27 Kasım 2007

loreena mckennitt-marco polo

odamın ortasında yarı çıplak bir hintli kız dansediyor
havada baharat kokuları
hava öyle sıcak ki üzerimdeki sarı keten eşarp tenimle bir olacak kadar yapışmış üstüme
taş duvarları olan odamın üst köşesindeki penceremsi yarıktan dışardaki yakıcı güneş ışığı sanki soğuyarak
evcilleşerek
dinginleşerek odama giriyor
taşın serinliğine rağmen öyle sıcak ki
danseden kızın göğüs aralarında boncuk boncuk terler birikiyor
aklımdan kalkıp orayı öpmek geçiyor
ama bir rüyadaymışçasına mayhoşum
arada bir dansöz kızın göz süzüşü bile içimi kıpırdatamıyor
öylece uzanıyorum
dışarıdaki çalgıcılar hala çalıyor
gözleri birer koca zümrüt gibi olan dansöz kız hala dansediyor
kafamı kaldırıp taş duvarımda asılı duran kök boyalardan yapılmış buddha resmine bakıyorum
özellikle uzun uzun gözlerine bakıyorum
arada bir dansöz kızın gözleriyle buddhaa nın gözleri birbirine giriyor
hangi göz kimin ayıramıyorum

tekrar buddha ya bakıyorum
o da en az benim kadar esrik
ikimiz de başka yerlerdeyiz
çıngıraklı müzik arada bir coşuyor
o coşunca kızın kalçasının hareketleri de aynı ritimle coşuyor
o anlarda içime bir kıvamlı mürekkep gibi şehvet akıyor
sonra tekrar uyuşuyorum
buddha ya bakıyorum
o beni anlıyor

27.11.07 04:07

24 Kasım 2007

ah kaptan ah

"Çok tuhaf bir şey söyleyeceğim ama gerçek: Doğu ölüm kavramını hâlletmiştir. Batı bunu hâlledememiştir.

Doğu, 3 bin yıldan beri dünyanın hakikatinin ölüm olduğunu bilir. Dünyada başka hakikat yoktur: ölürsün! Batı hâlen ölümden nasıl kurtulacağım diye uğraşıyor. Kurtulamaz! Bir Batılı ile konuşuyorduk, işte "Eninde sonunda çare bulacağız ve kimse ölmeyecek" dedi. "Peki nasıl besleyeceksin o kadar insanı?" dedim. "Onu hiç düşünmedik" dedi. "Canım işte uzaya gideriz" falan lafları etti, sonra durdu ve "Bazıları öldürülür!" dedi.

Hayâl kuruyorlar. Hâlbuki Doğu bunu binlerce yıl önce keşfetmiştir. Ahmet Gazalî bunu bizde söylemiştir. Biz buna inanırız. Onun için Doğulular Batı ile hır çıktığı zaman rahatlıkla ölürler. Onların ödü patlar, ölmezler ve o yüzden de iş Irak'takine döner. Her defasında böyle olmuştur. ABD'nin bütün işi, nasıl 500-600 metreden ve hiç görünmeden adam öldürürüz, bunu düşünüyorlar. Ölümden ödü patlıyor onların. Ben bunu şöyle kullanıyorum: Bizim ve bütün Avrasyalılar'ın ölebilme kâbiliyeti var, onların yok!"

2023 Dergisi 2005

attila ilhan

mucizeler-1

o evi hatırlıyorum
garip bir hüznü vardı
ışığın evin içine gelişindeki açısındandır belki şimdi şimdi düşünüyorum bunu

küçüktüm
okulda fen bilgisi dersinde duymuş olmalıyım
bir öğleden sonraydı
mavi bir tasımız vardı
banyoda başımıza su dökmek için kullandığımız
onu aldım
içine su koydum
tasın dibine de bir ayna koydum
tası odanın zeminine koydum akşam güneşi tasa düştü

ve evet
evimizin açık mavi duvarında hareketli bir gökkuşağı oluştu

şaşkınlıkla izliyordum
suya dokunup dalgalandırıyordum
gökkuşağı hareket ediyordu

mucizeler hayatıma böyle girdi diyebilirim.

