biri
seni
biler
sen
başkasını
kesersin
16 Kasım 2013
6 Kasım 2013
5 Kasım 2013
tını
- en son seks beklentin olmadan bir kızın saçlarını ne zaman okşadın
- sanırım altı yaşımdayken...
velhasılı kelam durum budur. buda yine kendini aklamış bulunmaktadır. aldığınız kararlar sadece o anı değil geleceğinizi de şekillendirir derken. evet şekillendirdi. en son altı yaşındayken yaptıklarıma geri döndüm. içimdeki sevgi dolu adamı dinledim. insan bazen vücudunda gezen kanın mazisinden ürküyor. siz nasıl bu ürküntüden uzak, bihaber yaşıyorsunuz bilemiyorum tabi. ama benim için o korkular hep canlı. damarlarımda gezen kanı, bana taşıyan bu onlarca insanın hikayelerinin can alıcı kısımlarının tamamını bilmek, beni bazen bir köşede, hiçbir şeye karışamayacak kadar korku ve ürküntü içinde bırakıyor. öyle zamanlarda daha da kapsayıcı olan diğer fikre kulak vermeye gayret ediyorum. bu koca hikayede belirlenmemiş ayrıntıları, bir dantel gibi tek tek, nakış nakış örülmemiş bir an bile olamaz. kendini denizin üzerinde, yatay şekilde bırakıp akıntıyla hareket ederkenki o garip tanrısal his... işte o hisle hayatın içine bırakıyorsun kendini, tuzlu su misali seni kaldırıyor ve akıntı sana eşlik ediyor. ihtiyacın olan şeyler basit, tuzlu su, akıntı ve kendini bırakmak...
kasımı biliyorsun şahenk. o zıkkım olası söz çıkmadan evvel de kasım aşktı. kasım hep aşk hep aşık. düşüp kalkan bir sevgili gibi. bir o çukura düşüyor bir bu çukura. ömür böylelikle geçiyor. gerçekten de sözün hakikati var. geçen zaman değil ömür. bütün bunlar, dağlar, kayalar, denizler bütün bu her şey yani, hep varmış kadar eskiler. ben aralarına bir o biçimde bir bu biçimde katılıyorum. başo'nun emin olamadığı gibi ben de emin olamıyorum. en son kayalıkların içinde gezintide gördüğüm kelebek, kendini denizin üstüne doğru bıraktı. o ritmik iki kez kanat çırpışı, sonra duruşu ve tekrar iki kez kanat çırpışı, durduğu yere doğru çakılırcasına ani hareketi, bir hareketten ve bir yaşamdan çok bir melodiyi andırıyordu. beyaz, duru, iç burkan bir melodiyi. kanatlarını çırpmayı bırakıp bir aşka düşüyordu, sonra tekrar kanatlarını çırpıp başka bir aşka yol alıyordu. o kadar kısa bir ömürde denizin üzerinde kısacık bir gezinti, koca bir ömrün tüm aşklarını barındırabilir. çünkü geçen zaman değil, ömürdür. ve sizlere hep ifade ettiğim üzere bazı şeyleri zihnimizin çürük ve dağlanmış köşeleri idrak edemez. ben yüreğimizin atmaktan çok, bütün bu idrak edilemez ufak, ender ve rengarenk şeyler için yaratıldığını düşünürüm. yüreğin ufak odalarında beynimizin geniş düzlüklerinden daha derin sığınaklar vardır. zihninizin rüzgarlarında yıpranan insanlara gösterdiğiniz hoyratlığı, yüreğinizin sakinliğinde sakladığınız insanlarla karıştırmayınız. ölüyü odunlarla kuşatıp tutuşturmak ya da bir kefene sarıp mezara koymak gibi. kelimelerle anlatabileceğin bir hayat vardır. ve kelimelerin asla ve asla oraya dokunamayacağı, ulaşamayacağı bir hayat da vardır. galaksilerin uzay boşluğunda, birbirinden habersiz spiraller çevirerek dönüşü misali. birbirlerine göz kırpmaktan fazla birbirlerini etkilememeleri misali. bir süre daha burada kalacağız. bu akşamüstleri, bu buğulu bakışlar, rakı kokusu, deniz esintisi, kitap sıcaklığı, nefesin tatlı okşayışı... sonra bir başka aşka düşmek üzere kanat çırpmayı bir an bırakacağız ve başka bir kelebeğin bedeninde kanat çırpmağa başlayacağız. yüreğin sakin odalarından, zihnin esintili düzlüklerine... bir rüzgar gibi. bir tını gibi.
