11 Ağustos 2008

insanlığın ortak belleği üzerine I

03 Ağustos 2008, Pazar
saat: 19:20


insanlığın ortak belleği üzerine I

14 kasım 1942 / Almanya

Yağmurlu bir gündü. İliklere işleyen bir soğuk vardı. Yeşil yün parkamı üzerime geçirip esirlerin bulunduğu bölüme geçerken o kısacık zamanda soğuktan titredim. Esirlerin bulunduğu alana geçtiğimde emir erim yanıma yanaştı ve arka tarafta "bana layık olmayan" ama yine de görmemi istediği bir şey olduğundan bahsetti. İlgisizce "tamam" dedim. Sakin adımlarla arkaya geçtim. Çırılçıplak soyulmuş 15-16 yaşlarında bir Yahudi kızı bana bakıyordu. Korkudan bembeyazdı. ona uzun uzun baktım. Belki de hayatımda gördüğüm en güzel kızdı. Yeşil gözleri, bembeyaz bir teni, siyah petrol gibi parlak uzun saçları vardı. Karargaha dün getirilmişti. Emir erim zevklerimi bildiğinden onu hemen bir kenara ayırmıştı. Onu karargahtaki konaklama odama götürmelerini emrettim. Güzelce yıkamalarını ve yedirip içirmelerini de ekledim. Yaklaşık iki saat kadar sonra ofisimdeki telefon çaldı, emir erim "odanız temizlendi efendim emrinize amadedir" dedi. Sakin hareketlerle üzerime yeşil parkamı geçirdim. Ofisin kapısında belirince şoförüm hemen ayağa kalkıp arabayı hazırlamak için kapıya doğru koştu, "dur!" diye bağırdım. Olduğu yere çakılıp hemen yüzünü bana döndü. "arabaya gerek yok, yürüyeceğim" dedim. Beton binanın kapısına çıktığımda yerdeki çamur ve hala yağan yağmur, buz gibi soğukla karışınca mideme bir bulantı saldı. Yol gözümde büyüyüverdi. Arkama dönüp şoförü çağırmayı düşündüm. Sonra tekrar yürümek fikri ağır bastı. Parkamın düğmelerini iyice ilikleyip bu kez hızlı adımlarla konaklama odama doğru yola düştüm. Yol boyunca kızın yeşil gözlerini ve güzel bacaklarını düşündüm. Upuzun, bembeyaz bacaklar. Henüz yeni yeni tüylenmiş avret yerlerini düşündüm. Yuvarlak ve beyaz kalçasını, ufacık uçlarıyla bir portakal büyüklüğünde göğüslerini... adımlarım iyice hızlandı, bir an önce odaya ulaşmak istiyordum. Yol boyunca karargah binalarının önünde nöbet tutan erler selam duruyor bense onları fark edemiyordum bile, bütün beynim şu anda o Yahudi kızıyla doluydu. Ona neler yapacağımı düşünüyordum zevkle. Odaya vardığımda temizlik görevlisi kadın kapıyı açtı. Ürkek bakışlarla hemen kabanını alıp önümde eğilerek ben daha içeri giremeden kaçıp gitti. Kızı yatak odamda kelepçelenmiş buldum. Rengi biraz kendine gelmişti. Ama hala gözlerindeki korku yerli yerinde duruyordu. Odaya girdiğimde bana nefretle baktı. Sanki birden bire neler olduğunu fark etmişti. Parkamı yavaş hareketlerle çıkardım. Sonra üniformamın ceketini çıkardım, kravatımı gevşettim. Pantolonun kemerini çıkarıp arkamdaki dolaba yöneldim. Deri kırbacımı çıkardım. Tekrar arkamı dönüp Yahudi kızın yüzüne baktığımda korku ve nefret yerini çaresizliğe bırakmıştı. Bu çaresiz bakış beni kendimden geçirdi. onu kırbaçlama isteğim bu bakışla birlikte daha da