27 Haziran 2017
2012 Yılından
acılarımızın da bir tadı olduğunu bilmek ve acılarımızın da anlamlarını anlamaya çabalamaya çalışmakla, acılarımızı ilahlaştırmak ve onları kutsamak arasında fark vardır. hayat her anı güzelleştirilmesi, ince ince yontulması, kıymetlendirilmesi ve estetize edilmesi gereken bir cevher gibidir elimizde. hatta o kadar ki, yanlış bir darbe indiriverirsin ve artık asla hayalindeki heykele ulaşma şansın kalmaz. yani hayat kırılgan ve nazik bir şeydir. nezaketle yaşamak gerekir. rafine edilmemiş hangi üründen bir lezzet bekleyebiliriz ki? kişi kendi düşünce ve değerlerini rafine etmeye gayret etmeli. buna benzer olarak toplumlar da hayatlarını rafine etmenin yolunu aradıkça toplumsal huzur ve mutluluk pekişiyor. çünkü rafine değerler üretmekle, çare ve çözüm bulmak da eş zamanlı gelişiyor. tersine rafine edilemeyen değerlerle bahane bulmalar da eş zamanlı gelişiyor. ve bu iki yol iki ayrı uca ulaşıyor. bir tarafta hayatın kıymetli ve keyifli bir gelişime dönüştüğü, sorunların çözüme odaklandığı, sosyal bilincin gelişmiş olduğu, insanların kendilerine duydukları saygıyı karşılarındakilere de yansıttığı bir yapı ortaya çıkarken, diğer tarafta, hayatın kıymetsizleştiği, toplumdan çok kitleselleşen, hayat yerine ölümü kutsayan, çözüm üretmek yerine bahane üreten, polemik üreten, insanların tahammülsüz ve bencil olduğu devasa bir yapı ortaya çıkıyor. bu ikinci yapının yapıcıları ve yapının öylece sürmesini arzu eden kişilerin hep ağzına doladıkları "kutsal halk" metası buradan bakınca abes abes sırıtıyor. acının ve ölümün kutsandığı bir kitlenin dünyasında bahanelerden sıyrılmanın imkanı yoktur. çözüm bulmak anlamını yitirmiştir. evreni ve doğayı anlamanın, hayata yeni renkler ve boyutlar katmanın da manası ortadan kalkmıştır. insanlar kutsanmış acılarının ve kutsanmış ölümlerinin etrafında sıcak ve yapışkan bir sıvıyla birbirine eklemlenmişlerdir. bu bir toplum değildir. bu bir kitledir. değişmeyi arzu etmez. değişmenin tehlikelerinin ve zorluklarının tamamen farkındadır. o farkındalıkla öylece kalakalmanın bütün mantık dışı bahanelerini kendi içinde durmadan üretmektedir. üretmeye de devam edecektir.
gecenin sonuna yolculuk
savaş uzadıkça da, vatan'ın midesini bulandıracak kadar mide bulandırıcı
kimse olamayacağını düşünmeye başladılar... vatan her türlü fedakarlığı
kabul etmeye başladı, çuvallar nereden gelirse gelsin... şehitlerinin
seçiminde sonsuz derecede hoşgörülü olmaya başladı vatan! artık silah
altına alınmayı hak etmeyecek kadar şerefsiz olduğu düşünülen asker
kalmadı, özellikle de silah altında silah zoruyla ölmek söz konusu
olduğunda... sonunda beni bile kahraman yapmaya karar verdiler, olacak
iş mi!... katletme çılgınlığı dayanılmaz hale gelmiş olsa gerek, öyle
ya, bir konserve kutusunun çalınması bile affedilebiliyorsa artık!