- sanırım altı yaşımdayken...
velhasılı kelam durum budur. buda yine kendini aklamış bulunmaktadır. aldığınız kararlar sadece o anı değil geleceğinizi de şekillendirir derken. evet şekillendirdi. en son altı yaşındayken yaptıklarıma geri döndüm. içimdeki sevgi dolu adamı dinledim. insan bazen vücudunda gezen kanın mazisinden ürküyor. siz nasıl bu ürküntüden uzak, bihaber yaşıyorsunuz bilemiyorum tabi. ama benim için o korkular hep canlı. damarlarımda gezen kanı, bana taşıyan bu onlarca insanın hikayelerinin can alıcı kısımlarının tamamını bilmek, beni bazen bir köşede, hiçbir şeye karışamayacak kadar korku ve ürküntü içinde bırakıyor. öyle zamanlarda daha da kapsayıcı olan diğer fikre kulak vermeye gayret ediyorum. bu koca hikayede belirlenmemiş ayrıntıları, bir dantel gibi tek tek, nakış nakış örülmemiş bir an bile olamaz. kendini denizin üzerinde, yatay şekilde bırakıp akıntıyla hareket ederkenki o garip tanrısal his... işte o hisle hayatın içine bırakıyorsun kendini, tuzlu su misali seni kaldırıyor ve akıntı sana eşlik ediyor. ihtiyacın olan şeyler basit, tuzlu su, akıntı ve kendini bırakmak...
kasımı biliyorsun şahenk. o zıkkım olası söz çıkmadan evvel de kasım aşktı. kasım hep aşk hep aşık. düşüp kalkan bir sevgili gibi. bir o çukura düşüyor bir bu çukura. ömür böylelikle geçiyor. gerçekten de sözün hakikati var. geçen zaman değil ömür. bütün bunlar, dağlar, kayalar, denizler bütün bu her şey yani, hep varmış kadar eskiler. ben aralarına bir o biçimde bir bu biçimde katılıyorum. başo'nun emin olamadığı gibi ben de emin olamıyorum. en son kayalıkların içinde gezintide gördüğüm kelebek, kendini denizin üstüne doğru bıraktı. o ritmik iki kez kanat çırpışı, sonra duruşu ve tekrar iki kez kanat çırpışı, durduğu yere doğru çakılırcasına ani hareketi, bir hareketten ve bir yaşamdan çok bir melodiyi andırıyordu. beyaz, duru, iç burkan bir melodiyi. kanatlarını çırpmayı bırakıp bir aşka düşüyordu, sonra tekrar kanatlarını çırpıp başka bir aşka yol alıyordu. o kadar kısa bir ömürde denizin üzerinde kısacık bir gezinti, koca bir ömrün tüm aşklarını barındırabilir. çünkü geçen zaman değil, ömürdür. ve sizlere hep ifade ettiğim üzere bazı şeyleri zihnimizin çürük ve dağlanmış köşeleri idrak edemez. ben yüreğimizin atmaktan çok, bütün bu idrak edilemez ufak, ender ve rengarenk şeyler için yaratıldığını düşünürüm. yüreğin ufak odalarında beynimizin geniş düzlüklerinden daha derin sığınaklar vardır. zihninizin rüzgarlarında yıpranan insanlara gösterdiğiniz hoyratlığı, yüreğinizin sakinliğinde sakladığınız insanlarla karıştırmayınız. ölüyü odunlarla kuşatıp tutuşturmak ya da bir kefene sarıp mezara koymak gibi. kelimelerle anlatabileceğin bir hayat vardır. ve kelimelerin asla ve asla oraya dokunamayacağı, ulaşamayacağı bir hayat da vardır. galaksilerin uzay boşluğunda, birbirinden habersiz spiraller çevirerek dönüşü misali. birbirlerine göz kırpmaktan fazla birbirlerini etkilememeleri misali. bir süre daha burada kalacağız. bu akşamüstleri, bu buğulu bakışlar, rakı kokusu, deniz esintisi, kitap sıcaklığı, nefesin tatlı okşayışı... sonra bir başka aşka düşmek üzere kanat çırpmayı bir an bırakacağız ve başka bir kelebeğin bedeninde kanat çırpmağa başlayacağız. yüreğin sakin odalarından, zihnin esintili düzlüklerine... bir rüzgar gibi. bir tını gibi.