şiddetlendi. Kelepçesinden tutup yere yatırdım. Yüzüstü çevirip sırtına ilk kırbacı şaklattım. Hafif bir inleme duydum. Bağırmamak için kendini kasmış fakat bu sese engel olamamıştı. Bağırsa belki tiksinirdim ondan, ama bu tavrı beni de azdırdıkça azdırıyordu. Kırbacımı olabildiğince havaya kaldırıp ikinci bir fiske patlattım sırtından kalçasına doğru. Bu kez daha ince bir inilti duydum. Saçlarından tutup yüzünü çevirdim. Gözleri ıslanmıştı. Kırbaçımı tekrar kaldırdım göğüslerine hızla indirdim. Çok derin bir inleme sesi duyduğumda artık kendimden geçmiştim. Durmadan kırbaçlıyordum. Önce kızardı teni sonra ince ince kanamaya başladı. Kanamaya başladığı sıralarda "yeter" diye bağırdı. Ama sesi o kadar sönük çıktı ki. Aksanından bir Polonya Yahudi'si olduğu açıktı. Saçlarından tutup yüz üstü yatağa fırlattım. Pantolonumu çıkarıp arkasına geçtim. İçine ittiğimde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir kızın ilk saflığını ele geçirmek kadar zevk aldığım bir ikinci şey daha yoktu. Her tarafı kan içindeydi. Deliye dönmüştüm. Bir hayvan gibi beceriyordum onu. Hıçkıra hıçkıra ağladığını duydukça daha da zevk alıyordum. Saçlarını çekiyor, kırbaç yaralarıyla kanayana kalçasını tokatlıyordum zevkten öyle kendimden geçmiştim ki, hızla boşaldım. Üzerinden kalktım. Kan lekeleriyle dolmuş pantolonumu üzerimden çıkarıp bir kenara fırlattım. Dolabımdan diğer pantolonlarımdan birini alıp üzerime geçirdim. Yatakta tamamen sessiz öylece uzanan kızı saçlarından kavrayıp odanın bahçeye açılan kapısına sürükledim. Bahçe kapısını açtığımda dışarıdaki keskin soğuk bir anda odaya doldu. Kızı kapının önüne bırakıp parkamı almaya gittim. Parkamı üzerime geçirip odaya geldim. Kapıdan dışarı çıkardım kızı, hala hafifi hafif yağan yağmurun altında bahçedeki çamurun üzerine fırlattım kızı, titriyordu. Odaya geri döndüm. Çekmecemden silahımı aldım. Tekrar bahçeye çıkıp kızın tepesinde dikildim. "bana bak" dedim. Saçları ve kafası çamurun içindeydi. Hareketsizdi. Tekrar "bana bak!" diye bağırdım. Hiçbir hareket yoktu. Kafasına postalımla sert bir tekme attım. Yüzü şimdi bana dönmüştü. Gözleri açıktı ama görüyor gibi değillerdi. Yeşil gözleri kan çanağına dönmüştü. Suratının ortasına doğrulttum silahımı, o anda yüzünde garip bir ifade belirdi. Alaycı bir ifade. Sanki benimle alay ediyor gibiydi. Çılgına döndüm. Suratını tekmelemeye başladım. Belki yirmi belki otuz tekme attım üst üste. Bütün suratı paramparça oldu. Sonra alnının tam orta yerine bir kurşun sıktım. İçeri girip duş aldım, yeni kıyafetler giydim üzerime, yatağın üzerindeki örtüleri de çöpe koydum. Emir erimi aradım. "Yanına iki er alıp gel, odamı ve bahçemi temizleyin, temizlikçi kadına da söyle gelip ortalığı toplasın" dedim. Odadan çıkarken tekrar bahçe kapısının camlarından dışarıdaki kıza baktım, çamur ve kan birbirine karışmıştı ve hala yağmur yağıyordu. Karargahtaki ofisime gitmek üzere yola çıktım.

