bu da sana olsun sevgili okur...
insan koca bir gözdür dersek fazla abartılı bir tanım olmaz aslında.
duyar, işitir, koklar, hisseder fakat bütün bunlar görmeyle tamamlanır. ne de olsa güzel bir gün batımı, ne duyarak, ne işitilerek, ne de koklanarak algılanabilir. bugün Armağan'ın dünya gezisi notlarını okurken insanlık tarihini bir baştan diğer başa katettim sanki. bu eski bir hikaye. Tezer'in, zamanında, çok isabetli şekilde ifade ettiği üzere, burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi ey okur. burası kendisi gibi olmayandan nefret eden, onu en iyi ihtimalle ülke dışına sürmek isteyenlerin ülkesi. en kötü ihtimalleri ise benim size anlatmama gerek yok...
biz yazmak, okumak, gezmek, görmek ve bütün bu "değersiz" de olsa deneyimi diğerlerine aktarmak isteyen insanlarız. zaten bunca sayfayı okumamızın, bunca yeri gezmemizin, bunca insanı dinlememizin ve bulduğumuz her sanat eserine ya da "insan eserine" dikkatle eğilip bakmamızın sebebi de budur. çünkü eksik ve kabaca da olsa şöyle bir tanım insan için mutlaka geçerlidir; insan deneyimini paylaşabilen ve kalıcılaştırabilen bir hayvandır. burada insanı bir hayvan olarak nitelemek onu bu dünyaya bağlamaktır. yani bu milyon yıllık evrimin içinde, doğanın şartları altında yavaş yavaş ortaya çıkmış bir varlıktır insan. uzak bir cennetten pat diye bu dünyaya düşmüş değildir. o hikayelerde olduğu üzere pat diye dünyaya düştüğümüze inanmak bizi yaşadığımız dünyanın tüm sorumluluklarından kurtarır. biz kuşlardan, ağaçlardan, karıncalardan, kurbağalardan bağımsız bir sistemde yaşamıyoruz ey sevgili okur. şehir sizi her ne kadar buna inandırmaya gayret etse dahi n'olur bu saçmalıklara inanmayınız. buraya uzak bir cennetten düşmediğimizden, o cenneti hayal edip, onun için uğraşmamızın sonucudur dünyanın cehenneme dönüşü.
farkındayım sevgili okur... ölüm zor... kabul etmesi güç... zaman zaman ben de kendimi hayatın bittiği yerde başka ağulu bir dünya düşlerken buluyorum. fakat bu fikir kesinlikle bir zehirdir. bizi yaşadığımız andan, dünyadan, seslerden, kokulardan ve tüm sorumluluklardan kurtaran bir zehirdir. kurtardığını zanneden bir zehirdir.
neden "bu da sana olsun sevgili okur" diye başladım bu yazıya... yandaki sayaç gelip ziyaret ettiğinizi gösteriyor. neyi ararken karşınıza ben çıktım bilemiyorum. ama hiç kuşkunuz olmasın, kelimelerime ulaştığınız, onlara bir şekilde yeni bedenlerde, yeni hikayelerde, yeni bağlamlar kurduğunuz için sizlere şükran doluyum. zaten işte belki o hep hayalini kurduğumuz cennetvari mekan da budur. kelimeleriniz başka hikayelerde, başka bedenlerde sizden tamamen bağımsız olmasa da yeniden ve yeniden canlanır. gördüğünüz üzere halen ölümsüzlüğün peşinde iz sürmekteyiz. eski yazılarımı açıp okuduğumda bunu çok daha net görüyorum. çünkü dünkü ben de ölüdür. ve bu ölü varlığa ben buradaki kelimeler vasıtasıyla ulaşıyorum. sizin için ne kadar gereklidir bilemem tabi ama benim için, dünkü halime, dünde bıraktığım kelimelerin renkli auraları yoluyla ulaşmak hem kendime hem de o kelimelere bir şükran borcudur. işte bu şükran yüklü, rengarenk kelimelerime, zihinlerinizi, gözlerinizi, evlerinizi, yüreklerinizi açtığınız için size de şükran doluyum.
