyorduk. evet hep uğraşıyorduk. bir türlü bizi bir başımıza bırakmıyorlardı. sürekli o birileri tanımadığımız halde gelip hayatımızın orta yerine oturuyordu ve bize hükmetmeye kalkıyordu. kalkışması yetmezmiş gibi biz de hemen ellerimizi kaldırıp teslim oluyorduk. işin tadı her defasında daha fazla kaçıyordu. kişi eylemeyi sevse eylemesi eylem olmaktan çıkacak. işte buradaki sevme, yapmadan yapmayı (wei-wu-wei) açıklıyor. buna sevgi bile denmeyebilir. bu uzayın boşluğunda kendiliğinden dönen gezegenlerin kendiliğindenliği belkide. kişi kendi-liğinden yaşamalı. kendi olmasından dolayı yani. kendi olmasının yörünge enerjisiyle savrulmalı. bu kendiliğindeki yeknesak yalnızlıkla ancak o diğer yalnızlıklara doğru savrulabilir. o yalnızlıkların kümelenişiyle yıldızların kümelenişi arasında bir fark yoktur. yıldız kümelerinin diğer büyük yıldız kümlerini çekmesi sonra birbirlerine çarpması ve sonra yepyeni yıldız kümelerinin oluşması misali, bizler de yalnızlığımızla başka yalnızlıklara çarparız. o yalnızlıklar ki milyonlarca başka yalnızlıkla kümelenmiş haldedirler. biz bir yalnızlıkla bir yalnızlığa çarptık zannederiz. gündelik hayatın küçük merceği bizi böyle görmeye, böyle algılamaya zorlar. halbuki olan bütün bir insanlık sorunudur. ortada devasa bir dram vardır bile denebilir. biz iki kişi birbirimize çarptığımızı sandığımız o anda, o derin parçalanmanın sesleri, kokuları, bulutları, hızları ortaya çıkarken, bütün o büyük kümeler halindeki yalnızlıklarımız da bizimle çarpışmıştır. insan bazen yaşadığı acıları büyütmemek eğiliminde olur. yaşananın basit fazla önemsenmemesi gereken fazla dramatize edilmemesi gereken bir şey olduğunu düşünür. ama kalbi öyle demez. kalbi deliler gibi atar. susmaz. işte o anlardaki acılar bizim gerçek yalnızlığımızın acılarıdır. o acılar bütün o kümelenmiş yalnızlıkların ortak diline dönüşür. bu tek kişilik bir şey değildir artık. tek bir yıldızın ölümü doğumu ya da çarpışması değildir. bir yıldız kümesinin diğer yıldız kümesine doğru hareketidir. renkler canlı ve rengarenktir. acılar da öyle.

14 Ocak 2013

yalnızlığın orta yeri

yolculuk epey uzun sürdü. sanırım günlerce. güneşin doğuşuna ve batışına pek dikkat etmedim. zaman geçiyordu. sonlara doğru yol o kadar zor bir hal aldı ki, atlarımızdan inip yürümeye başladık. atları serbest bıraktığımız o ilk anda garip bir şekilde hiçbiri yanımızdan ayrılmak istemedi. o esnada hepimiz sessizce sadakati düşündük. kimse tek kelime bile etmedi. sonra atlarımız hızla bizden uzaklaştı. soğuk bozkırın ortasında atların tozlar içinde bizden uzaklaşması tam anlamıyla kasvetli bir manzaraydı. yine ne kadar olduğunu ölçemediğimiz bir zaman diliminin ardından yalnızlığımızın orta yerine geldik ve burada duruverdik. bozkırın soğuk havası hafifçe ılımış, toprak hafif nemlenmişti. hepimiz kendi yalnızlığımızın tam ortasındaydık ve bu tamı tamına aynı yerdi. ilk şaşkınlığımız geçtiğinde konuşmaya başladım. dudaklarım kıpırdıyordu fakat sesim çıkmıyordu. sanki havası çekilmiş bir boşlukta gibiydik. derin bir nefes alıp havanın nemini genzimde hissettim. tekrar konuşmaya çalıştım. konuşuyordum fakat konuşan ben değil iç sesimdi. delirmiş olmayı umursamaz şekilde aralıksız şekilde mırıldanıyordu. anlamsız şeyler mırıldandığı kesindi. kopuk kopuk. fakat mırıldandığı ses ve vurgusu öyle ciddi, öyle dolgundu ki, söyledikleri çok anlamlı ve derinmiş gibi bir his bırakıyordu. yalnızlığımızın orta yerini, hiç gitmemiş, hiç görmemiş de olsam, mahşer yerine benzettim. hepimiz oradaydık. yani hepimizin yalnızlığının orta yeri işte burasıydı. fakat herkes burada ansızın kendi iç sesine dönüvermişti. kimse kimseyi duymuyor, kimse kimseyi dinlemiyordu. dahası kimse kimseyi duyamıyor ve kimse kimseyi dinleyemiyordu. 