21 Haziran 2008

bakış

19 Haziran 2008, Perşembe
saat: 22:26


yunanlılara göre dünya ikiye ayrılır

barbarlar ve helenler
siz ve biz
yunan heykellerinde kadınlar sırma gibi saçlara sahiptir
güzeldir
erkekler kaslı ve düzgündür
yunanda genel anlamda bir idealize etme ve abartma durumu söz konudur.
bugün batı dediğimiz şey siyasal sisteminden felsefik yapısına oradan sanatına ve hatta oradan da dinsel anlayışına kadar yunan anlayışını merkeze oturtmuştur.
yunan "yolu" dualisttir diyebiliriz.
tepkisel bir yoldur.
bu şablonun batıya ne kadar uygun olduğunu sadece batının geçen yüzyılki gelişmelerine ufacık bir göz atsanız bile görebilirsiniz.

gelelim dünyanın "diğer" tarafına
mezapotamyadan başlayıp japon adalarına kadar uzanan "diğer" medeniyet kendini çok farklı bir noktadan tanımlamıştır.
çin, hint, japon sanat eserlerine baktığımızda bir idealize etme ya da abartma görmeyiz.

olan olduğu gibi anlatabilmek temel prensip olarak belirlenmiştir. herşey, -popüler sözcükle- empati kurularak anlaşılmaya çalışılmıştır. mesela bir japon resminde gölün üzerindeki lotus resmedilmişse, resmeden kendi görüş açısını değil lotusun görüş açısını esas almıştır. sanki lotusun olduğu noktadan dünyaya bakıyormuş hissini uyandırmaya çalışır.

bütün bu aslında çok basit açıklamayı yapmamın sebebine gelince...

geçen gün bir arkadaşım dedi ki "sistem bizi öyle bir kuruyor ki eve gidip hiçbir şey yapmadan beş dakika bile oturamıyorum. ya televizyonu açıyorum ya bilgisayarı. halbuki geçen gün ormanda dakikalarca sessizce oturdum etrafı izledim on binlerce yıl buraları mesken edinmiş atalarımı düşündüm. onlardan ne kadar da uzaktım."

işte o uzaklığı kuran şey yunan yolu oldu. kadını sırma saçlı erkeği kaslı tasvir etti. doğal halinden uzaklaştırdı. günümüzdeki sistem de insanı hijyenize ederek bunu yapmıyor mu?
her geçen gün onbinlerce yıllık tarihimizden soyutlanıyoruz. daha kılsız tüysüz kaslı ve sırma saçlı olmaya çalışıyoruz bir çoğumuzun çamurlu ayakkabılara bile tahammülü yok.

öyleyse gelelim asıl can alıcı noktaya
bütün düşünce ve yaşam biçiminiz batılı ve helenik kökenlere dayanıyorsa nasıl olur da budizm zen taoizm hinduizm gibi binlerce yıllık karmaşık ve olağanüstü yapıları özümseyebilirsiniz. nasıl mı?

secretla :)

geçen bir güncede yazmıştım
sol denilen şey koca bir külliyatttır.
kalkıp marx'ı okumaya başlasanız sadece orijinal eserlerini okumanız bile birkaç yıl aılır ki bu eserlerin eleştirilerini okumaya ömrünüz yetmez. ama napabilirsiniz oturup televizyonda birkaç film birkaç dizi izlersiniz "solcu" olursunuz. bu durumda o felsefi geleneği ve mantığı anlamazsınız. mekanik ilişkileri çözmezsiniz. yani kafanıza birşey girmez sadece götünüze bir fitil girer. aydınlandım sanırsınız.

secret okuyup "valla çekim yasasıyla otu boku çekiyorum şahaneyim" modları bu fitilin yansımalarıdır.

reklamda diyor ki bankaya gelmek yok kefil yok dert yok tasa yok kredi var.