hayat güzeldir sevgili okur, ve eskinin göçebesi, şimdinin kız çocuğu babası Erdal Balsak'ın şiar edindiği üzere, hayat renklidir. o renkler tıpkı bir paletin üzerinde karışıp yeni renklere dönüşmesi misali, paylaştıkça içiçe geçer, koyulaşır, seyrelir, yeni renkler oluşur. milyonlarca yıl toprak, o ilk canlıyı var edebilmek için nasıl durmadan 'paylaşarak' dönüştüyse, bizlerin de, doğaya en yüce borcu, onunla içiçe olmak ve 'paylaşmak'tır.
sevgilerimle.
4 Nisan 2015
30 Mart 2015
bütün bu yalnızlık
bütün bu yalnızlığın bir yerde, bir anda biteceğine inandırılmış olmalıyım. oysa bir tortu gibi birikiyor. sanki göz altlarım çöktükçe, yanaklarım sarktıkça, derimin üzerinden de bir katman aşağı doğru akıyor ve bir yerlerde birikiyor. bu tortu da tam onun tortusu sanırım. uzun zaman önce, bir adam camın aslında katı olmadığını söylemişti. yüzyıllarca dünyada kalsan pencere camlarının dibinde kalınlaşıp üstlerinin açıldığını görürsün demişti. tam da böyle işte. bizlerde tam katı olmadığımız için yer çekimine karşı koymayan bedenlerimiz toprağa doğru akıyor. zaten bu topraktan gelip toprağa dönme metaforları mutlaka bu şekilde bulunmuş olsa gerek. zaten ah bu metaforlar... nasıl inandırıyorlar bizi en olmadık şeylere... hatırlıyorum. çocukluğumda her şey ne kadar komik geliyordu. sonra yavaş yavaş ciddileştim. hatta ciddileşmemin kahrını çeke çeke ciddileştim. alnımdaki çizgiler oluştukça kendime kızdım. kendime kızdıkça ciddileştim. akşam ekrandaki yaşlı amcaya sordular "en son ne zaman güldünüz?" "88 yılında"... beni anlamadığınızı biliyorum. yine de fındık kokulu çikolata çok güzel. gün batımları. ağaçlar. sanırım ağaçlar en güzeli. bana betondan ve her şeyden daha katı görünüyorlar. dağlar ve ırmaklar gibi. sanki ilelebet burada duracaklarmış gibi. benim toprağa doğru akan bedenime inat. evet benim naçiz vücudum elbet bir gün... evet evet... fakat doğru bir tespittir. naçiz vücudumun yok olacağı aşikar. ya ben... yeni yeni şu hayal gücünü kutsayan sanatçı ve bilim adamlarını anlıyorum. çünkü hayat ünlü hint deyişinin de dediği üzere, rüya içinde bir rüyadır. bu yüzden siz hayatı nasıl algılamayı hayal ediyorsanız hayat tam da odur. ve bu hayalin gücü tüm varoluşu kapsar. büyük hayaller kurmuş insanların isimlerini hala bu yüzden biliriz. onların eserler vermiş olmaları, tüm varoluşu etkileyen hayallerinin ürünüdür. ne diyordum ben... nasıl buraya geldik acaba... bloğun başlığında da yazdığım üzere, evet, yol yok oluştur. sonsuz evrenin hangi köşesinde, ne kadar zaman sonra, bu satırların yazarı ve okuru, nasıl bir şekilde tekrar muhabbet edecek... kim bilir. birbirine karışan zerreler, eriyen bedenler. sonsuz evrenler. hayal gücü. güzel bir gece bu. camınızı açın. bahar içeri dolsun. sakince dans edin. siz dans ederken başka zerreler sizinle buluşacak... hayat...
17 Mart 2015
16 Kasım 2014
göz
ne sen leylasın, ne de ben mecnun
ne sen yorgun, ne de ben yorgun
hüzünlü bir akşam, içmişiz sarhoşuz
hepsi bu...