affetmek ne kelime? basbayağı unutulabiliyor! gerçi, bolluk içinde
yüzmelerini bizimle birlikte tüm dünyanın kutsadığı koskoca haydutları
her allah'ın günü hayranlıkla izlemeyi alışkanlık haline getirdik, kaldı
ki, biraz yakından incelendiğinde onların varlıklarının kanıtı her gün
yinelenen upuzun bir cürüm dizisi olarak ortaya çıkmaktadır, buna karşın
bu zatlar her türlü şerefe, şana, güce layık görülüyor, işledikleri
suçlar yasalar tarafından da taçlandırılıyor, oysa, tarihte ne kadar
gerilere gidilirse gidilsin -ve bildiğiniz gibi bana tarihi bilmem için
para veriyorlar- her şey bize şunu gösteriyor ki, basit bir hırsızlık
yapılmışsa, hele sıradan gıda maddeleri, bir dilim ekmek, jambon ya da
peynir çalınmışsa, o suçu işleyen kişi toplumun gözünde mutlak biçimde
yüzkarası olarak damgalanıyor, kesinlikle kınanıyor, en ağır cezaları
hak ediyor, kendiliğinden onurunu yitiriyor ve alnındaki kara leke ömrü
billah silinemiyor, bunun da iki nedeni var, öncelikle bu tür cürümleri
işleyen kişi genellikle yoksuldur ve bu zaten başlı başına vahim bir
utanç vesikasıdır, sonra da, yapmış olduğu eylem topluma karşı üstü
kapalı bir tür suçlama da içermektedir. fukaranın hırsızlığı haince bir
ihkakı hak'ka dönüşüyor, anlıyor musunuz... öyle olursa da bu işin sonu
nereye varır? dolayısıyla dikkatinizi çekerim, ufak tefek aşırmaların
cezalandırması dünyanın her yerinde en katı bir biçimde uygulanır,
yalnızca bir sosyal savunma yöntemi olarak değil, ama aynı zamanda,
özellikle de tüm zavallılara yönelik ciddi bir gözdağı olarak,
otursunlar oturdukları yerde, kendi sınıflarında, keyiflerine baksınlar,
yüzyıllar boyunca ve sonsuza dek açlıktan ve sefaletten gebermeye güler
yüzle razı olsunlar...ancak şimdiye kadar küçük hırsızların
cumhuriyetimizde sahip oldukları bir ayrıcalık vardı, o da vatansever
silahları kuşanmak onurundan mahrum bırakılmak. oysa yarından itibaren
bu durum değişecek, yarından itibaren, bir hırsız olan ben, ordudaki
yerime geri döneceğim... emirler böyleymiş... yukarıdaki birileri, benim
"gaflet anım" diye nitelendirdikleri şeye sünger çekmeye karar
vermişler, bunu da, dikkat buyurun, yine "ailemin onuru" olarak
adlandırılan şey adına yapmışlar. ne alicenaplık! sorarım size dostum,
ailem mi iç içe geçmiş fransız ve alman kurşunlarına hedef olup onları
birbirinden ayırmak için elek görevi görecek?... tek başına ben
göreceğim o işlevi öyle mi? peki ya ben öldüğümde, ailemin onuru mu
hortlatacak beni?... bakın işte, savaşla ilgili şeyler geçip geride
kaldığında ailemin neler yapacağını şimdiden görür gibiyim... her şey
unutulup gider... keyifli pazar günleri, geri gelen yazın çimlerinde zil
takıp oynar o canım ailem benim, şimdiden görür gibiyim... o sırada
ben, aile babası, yerin üç kat dibinde, içim dışım solucan olmuş, 14
temmuz milli bayramında sıçılan bir kilo boktan bile daha iğrenç, düş
kırıklığına uğramış tüm çuvalımla muhteşem biçimde çürüyor olacağım...
meçhul çiftçinin ekinlerine gübre olmak, gerçek askeri bekleyen gerçek
gelecek budur işte! ah! dostum! inanın bana, bu dünya aslında tamamen
insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır!
sf 86-87, luois ferdinand celine, gecenin sonuna yolculuk, yky.
sf 86-87, luois ferdinand celine, gecenin sonuna yolculuk, yky.
tekrar, carpisma
uzun zamandir kafamda donen bir carpma cumlesi var. 'buyuk bir hizla
duvara carpisim sizlerin gozleri onunde gerceklesti.' ya da 'buyuk bir
hizla duvara carptim.' ya da 'duvara carpisim o denli hizli oldu ki.'
bu sabah, cok rutin bir sabahta insanin duvara degil buyuk bir hizla kendine carptigini idrak ettim. hayat uzun sahenk. o havasiz pasajda karsilastigim yasli sahafin dedigi gibi kisa filan da degil. insanin kendine carpmaya baya vakti ve sansi oluyor. bizler bu gezegen uzerinde hayatta kalmaya calisan diger tum hayvanlar gibi buyuk bir mucadele veriyoruz. ve ilkokulda lacivert sert kapakli, yuce devletimizin o donem bize ucretsiz verdigi 'hayat bilgisi' kitabi aslinda butun olayin ozetiymis. yani hayatin bir bilgisi var sahenk. ve bu bilgi lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve bu kitabi yuce devletimiz bize erken denebilecek yaslarda, ucretsiz dagitiyor. duvara hizla carptigini saniyorsun fakat sonra donup bakinca burada kendinden baska ne bir duvar ne de bir bosluk var. buyuk bir ivmelenmeyle hayatin icinde suzulen bir sen varsin ve zaman zaman yine 'bir sen' o buyuk ivmeyle suzulen senin onune cikiyor. hayat uzun yani. carpismalar, zerrelerinin dort bir yana savrulmasi, sonra buyuk bir kutle cekimle tekrar biraraya gelmeleri ve ivmelenerek hizlanmaya devam etmeleri. sonra bir carpisma daha. hayatin surekli degisen, buyuk ve belki kutsal bile sanilabilecek bir bilgisi var. lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve yuce devletimiz bize bunu erken yaslarimizda bedava dagitiyor. duvara carptigimda kafam baska bir seylerle mesguldu ama carpma anini cok net hatirliyorum. nasil ki, oyunlarda bolum sonu canavarlari vardir, hayatta da surekli sonraki asamaya gecebilmen icin karsinda duran azametli bir sen varsin. buyuk bir ivmeyle gidip kendine carpip, zerrelerine dagilip, yeni bir biraraya gelisle toparlanip yola devam ediyorsun. peki biz kim miyiz? bu soruyu soranlarin zerreciklerin dunyasi hakkinda en ufak bir fikri yok degil mi sahenk?