işte bu ekonomik düzen bize bu tür ucubeleri dayatıyor. emek olmadan okumadan araştırmadan yazmadan düşünmeden de aydınlanabilirsiniz. hayatınızda bir kitap okuyarak bütün gerçekleri öğrenebilirsiniz. hatta kitaba bile gerek yok sessizce oturun bir köşeye bir zaman sonra aydınlanırsınız.

hermann hesse'nin siddharta'sını herkese tavsiye ederim buddha bile oturduğu yerde aydınlanmamıştır. dolu dizgin yaşamıştır. acılar çekmiştir. hazlar almıştır mutluluğu tatmıştır.

zaten zen de aşama aşamadır
önce nehirler nehirdir
sonra nehirler bambaşka birşeylerdir
sonra nehirler tekrar nehirdir.

nehirler bir kitapla tekrar nehir olmazlar
binlerce kitapla da olmazlar
hatta kitapla da olmazlar

neyi neden nasıl ve hangi bağlamda düşündüğümüzün farkındalığı olmadıkça ne "gerçeklik" birşey ifade eder ne de "ego".

zaten psikanaliz okuyan biri freudyen ego tanımının bugün neresinde olduğumuzu da az buçuk kestirecektir.

biri ağzınıza kelimeler verir ve sizi konuşturursa bu konuşmak konuşmak değildir.

o yüzden EZLN dünyanın diğer ucunda diyor ki bizim bir "kozmovizyon"umuz var.
doğrudur
kendi kelimeleriyle kurdukları bir kozmovizyonları vardır. her halkın da kendi dili ve kozmovizyonu vardır ve bu korunmalıdır. fakat kalkıp başkasının diliyle konuşursanız yani helenik idealize etme kalıbına girerseniz lotusun bakış açısından dünyaya bakamazsınız. o zaman da kendi vizyonunuz olmaz.
dünya nasıl ortaya çıktı sorusuna "kendi" yanıtınız da olmaz.

bütün yanıtlarınız başkalarından alıntı olur. alıntı yapmak da kolaydır elbette.

ama önemli olan kendini varetmektir.

kendinle barışabilmektir.

içine dönebilmektir.

olduğun noktadan dünyaya bakabilmektir.

16 Haziran 2008

milli maç

16 Haziran 2008, Pazartesi
saat: 04:05


maçtan sonra ankara trafiğine çıkmak zorunda kaldım.

bir alt geçitte en öndeki iki araba durdu
yolu tamemen kapattı
ve içindekiler inip halay çekmeye başladı
benim maçla hiçbir ilgim yoktu
maçın sonucu da bende güzel bir filmin sonu kadar etki yapmıştı
o an için sevindim
sonra arabama binip olan biteni unuttum
diğerleri unutmamıştı
hatta çılgına dönmüşlerdi
arabaların camlarından sunrooflarından ve hatta bagajlarından insanlar taşıyordu.
topluca sevindikleri için trafikta hiçbir kural tanımayarak gezebiliyorlardı
birçoğu elinde silah patır patır şehrin ortasında şarjör boşaltıyordu.
nereden geliyordu bu cesaret
topluluk olmaktan
çoğunluk olmaktan
çoğunluk hukuku ezebilirdi
hele de mutluysa
kimse ses çıkaramazdı
kimse ona sen ne yapıyorsun diyemezdi

milli takım maç kazanmıştı
ülkenin başarı kazanan bir dış politikası
iç politikası ekonomisi eğitim sistemi olmayınca
en önemli şey futbol takımı oluyordu belki de?
kim bilir...