29 Ekim 2013
bağlam
bugün kazandığım bir saati sana hediye ediyorum şahenk. al sana bir akrep ve bir yelkovan. bir de eski püskü anahtar ve rüya yakalayıcı. eğer kötü bir rüya görürsen, o tutacak, fileye benzer ağları arasında. yok sen yine de kötü bir rüya görürsen götür yak onu. şamanlar ne zaman yanıldılar ki? bazen umudumu yitirdiğim ya da ümidimi yitirdiğim oluyor. bilirsin o halleri. bir hikayenin tatsız sonu gibi. gogolvari bir hikaye gibi yani. o paltoda öyle naif ve gerçek gözyaşları döküşüm gibi. bir paltoyu tamir etmeyen tüm o orospu çocuklarının az önce yürüdüğüm o dar sokaklarda kafalarını içki şişelerine gömmüş bu kalabalık olduğundan emindim. bu dünya kötü bir dünya şahenk. bazılarımız aç. bu yaşa geldim artık buna alışmalıyım değil mi? değil şahenk. buna alışmayacağım. sana ne oğlum diyenleri defterin "siktiredilmişler" sayfasına kaydedeceğim ve yola devam edeceğim. harnupun dalları altında aklıma düşen haikudan da anlayabileceğimiz üzere, tıpkı ışık pekmezi gibi bu dünya da hepimize yetmeli. ama bazılarımız bu dünyayı diğerlerine dar etmek istiyorlar. ve bunu yapabilmek için o kadar çok çalışmışlar ki, düşünüyorum yarın işe başlasak belki yüz yıl aralıksız çalışmamız gerekir. ne için mi şahenk? sana ve bana bizim düşman olmadığımızı anlatmak için. hatta belki yine de aramızdan anlamayanlar çıkar. çıkacaktır. o zaman işte devrimimizin doğası gereği onları asmamız gerekecek. tıpkı ecinnilerde o deli deli konuşan, masanın en ucundaki genç adam gibi. eşitlik için uğraştıkça bir tek adam yönetimine varacağız. bunlar büyük zavallılıklar şahenk. düşünürsen sen bile üzülürsün. benim de üzüldüğüm anlar oluyor işte böyle. bu şarkı eşliğinde özellikle. şunu bilmeni isterim. şarkıların zamanla her şey gibi bağlamları değişir. çünkü o kolunun iç tarafında aşağı doğru açılan dövmenin belki de ilelebet müthiş bir şekilde tespit ettiği biçimde her şey geçer. evet bazen bazı şeyler de birbirine geçer. ve böylelikle bağlamlar kopar, yer değiştirir, bozulur, yeniden kurulur. geçişlerle her şey birbirine geçer ve insan yollardan geçer. ve yollar da yollardan geçer. ve insanlar da insanlardan geçer. yolları kat edişler gibidir bu. bir insan bir insanın içinden üzerinden yanından geçebilir. siz belki bir insanın içine girmeyi şehvetle eş tutarsınız. oysa siz bir kelime uçuruverirsiniz havaya o gider kulağından girer kişinin. siz bir koku verirsiniz havaya o gider burnundan girer. siz bir duygunuzu verirsiniz o gider yüreğinden girer. ve siz teninizi verirsiniz birbirine geçiverir iki beden. her halükarda iki beden birbirine geçer. her şey geçer yani. tıpkı bizler gibi. o lahitin yanında gecenin zifiri karanlığında rakım ben ve denizin ılık sesi oturuyorduk. kral o lahitten çıkıp kendisine bir kadeh koydu. uzun uzun sessizce oturuşuyla her şey geçer der gibiydi. zaten sonra da sessizce