- haklisiniz lordum!
bu sabah, cok rutin bir sabahta insanin duvara degil buyuk bir hizla kendine carptigini idrak ettim. hayat uzun sahenk. o havasiz pasajda karsilastigim yasli sahafin dedigi gibi kisa filan da degil. insanin kendine carpmaya baya vakti ve sansi oluyor. bizler bu gezegen uzerinde hayatta kalmaya calisan diger tum hayvanlar gibi buyuk bir mucadele veriyoruz. ve ilkokulda lacivert sert kapakli, yuce devletimizin o donem bize ucretsiz verdigi 'hayat bilgisi' kitabi aslinda butun olayin ozetiymis. yani hayatin bir bilgisi var sahenk. ve bu bilgi lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve bu kitabi yuce devletimiz bize erken denebilecek yaslarda, ucretsiz dagitiyor. duvara hizla carptigini saniyorsun fakat sonra donup bakinca burada kendinden baska ne bir duvar ne de bir bosluk var. buyuk bir ivmelenmeyle hayatin icinde suzulen bir sen varsin ve zaman zaman yine 'bir sen' o buyuk ivmeyle suzulen senin onune cikiyor. hayat uzun yani. carpismalar, zerrelerinin dort bir yana savrulmasi, sonra buyuk bir kutle cekimle tekrar biraraya gelmeleri ve ivmelenerek hizlanmaya devam etmeleri. sonra bir carpisma daha. hayatin surekli degisen, buyuk ve belki kutsal bile sanilabilecek bir bilgisi var. lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve yuce devletimiz bize bunu erken yaslarimizda bedava dagitiyor. duvara carptigimda kafam baska bir seylerle mesguldu ama carpma anini cok net hatirliyorum. nasil ki, oyunlarda bolum sonu canavarlari vardir, hayatta da surekli sonraki asamaya gecebilmen icin karsinda duran azametli bir sen varsin. buyuk bir ivmeyle gidip kendine carpip, zerrelerine dagilip, yeni bir biraraya gelisle toparlanip yola devam ediyorsun. peki biz kim miyiz? bu soruyu soranlarin zerreciklerin dunyasi hakkinda en ufak bir fikri yok degil mi sahenk?
- haklisiniz lordum!
15 Mayıs 2017
naivety
tekrar gündelik pratikler şahenk. bizi faşist yapan ya da yapmayan şey o çok sade, çok naif duran gündelik pratikler. o küçük güç oyunları, kullandığımız kelimeler, dudağımızın kenarının hafifçe bükülmesi, gözlerimizi şuradan şuraya devirişimiz.
tıpkı oturduğumuz yerde farkında olmadan kilo alan ve bozulan bedenimiz gibi, zihnimiz de güzel bir konfor alanı içinde kendi kendine bozulmaya başlıyor. faşizm tüm sızıntılardan sızan haylaz bir sıvı misali bize nüfuz ediyor. kabul etmeyi bırak farkında olmak bile çok güç. zaten sorsan kimse de kabullenmiyor. güç ilişkilerini, dengeleri, o gözlerin devrilişini, dudakların bükülmesini...
küçük iktidarlarımız ve sefilleşen bizler. halbuki elini ve kendini iktidardan çekip, aynı eli birilerine uzatmak için kullansan... küçük bir oyun. küçücük. ego çok güzel şahenk. sıcacık. bizi kavrayıp bu haylaz sıvının içine bırakıveriyor. gerisini zaten biliyorsun şahenk. kullandığımızı kelimeler, dudak büküşler, göz devirmeler... sevgisizlik.