bütün bu anlattıklarımı tekrar düşünelim
çoğunluk coşmuşsa
mutluysa mutluluktan uçuyorsa ve çoğunluksa
kurallara kanunlara uymayabilir
kural ve kanunları ihlal edebilir
silah sıkıp arabasıyla hız yapabilir
arabanın her tarafından sarkabailir
trafiği tıkayıp halay çekebilir
eğer ÇOĞUNLUKSA

bunlar size birşeyleri anımsatmadı mı
hani şu demokrasi havarilerimizi
%47 oy aldık
anayasa mahkemesi de kim oluyor
herkes halka ran olacak diyenleri

neden?
çünkü biz çoğunluğuz
sevinçliyiz
hukuk da neymiş
herşeyi yıkabiliriz
bizim gibi düşünmeyenler
maça sevinmeyenler
bizden değiller
maça sevinmek öyle birkaç dakikalık coşkunlukla olmaz
bütün gece azıp dağıtmak hatta olmazsa birkaç kişiyi KAZA KURŞUNLARIYLA(!) öldürmek gerekir.
böylece ne kadar sevindiğimiz anlaşılabilir.

biz çoğunluğuz
azınlığı dinlemeye gerek yok
hukuka uymaya onu dinlemeye de gerek yok

işte siyaset sosyoloji ilişkisi böyle bir şey olsa gerek.

8 Haziran 2008

dağların tekrar dağ olarak görünmesi....

saat: 21:44


yine böyle bir gün kendisine "rüzgara binme sanatı" hakkında sorular sorulduğunda Lieh-tzu, başladı üstadı Lao Shang'dan aldığı eğitimin şöyle bir dökümünü sunmaya:

"ona üç yıl kadar bir süre boyunca hizmet ettikten sonra, zihnim doğru yanlış üzerinde düşünmek, dudaklarım kayıp kazanç konularında konuşmaktan vazgeçti. ondan sonra üstadım bir tek bakış bağışladı bana, işte hepsi buydu.

beşinci yılın sonunda bir değişiklik çıktı ortaya, zihnim doğru yanlış üzerinde düşünüyor, dudaklarım kayıp kazanç konularında bahsediyordu. ondan sonra ilk defa üstadım ciddiyetini biraz yumuşattı, ve gülümsedi.

yedinci yılın sonunda başka bir değişiklik daha geldi meydana. zihnimi, ne düşüneceği konusunda serbest bıraktım, fakat o bir daha kendisini doğru ve yanlışla meşgul etmedi. dudaklarımı da istediklerini konuşma konusunda tamamen serbest bıraktım ama onlar da bir daha kayıp ya da kazançtan bahsetmediler.

dokuzuncu yıl bitmişti. zihnim düşüncelerinin dizginlerini bırakmış, ağzım sözcüklerin yolunu açmıştı. doğru yanlışa, kayıp kazanca dair, kendim ya da başkaları hakkında bir bilgim yoktu. iç ve dış birlikte harmanlanmıştı. bu noktadan sonra göz ve kulak, kulak ve burun, burun ve ağız arasında farklar kalkmıştı, hepsi aynıydı onların. zihnim donmuştu, bedenim dağılmakta, etim ve kemiklerim birarada eritilmekteydi. bedenimin neyin üzerinde olduğunun veya ayaklarımın altında ne olduğunun farkında değildim artık. böyle doğmuştum ben, rüzgarın üzerinde, kuru bir saman parçası ya da ağaçtan düşen yapraklar gibi. aslında rüzgar mı bana binmişti yoksa ben mi rüzgara binmiştim, bunu bilmiyordum.

sf. 42-43
Zen yolu
Alan W. Watts
şule yayınları, 1998

24 Şubat 2008

13 nisan 2007

hemen uyanmadan önce rüyamda kendimi izliyordum

duş alırken birden beynimin içinde bir ses düşünce gücümle istediğim şeyi var edebileceğimi söyledi

karşı tarafa odaklandım

istediğim şeyi son derece odaklanmış ve sıkıştırılmış bir düşünceyle hayal ediyordum

sonra gözlerimi açtığımda istediğim şey hala gerçeğe dönüşmemiş olduğu için biraz kırgındım