two rocks and a cup of water - massive attack

14 Ocak 2007, Pazar
saat: 01:43


iki taş al önüne bir kap da su hepsi bu

kimyaya değil ama simyaya inan
iki taş ve biraz sudan ruha işleyecek melodiler çıkabilir eğer simya bilgisi yeterli insanlar tarafından işlenirlerse

ne diyor bu melodi
gerçekten anlama öyle br biçim giydirmiş ki
etinden süzülüp içine yapışıyor ve biliyorsun artık hayat eski hayat değil yeni bir anlamla tanıştın ışık prizmadan büküldü tarifsiz bir renk önünde uzanan beyaz boşluğa düştü fakat rengin ismi yok öyle şaşkın ve öyle üzgünsün ki öyle mutlu ve huzurlusun ki daha önce görülmemiş isimlendirilmemiş bir renkle 'birliktesin' fakat bu birliktelik anlamın yapıştırıcı kuşatıcı sahiplenici etkilerinden uzak varlığından haberdar olmadığın uzak bir yıldızın güngelip gezegeninin güneşi olması gibi ışığının isimsiz tasasız varoluşu gibi tanımadığın bir renk düşün bilmediğin bir yıldız ve o yıldızı güneşi bellemiş gezegen ışığın binlerce tayfı doppler etkisi yansıma ışığın geçiş ve kalışları ışığın melodisi ışığın ışıması ve sonsuzluk

sonra tekrar melodi
iki taş
bir kap su
taşları suya koy
ışık tasa düşsün ve uzayan beyaz boşlukta binlerce tayfla ayrışsın birleşsin tıngırdasın
tekrar hayatın anlamının aslında şeylerle ve kelimelerle uzaktan yakından ilişkisi olmadığını hisset ve anlamın aslında varoluşun birkaç boyutlu yapısının tüm boyutlarında bir uzam olarak uzandığını yani paralel ya da çakışan binlerce boyutla birlikte binlerce uzamda anlamların da akarcasına uzandığını bu yüzden anlamın asla şeylerle ve kelimelerle bitişemeyeceğini çünkü doğası gereği bütün bunlarla ve bunların dışında bağımlı ve bağımsız akan boyutlarda binlerce yeni anlamın canlandığını ve binlercesiinin de öldüğünü bu ölüm doğum çemberinde değişen ya da sabit bir anlamın bulunamayacağını hatta dahası değişen ve sabit bir oluşun dahi bulunamayacağını 'basitçe' kestirmiştir kişi ya da en azından kestirilmelidir.
puslu bir ormanda bir kış günü yürümüş ve yolunu yitirmekten endişe duymuş her insan için anlamın bu biçimi çok tanıdıktır. gözünü çevirdiği her yönde yine benzer biçimli ağaçlar gören ve yönünü saptayamayan kişi gibi hayatın bütün yönlerinde benzer boy ve biçimde 'ağaçlar' yolun kestirilmesine engel oluşturur bütün bu ağaç kümeleri üzerinden aynı anda ve sonsuz doğrultuda akan ışık tam 'anlamıyla' anlama denk düşen biçimleniştir.
anlam ışık kadar hızla evreni gezmektedir.

ali alkan inal

sana kendimi başkasına anlatır gibi anlatırsam, sen de başkası oldun demektir. başkasına git. sana kendimi kendime anlatır gibi anlatıyorum. bu benim sana ait oluşum. anlıyor musun?

ali alkan inal
beni ölüm gibi
sf 35
yapı kredi yayınları

sallanan koltuk 2

tekrar kekik kokusu
ve tekrarlayan gıcırtılar
üstüne üstlük
asma da deli rüzgara teslim
sallanıyor
ya kadın ?
yüzündeki hüzün
çoktan düşüp tutuşturmuş
eteklerini. . .

gül kurusunun pembesi
ve kadife
koltuğun yüzü
kolları ceviz
üzerinde gül oymaları

asırlardır
kaç hüzünle tutuşup
kaç can teslim oldu
gıcırtıların detone esaretine

gezgin bir prelüd
ve chopın'in valsleri
ya da für elise
sallanan koltuklarda yalnızlık melodileri
ahenksiz gıcırtılar
ölümün köşesinde
sonsuza dek bekleyişler
ne umarak ?

15-16 aralık '99
trabzon

Sallanan koltuk 1

bir yerlerime durmadan yağmur yağıyor
soğuktan donmuş hissetmediğim bir yerlerime
bir yerlerime güneş ışıyor
hep hüzün
hep kırılganlıklar
prizmalarda kırılan duygular
aşk prizmalarında kırılgan duygular
ve yalnızlığın vahşeti
yüreğinin derisini kaldıracak kadar
soğuk esen dağ rüzgarları

beklesek
gelir mi sevgili
sessizlik soğuk soğuk kaplar her yanı
ses yeterince sıcak mı niye

hüzün sıvı bir şeymiş gibi akıyor kadının yüzünden
yere damlasa etekleri tutuşturacak
koltuk sallanıyor
pencereden ılık kekik kokusu
ismin geliyor aklıma
ismin
yağmur yağıyor bir yerlerime
bir yerlerim donuyor
bir yerlerim ışıyor
hep hüzün

16 kasım '99
trabzon