kalkıp lahitine döndü. zaten şahenk sana bir örnekle kanıtlayamayacağım bir şeyden bahsetmem. böyle böyle kazandım senin güvenini. açık lahitlerden rakı kokusuna gelen krallar filan yani. orada o kayaların arasında oturup denizin kayalara geçtiği noktadan dünyaya bakarken, bu koca kaya parçasının uzayın içinde fırıl fırıl döndüğüne inandım. yani bütün bunların bir yalan olduğuna inandım aslında. o kayaları birbirine geçiren köprü misali yavaşça ve sessizce bedenimi denize geçirdim. belki bu sesi hiç duymadınız ama deniz kayalara çarparken bir aşığın soluk alıp verişi misali heyecanlıydı. içine geçiyordum. tüylerim diken diken olarak. o da benim içime geçiyordu. kayaların içine dolup boşalan suyun sesinde o şefkat vardı. sarılıp içine geçmek istediğiniz insanlar olmuştur. işte o içe geçiş şefkati ey insanoğlu. ey uzayda fırıl dönen zavallı insanoğlu. o güzelim şefkati bırakıp şehvetin peşine düştün. düşme demem ama düşeceksen de şefkatle iç içe geçmiş bir şehvetin peşine düş. birinin içine geç ve o da senin. ama bunu öyle şiddetli ve istekli yap ki, iki beden çarpışmanın şiddetiyle erisin ve birleşsin ve sen bir beden olmadığını anla. sonra şahenk şarkıda söylediği gibi ışığı görebiliyor musun (can you see the light?) umarım görebiliyorsundur. şarkıların bağlamı değişir.
22 Ekim 2013
zamanın ruhu
insan bu zamanda yazmaya kalkışacaksa, kelimeleri kara delik misali olmalı.
ya da kelimeleriyle bir kara delik inşa etmeli.
öyle ki, kelimeler bir araya geldiğinde ışığı, maddeyi ve tüm duyguları içine soğuracak kadar büyük bir çekime sahip olmalı.
ve belki o kelimeler,
o zaman,
bir paralel evrene açılıp yeni bir dünya kurabilirler.
işte bu yüzden bu çağda yazar,
her zamankinden daha çok,
başka bir dünyaya inanmalı.
ya da kelimeleriyle bir kara delik inşa etmeli.
öyle ki, kelimeler bir araya geldiğinde ışığı, maddeyi ve tüm duyguları içine soğuracak kadar büyük bir çekime sahip olmalı.
ve belki o kelimeler,
o zaman,
bir paralel evrene açılıp yeni bir dünya kurabilirler.
işte bu yüzden bu çağda yazar,
her zamankinden daha çok,
başka bir dünyaya inanmalı.
21 Ekim 2013
7 Ekim 2013
hüsnü arıkan & birsen tezer - hoşgeldin
Bugün dağların dumanı aralandı, hoşgeldin
Bugün dağların dumanı aralandı, hoşgeldin
Ah ışıklar içinde kaldım, yandım efendim
Ah ışıklar içinde kaldım, yandım efendim
Tutuşsun gün, yansın geceler, zamanımız dar
Sen bana geç geldin, ben sana erken
Tutuşsun gün, yansın geceler, vaktimiz varken
Bugün günlerden güzellik, sefa geldin, hoş geldin
Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim
Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim
Tutuşsun gün, yansın geceler, zamanımız dar
Sen bana geç kaldın, ben sana erken
Soyunsun gün, sarsın geceler, vaktimiz varken
Soyunsun gün, sarsın geceler, vaktimiz varken
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