hep böyle oluyor gibilerinden bir kırgınlıktı bu

sonra uyandım

micus ocean part 2 dinleyerek güne açılıyorum

evet bu bir başlangıç değil

daha boyutlu yayılmak gibi

dün aldığım kuvartz taşım suyun içinde

odamla adapte oluyor gibi naif naif duruyor suda

micus da tam bir titreşim ustası olarak eminim kuvartızıma keyif veriyordur

aylak adam,karamazov kardeşler,insanlık tarihi,doğruyu söylemek ve birkaç kitabı daha bir arada okuyorum

ama yazdıklarım çok ruhsuz kalıyor

üzülüyorum

o yüzden geçmişe dönüp dönüp yazdıklarımı okuyorum

geçmiş daha güzel değildi elbet

ama ruhumda o kırgın parçayı bulmalı

ve onu tutkulu parçayla eklemlemeliyim

bir de şeylerin tarihi var bu arada

neredeyse bütün batıl inançların ortaçağ avrupasından türemiş olduğunu görmek garip bir keyif veriyor

içim rahatlıyor

sabahları uyanıp politik yazılar okuyorum

biliyorum politika kirletiyor insanı

ama alamıyorum kendimi

dünyayı yöneten o saçmasapan insanları garip bir içgeçmişliğiyle izliyorum

sonra geçenlerde uzun uzun yıllarımca üzerinde düşündüğüm kocaman devasa bir fikrin kısacık bir cümlecik bir hadiste bu denli güzelce özetlenişi dinliyorum

hayrete düşmüyorum kuşkusuz

bu değişik bir kıvam

varlığımla ilk çarpışma anlarım gibi

hayret değil

şöyle söylüyor hadiste

uhud ne yüce tepedir

biz onu severiz o da bizi sever

hala micus okyanısın üzerinde gezinmekte

rüzgar hafifçe beni ürpertirken yıllarca önce okuduğum bir söz gelmişti aklıma

kenara not ediverdim

bizler ruhu olan bedenler değiliz

bedene kavuşmuş ruhlarız

eski bir yazı

topluluk ve demokrasi

yazımıza bir bir atasözüyle başlayalım

hangi ulusa ait bir söz bilemiyorum amerikan diye kalmış aklımda ama amerikan "atasözü" kavramı biraz çelişkili göründü gözüme o yüzden sadece atasözü demekle yetindim.

"biri size eşek derse gülün geçin bir kişi daha derse durun düşünün fakat üçüncü kişi size eşek derse gidin ve kendinize yakışan bir semer bulun" diyor söz

dünkü mitingde meydandaki o dev kalabalık o sessiz ve huzurlu topluluk bana bu sözü düşündürdü. zira üç kişiden fazlaydık meydanda.

okula başladığım ilk yıl politika bilimi ve sosyoloji dersleri aklımda derin iz bırakacak bir konuya yer açmıştı.

bu konu yönetimde meşruiyet meselesiydi.

padişah halkın önüne çıkıyordu ve şöyle diyordu "ben sizin toprağı ekip biçerek elde ettiğinizin ürüne ve dolayısıyla emeğe el koyuyorum. bunu yaparken haklıyım bu hakkı bana tanrı verdi ben tanrının dünyadaki gölgesi ve peygamberin halifesiyim." halk da huzur ve dirlik içinde yaşadığı sürece bu otoriteye baş eğip "bizler senin kulunuz" diyorlardı.

ilginç bir sözleşme biçimiydi bu.

foucault'nun "doğruyu söylemek" isimli kitabını itiraf etmeliyim çok bilinçli almamıştım. yazarın eserlerinin tümünü zaman içinde okuma çabama dayanan ve buldukça eserlerini topladığım bir süreçti bu. fakat dün akşam miting dönüşü elime aldığımda kitap sanki yine zamanı gelen kitap misyonuyla hareket etmiş ve düşünceme yol vermişti.açtığım sayfadaki metnin yazarı yaklaşık 1700 yıl evvelden sesleniyordu:

...kendi özel işlerinle ilgili tavsiye alman söz konusu olduğunda zekaca senden üstün insanların peşine düşersin,ama devlet işleri üzerine düşündüğün zaman bu tür insanlara karşı güvensiz ve hoşnutsuz bir tutum takınır ve onlar yerine bu platformda önüne gelen hatiplerin en ahlaksızıyla arkadaş olursun; ve sarhoşların ayıklardan,akılsızların bilgelerden ve halkın parasını sağa sola dağıtanların, kamusal hizmetlerini kendi cebinden karşılayanlardan daha iyi birer halk dostu olduğunu söylersin. öyle ki bizler, bu tür akıl hocalarından faydalanan bir devletin daha iyi mertebelere geleceğini düşünen insanların bulunmasını pekala hayretle karşılayabiliriz. (michel foucault, doğruyu söylemek, ayrıntı yayınevi, 2005, sf 65)

sözlerin sahibi isokrates'tir.barış üstüne isimli eserinde bu sözlere yer vermiştir. bunun anlamı şudur; 1700 yıl önce yaşayan düşünürler tarafından eleştirilebilen ve hatta yerilebilen "demokrasi" 1700 yılın sonunda eleştirilemez bir hal almıştır. bu demokrasinin karanlık "ortaçağ"ıdır. II.dünya savaşı ertesi oluşan soğuk savaş koşulları ve daha sonrasında gelen 90lar dünyayı siyasal düşünme açısından fena halde hırpalamıştır. "komunizm" çökmüş(!) ve liberal kapitalist (emperyalist) demokratik sistemler galibiyetlerini(!) ilan etmişlerdir.

demokrasi en yüce en müthiş en insana yaraşır sistemdir(!) halbuki II.savaş ertesi "demokrasi berbat bir rejimdir.ancak rejimlerin en az berbat olanıdır." diyen winston churchill'dir. burada o devlet adamından alıntı yapmam kesinlikle bu söze katılmamla yada bu beyi otorite kabul etmemle ilişkili değildir. burada vurgulamayı arzuladığım nokta soğuk savaş öncesi ortamda demokrasi eleştirilerinin hala ayakta kalabilir nitelikte oluşudur. zira bugün demokrasi karşıtı bir eleştiri yada demokrasinin gediklerinin beslenmesi daha işler ve eşitlikçi hale getirilmesi istekleri anında büyük bir öfkeyle bastırılmaktadır.

bu demokrasinin ortaçağıdır. cadı kazanlarının kaynadığı bir dünyadır. ve hristiyan ahlak değerlerinin, dünyaya demokrasi eleştirmeni(cadılar) görüşlere verilen tepkilerle dayatılmasıdır. batı komunizmi yenmenin(!) mahmurluğuyla deliye dönmüş bir canavara dönüşmüştür. demokrasi bütün ahlaksız eylemler için çok estetik biçimli bir manivelaya dönüşmüştür. emperyalizmi ve sömürge ekonomilerini kurmak için demokrasi bir ön şart olmuştur. ortadoğudaki kuşak teorisine dayanan dünya hakimiyeti için demokrasi bir önşart olmuştur. hatta bir ülkeye şeriatı getirmek isteyorsanız size demokrasi lazımdır. çünkü yunan düşünürlerin binlerce yıl öncesinden bağırdığı üzere halkı eğitimsiz ve yoksul bırakırsanız demokrasi "yönetenlerin" güdümünde bir sistemdir artık. siz ne isterseniz halk onu ister.

1700 yılda pek az şey mi değişmiş dersiniz.

giderek daha cehalete batırılan bir toplum. sekiz yıllık "kesintisiz" eğitim gerçekten kesintisiz. sınıfta kalmak kalktı. istersen tüm derslerin zayıf olsun bir üst sınıfa geçiyorsun. böylece öğrenciler artık hiçbir şey öğrenmek zorunda değil.

bir zamanların "tahıl ve taze meyve ambarı" türkiye şimdi abd den pirinç satın alıyor.

bu yolla orta ve alt sınıflar fakirleştirilip ithalat yapan üst sınıflar daha da zenginleştiriliyor.