9 Ocak 2013

şahenk

bir süredir yavaş yavaş olmakla birlikte şunun farkına varıyorum şahenk. bütün sorun günün birinde senle konuşmaya başlamammış. senle konuşmaya başladığımdan beri sanki her gün, her kelimemde insanlardan biraz daha uzak düştüm. ve bu uzaklık bir zaman sonra öyle bir hal aldı ki, artık anlaşamaz olduk. bunun asıl sorumlusu da sendin. çünkü bir tek sen, benim kelimelerimle konuşuyordun.

1 Ocak 2013

samsara

kafasındaki ses "bütün yalnızlık" deyip susuyor. yalnızlığın bir bütün olduğuna bu yüzden inanıyor. şahenk hala yalnızlığın bireysel ve kişisel bir şey olduğunda iddialı. halbuki yalnızlık koca bir kıta gibi. bir ucundan başka bir karaya bağlanıyor ve başka bir karaya ve başka bir karaya. böylece devasa bir kütleye dönüşüyor. bu dört duvarın arasına, kendini kapatıp bütün seslerden ve kelimelerden kendini kurtardığında esrik bir şekilde anlıyor ki, anlamanın bir anlamı yok. dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmek çoğu kişiyi bezdirir. o ise bunu bir sağlama gibi düşünüyor. farklı gidiş yolları deniyor. ve sürekli aynı sonuçlara ulaşıyor. yaklaşık aynı sonuçlara ulaştığında sonuçlarını gözden geçiriyor. bu esnada şahenk pis pis sırıtıyor. garip bir mücadele hali. oysa uzlaşmayı seviyor. insanlar onu anladıklarını sansınlar istiyor. o da onları anladığını sansın. çünkü anlamak bir sanrıdan öteye geçemez. olsun, samsaranın lal rengi odunsu bir parfüm gibi zihnimize yayılmasını ve her köşesini ele geçirmesini yadırgamıyor. ezberler bozulunca yeni ezberler üretilmiştir, bunu biliyor. dert etmiyor.

26 Kasım 2012

arabesk

acılarımızın da bir tadı olduğunu bilmek ve acılarımızın da anlamlarını anlamaya çabalamaya çalışmakla, acılarımızı ilahlaştırmak ve onları kutsamak arasında fark vardır. hayat her anı güzelleştirilmesi, ince ince yontulması, kıymetlendirilmesi ve estetize edilmesi gereken bir cevher gibidir elimizde. hatta o kadar ki, yanlış bir darbe indiriverirsin ve artık asla hayalindeki heykele ulaşma şansın kalmaz. yani hayat kırılgan ve nazik bir şeydir. nezaketle yaşamak gerekir. rafine edilmemiş hangi üründen bir lezzet bekleyebiliriz ki? kişi kendi düşünce ve değerlerini rafine etmeye gayret etmeli. buna benzer olarak toplumlar da hayatlarını rafine etmenin yolunu aradıkça toplumsal huzur ve mutluluk pekişiyor. çünkü rafine değerler üretmekle, çare ve çözüm bulmak da eş zamanlı gelişiyor. tersine rafine edilemeyen değerlerle bahane bulmalar da eş zamanlı gelişiyor. ve bu iki yol iki ayrı uca ulaşıyor. bir tarafta hayatın kıymetli ve keyifli bir gelişime dönüştüğü, sorunların çözüme odaklandığı, sosyal bilincin gelişmiş olduğu, insanların kendilerine duydukları saygıyı karşılarındakilere de yansıttığı bir yapı ortaya çıkarken, diğer tarafta, hayatın kıymetsizleştiği, toplumdan çok kitleselleşen, hayat yerine ölümü kutsayan, çözüm üretmek yerine bahane üreten, polemik üreten, insanların tahammülsüz ve bencil olduğu devasa bir yapı ortaya çıkıyor. bu ikinci yapının yapıcıları ve yapının öylece sürmesini arzu eden kişilerin hep ağzına doladıkları "kutsal halk" metası buradan bakınca abes abes sırıtıyor. acının ve ölümün kutsandığı bir kitlenin dünyasında bahanelerden sıyrılmanın imkanı yoktur. çözüm bulmak anlamını yitirmiştir. evreni ve doğayı anlamanın, hayata yeni renkler ve boyutlar katmanın da manası ortadan kalkmıştır. insanlar kutsanmış acılarının ve kutsanmış ölümlerinin etrafında sıcak ve yapışkan bir sıvıyla birbirine eklemlenmişlerdir. bu bir toplum değildir. bu bir kitledir. değişmeyi arzu etmez. değişmenin tehlikelerinin ve zorluklarının tamamen farkındadır. o farkındalıkla öylece kalakalmanın bütün mantık dışı bahanelerini kendi içinde durmadan üretmektedir. üretmeye de devam edecektir.