tıpkı oturduğumuz yerde farkında olmadan kilo alan ve bozulan bedenimiz gibi, zihnimiz de güzel bir konfor alanı içinde kendi kendine bozulmaya başlıyor. faşizm tüm sızıntılardan sızan haylaz bir sıvı misali bize nüfuz ediyor. kabul etmeyi bırak farkında olmak bile çok güç. zaten sorsan kimse de kabullenmiyor. güç ilişkilerini, dengeleri, o gözlerin devrilişini, dudakların bükülmesini...
küçük iktidarlarımız ve sefilleşen bizler. halbuki elini ve kendini iktidardan çekip, aynı eli birilerine uzatmak için kullansan... küçük bir oyun. küçücük. ego çok güzel şahenk. sıcacık. bizi kavrayıp bu haylaz sıvının içine bırakıveriyor. gerisini zaten biliyorsun şahenk. kullandığımızı kelimeler, dudak büküşler, göz devirmeler... sevgisizlik.
13 Mayıs 2017
zihin
sonsuzluğun içinde bir 'an'dayız şahenk. her anın eşsiz oluşunu anlıyor musun? evrenin düzenlenişinin her saniye geri dönmeyecek şekilde değişimini. anlamıyorsun şahenk, ben de anlamıyorum. zihinlerimiz bir hipermetrop göz gibi belli bir ölçeğin ötesini idrak edemiyor. zaten bana sorarsan insan da tam bu hipermetrop zihindir şahenk.
çarpışma
bir çarpışma hayal et şahenk. yüksek hızlı bir arabanın düz bir duvara çarpışını mesela... ilk andaki şok dalgası, yavaş yavaş azalan dumanlar. derin bir sessizlik.
küçük bir kız, sanırım sarıya çalan perçemleri var, yüzüne düşmüş. kapının önünde duruyor. küçük bir valiz var elinde tam da boyuna uygun bir valiz. bana artık aşk acılarınızı anlatmayın insanoğlu. bunlar çok küçük ve çok kişisel. küçük yani. küçük bir kızın gitmek arzusu ya da kaçmak mı diyelim... neyden kaçacak? kaçılabilecek bir yer var mı? şimdi bana sorarsan şahenk bu yaşımla sana insanın kaçamayacağını söylerim. çünkü dağın başında bulduğun zen senin oraya çıkardığın zendir. ama o küçük bavul gözümün önünden gitmiyor. sarı perçemler, hafif büzülmüş dudaklar ve küçük ayakkabıları.
öyleyse şahenk, şimdi duke'ün piyanosundan bize akan esenlik gibi, evrende esenlik kaynakları olmalı. bizi iyileştiren. yoksa insan hayatta kalamaz. sana bunu garanti ederim. dışarıdaki kuşların ötüşünde de bir esenlik var. öyleyse aşkı bırakalım artık. bu küçük acılarımızın ötesinde ben ve sen büyük bir canlının birer hücresi, birer organı, birer zihniyiz.
içimizden yükselen yola çıkma arzusu, kaybolma arzusu, bu tekdüzeliğin boynumuza geçirilmiş yuları, özgürlük şahenk. özgürlük nedir? seni bir önceki kuşaktan bir anne ve baba yetiştirdiği sürece nasıl özgür olabilirsin şahenk. neyse bunları geçelim. insan yapayalnızdır. bir bedenle içine kapatılmıştır. nasıl ki dışarıdan kurtulmak isteyince eve sığınırsın, beden de seni öyle kapatır, öyle sızdırmaz. sen kelimelerinle, kokunla, cisminle karşındakine ulaşabildiğini sanırsın, arada bir andromeda büyüklüğünde boşluk vardır.
işte şahenk o küçük kız sarı perçemi ve küçük ayakkabılarıyla kapıda dikiliyor. senin gözlerinde andromedayı gördüğü o ilk andan itibaren vazgeçti. gidecek. başka ne yapsın. halbuki bir de bana bak. koca bir ahmak olan bana. yıllarca o entel adamların peşinden sürüklenip, hayatın anlamını ifade eden o bir kelimeyi, o bir sesi, o bir her neyse onu bulacağıma inandım. hatta durmaksızın konuştum, anlattım, anlattıklarımla yeni bir anlam yaratacağımı sandım. mesafeleri kapatacak, bir anda beni anlamın dipsiz boşluğundan çekip çıkaracak, alnıma saf bir su vurup beni vaftiz edecek bir kelime. 'kelimeler şahenk, bazı anlamlara gelmiyor.'
uzak bir yalnızlığın ardında, anlamın olmadığını anladığımızda şahenk, bir çarpışmanın toz ve gaz bulutu. sanra sessizlik. artık hep sessizlik. şimdi git şahenk. pilav tabağını yıka.
3 Mart 2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