80 darbesinin ressamı , "büyük sanatçı" ve "devlet adamı" bundan birkaç ay kadar önce çıktığı televizyon programında üniversite öğrencileriyle buluştu. anadolu'nun şu "büyük ve köklü" olmayan üniversitelerinden biriydi burası. heyecanla ekran başındaydım. "ecel terleri" bekliyordum sorulacak sorular karşısında. fakat o da ne... biricik ressamımız meğer heykeltraş olmalıymış. 80 sonrası yonttuğu gençlik adeta bir rodin heykeli kadar kusursuzdu. itaatkar neşeli cıvıl cıvıl bir gençlikti bu.

anadolunun şehirleşmemiş şehirlerine üniversite yapma fikirleri ortaya atıldığı yıllarda dönemin akademisyenlerinden biri "üniversiteyi kırsala götürüseniz üniversite orayı şehirleştirmez üniversite kırsallaşır" demiş. haklı mı çıkmış oluyor şimdi bu zat.

lafı uzatmayalım demem odur ki dünyada soğuk savaş dönemi boyunca birçok gelişme oldu. biz hep olanları dünyanın göbeği türkiyeymiş gibi algıladık. darbeleri hep "birileri" bizim aleyhimize yapmıştı. her yanımız düşman kaplıydı. halbuki soğuk savaş dönemi ve ertesinde yaşanan 20 yıllık süreç çok bilimsel ve determinist verilere dayanıyordu. dünyada birileri nükleer bombalar son teknoloji elektronik silahlar ve teçhizatlar üretiyor biz de düşmanlarımızla savaşıyorduk(!) birileri üniversitelerinde geleceğin niteliklerine uygun araştırmacı ve geliştirmeci kabiliyetlerle donanmış insanlar yetiştiriyordu biz üniversite amfilerinde sağda bir grup solda bir grup ortada jandarma ders dinliyorduk.

git gide fakirleşip cahilleşme sürecimiz elbette uzun ve zahmetli bir süreçti.başarıyla tamamladık!

emeği geçen tüm ressam heykeltraş ses sanatçısı ve tiyatroculara şükranlarımızı sunalım.

fakat şunu bilsin bu yüce sanatçılarımız dünkü topluluk kameralara satılmış medya diye öfkeyle haykırıken o kameramanları parçalamadı. çünkü onların sektör içi piyonlar olduğunun farkındaydı. ama bu şunu gösterir ki kimi parçalayacağının farkında bir toplulukla karşı karşıyalar. ve bu topluluk şahları ve vezirleri bir lokmada parçalar.

demek ki neymiş

demokrasi meclisin çoğunluğu olarak halkın verdiği yetkiyi şahsi menfaatler ve rejim aleyhtarı hareketlere dönüştürme rejimi değilmiş. hele de cahilleştirmeği bir türlü beceremedikleri bu kadar büyük bir kitle orada sessiz ama derinden olan biteni izlerken hiç değilmiş.

unutmayın bastille'i askerler basmadı.

fransız devriminde akan kanı bir sivil "darbe" akıttı. çünkü bize darbe adını benimsettiler daha ürkütücü olsun diye

halbuki "DEVRİM" hep bir seçenektir.

yeri gelince de devirir ve kanatır.

dün o toplulukla neredeyse hiçbir ortak paydada birleşmiyordum.

fakat orada olmam gerektiğini hissettim.

ve DEVRİMin o mayhoş o tatlı kokusunu duydum.

devirsem yerine ne koyardım bilemiyorum diyen aleksi zorba geldi aklıma...

bugün duyduğum bir şiirin bir dizesiyle son verelim yazıya

"ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı." diyordu sabah mahmurluğunda nazım hikmet