çoğu zaman olduğu üzere, şarkı yine bir çok katı gerçeğe parmak basıyor.
kasım, gerçekten geçmesi zor bir ay. hava bir sıcak, bir soğuk oluyor. bir gün güneş, bir gün pus.
ve her gün aynı yalnızlık. paylaşılması mümkün olmayan, içimizde kimsenin bilmediği bir dilde durmaksızın bir sayıklama gibi. sanırım tedavisi yok. öğrenebilsem belki diğerlerine de öğretebilirim bu dili. fakat ben de bilmiyorum. anlamsız sayıklamalarla belki boşu boşuna kendimi de yoruyorum. insanın aklı hep sonradan geliyor başına. ya da şöyle söylemek belki daha doğru olur; benim gibi aptal insanların aklı hep sonradan geliyor başına. ilk gençliğim boyunca okuduğum ve içime sindirdiğim şeylerden sonra, işin doğrusu içime sinen başka fazlaca bir şey olmadı. ve garip bir lanet gibi, sonrasında yaşanan her şey, o ilk dönemin karanlık girdaplarına, saçma tespitlerine kapılıp kaldı.
bir hapishane gibi. sanki benim için bir gerçek hayat hiç olmayacak gibiydi. sanki her şey benim izlemem için kurgulanmış bir oyun gibiydi. ben de aralıksız izlediğim oyuna yorum yapan bir dış göz, bir eleştirmendim sanki. belki "eyleme" olan düşmanlığım belli belirsiz buradan doğup , buradan besleniyordu. bütün bunlar nasıl ve ne ara oldu bilemiyorum. zaten daha önce de söylemiştim şahenk, bilmek de bir işe yaramıyor.
ne sen yorgun, ne de ben yorgun
hüzünlü bir akşam, içmişiz sarhoşuz
hepsi bu...
çoğu zaman olduğu üzere, şarkı yine bir çok katı gerçeğe parmak basıyor.
kasım, gerçekten geçmesi zor bir ay. hava bir sıcak, bir soğuk oluyor. bir gün güneş, bir gün pus.
ve her gün aynı yalnızlık. paylaşılması mümkün olmayan, içimizde kimsenin bilmediği bir dilde durmaksızın bir sayıklama gibi. sanırım tedavisi yok. öğrenebilsem belki diğerlerine de öğretebilirim bu dili. fakat ben de bilmiyorum. anlamsız sayıklamalarla belki boşu boşuna kendimi de yoruyorum. insanın aklı hep sonradan geliyor başına. ya da şöyle söylemek belki daha doğru olur; benim gibi aptal insanların aklı hep sonradan geliyor başına. ilk gençliğim boyunca okuduğum ve içime sindirdiğim şeylerden sonra, işin doğrusu içime sinen başka fazlaca bir şey olmadı. ve garip bir lanet gibi, sonrasında yaşanan her şey, o ilk dönemin karanlık girdaplarına, saçma tespitlerine kapılıp kaldı.
bir hapishane gibi. sanki benim için bir gerçek hayat hiç olmayacak gibiydi. sanki her şey benim izlemem için kurgulanmış bir oyun gibiydi. ben de aralıksız izlediğim oyuna yorum yapan bir dış göz, bir eleştirmendim sanki. belki "eyleme" olan düşmanlığım belli belirsiz buradan doğup , buradan besleniyordu. bütün bunlar nasıl ve ne ara oldu bilemiyorum. zaten daha önce de söylemiştim şahenk, bilmek de bir işe yaramıyor.
21 Ekim 2014
ortada
hayatın güzel olduğuna herkesi inandıramazsın şahenk. çünkü onlar küçük şeylere takılmazlar. yani bir çiçeğin güzelliğine ya da bir gün batışının enfes renklerine takılmazlar. kelimenin tam anlamıyla takılmazlar yani. gözleri hep başka şeylerdedir. nedir o şeyler? daha büyük şeyler işte... bir ev, bir araba, şan, şöhret filan. yani büyük şeyleri de bir yıldız, bir gezegen, bir nebula, bir galaksi değildir. kötü bir ortada kalmışlıktır bu yani. sıkıcı bir ortada kalmışlık.
20 Temmuz 2014
karbon kağıt kopyası
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



