ölümün olduğu bir dünyada yalnızca siyah mürekkeple sade resimler yapılabilir gibi geliyor bana. bir de hiçbir şey çok ciddiye alınamaz. çok ciddiye almamak için bir kuşa baktığında o kuş olmalısın, bir kurbağaya baktığında bir kurbağa. ve buluta baktığında bulut. çünkü bu akşam tekrar anladığım üzere büyük patlamadan önce bütün bu etrafımızdaki atomlar sıkıca yapışmış bir şekilde bir arada varolmaktaydılar. ve ne olduğunu bilmediğimiz o ilk itki ile hepsi evreni varetmek üzere dört bir yana yayılmaya başladılar. tam da bu yüzden kulağıma ulaşan melodiler ile tepemdeki bulutu taa o ilk beraberliğimizden tanıyor olmalıyım. onlar da beni. bu da önceki yaşam deneyimi dediğimiz şeyi yeterince açıklıyor sanırım. sakin gecede göl kenarında öylece kıpırdamadan duran kurbağayı düşün. arada bir vırak sesi çıkarıp tekrar derin sessizliğe ve hareketsizliğe bürünüşü. sen en son ne zaman o kadar uzun süre sessiz ve hareketsiz kaldın? kurbağaya baktığında kurbağa olmak öyle çok kolay değil yani. ya da eline fırçayı aldığında daldaki kargayı siyah mürekkebe taşımak. bütün bunlar tıpkı budanın aydınlanışında yaşadığı o ruhlararası seyahate benzer bir deneyimi içeriyor. suyun atmosferdeki döngüsü gibi. bizler evrenin merkezinde yer almıyoruz. fakat halen bu fikre alışamamış olan çokcamız mevcut. insanın kutsallığı gidince eline sadece ölümlülüğü kalıyor. evet biraz ürkütücü, biraz zor, biraz kabullenmesi güç. ama kabullenebilirsek işte o zaman evren bize kapılarını aralayacak. binlerce yıl önce de varolan o kırmızı damgayı bu yazının da altına vurup buradan ayrılıyorum. sevgiyle kalın.
10 Mart 2016
10 Ocak 2016
35
kiarostami yol ve şiir üzerine konuştu. tam bir doğu bilgesi olarak. sanki nirvanaya ermiş ve doğum-ölüm döngüsünden kurtulmuş gibiydi. kar, karga ve yollar üzerine kim uzun uzun düşünse buna yakın bir olgunluğa gelir sanırım.
yola dair düşünmeler sanırım yıllarımı aldı. yine her yola düştüğümde de etrafa olabildiğince dikkatle bakar, yolun bir metafordan çok, bir gerçek olarak nelerle kesiştiğini, nasıl ilerlediğini ve her daim nasıl kendini yenilediğini anlamaya çalışırım. tıpkı heraklet'in nehri gibi yol da, durmaksızın değişir. mevsimlerden tutun, yol çalışmalarına kadar binlerce etken yolu değiştirir. ona yeni bir hal katar. işte bu halden hale geçen yol ile benliğimiz arasındaki benzerlik artık metaforik olmanın çok ötesindedir. şimdi hayatın geride kalan ilk yarısına baktığım zaman, garip alaycı bir detayla karşılaşıyorum. ilk yarıda daha çok kelimelerin hoş sedası, minik oyunlar, metaforların anaforları ve gerçekliğin o dış çeperindeki alaycı mecaz beni meşgul etmişken, tam da bu ikinci yarıya giren dönemeçte, gözüm garip bir şekilde kaskatı gerçekliğe takılmaya başlıyor. ve dahası henüz ilk yarının şemasından çıkamamış olduğumdan bu yeni katı gerçeklik zaman zaman beni ürpertiyor. ağaca sarılan şairi hatırlıyor musunuz? bahsettiğim katı gerçeklik bu işte. dünyanın dışarıda bir yerde, bizim renkli kelimelerimiz dışındaki varoluşu. ağacın gövdesi, kuşun uçuşu, ebedi dostum güneşin, doğuşu...
fakat hala sabahları içimdeki ses beni "yalnızlık" diyerek uyandırmaya devam ediyor. "ne yazık ki" kimsenin dünyayı benim gözümden göremeyecek olması nasıl bir kendini beğenmişlikse, beni derinden üzüyor. o yüzden gördüklerimi, hissettiklerimi, anlamaya çalıştıklarımı büyük bir hınçla anlatmaya ve aktarmaya çalışırken buluyorum kendimi. kendini bu denli ciddiye alan her insan bu denli komiktir.
zaman geçiyor. etraftaki kayalara gece ve gündüz aralıksız baksanız zamanın geçtiğine dair en ufak bir delile ulaşamazsınız. kaskatı duruşları. varoluşları. fakat biz... şu kemanın sesindeki narin tını, işte o bizim içimizden çıktığı gibi, biz de onun içinden çıktık... anladığımı iddia edemem fakat resim berraklaşıyor demekle yetineyim. gezegen, okyanusları, kayaları, yanardağları, kayaçları ve ağaçlarıyla dev bir beyin olarak aralıksız düşleyip yaratırken, bizim beyinlerimiz de bundan nasibini aldı. şu karşıdaki devasa yapıya bak ve bir beyin hayal et... o yapının zemin katındaki ufak depoyu da, o koca sahneyi de, ışıkları da, kirişleri de, tavanları da o beyin düşledi. yavaş yavaş, tek tek, bütün ayrıntılarıyla düşledi. ve diğer insanlar bir araya gelip o düşü kaskatı bir gerçekliğe dönüştürdüler. gezegenin düş ustası kim bilmiyorum. kafamın üzerinden hızla geçen bulutlara baktığımda onlardan şüphelendiğim çok oluyor. ağaçların, kayaçların ve okyanusların becerikli işçiler olduğuna ise hiç kuşkum yok.
şimdi bu yolda, bu sapakta duruyorum. metaforlardan sıyrıldığımı sansam da, ikinci yarı metaforu nasıl da tatlılıkla kavrıyor zihnimi. elime bir midye kabuğu, bir deniz kestanesi bedeni ya da kaya alıp saatlerce ona dokunuyorum. ağaçlara sarılmak gibi. dünya sana sarılıyorum ve seni hayranlıkla izlemeye devam ediyorum.
23 Aralık 2015
möür
elimi içimdeki yalnızlığın şeffaf balçığından çıkardığımda, sanki elimde bir eldiven varmışcasına bir katmanla dünyaya dokunmaya çalışıyorum. bu anlarda sonsuz uzunlukta, yer yer çatlamış, yer yer kırılmış bir camın yüzeyinde geziyorum. elimi ne kadar uzağa uzatabileceğimi didiklediğimde ellerim lime lime oluyor. insan en uzak kendisine daldırabilir elini. bütün bu sis ve pus bulutu içinde, beynimin yalnızca bir uzantısı olan bu bedenin, gezegenin kendini var edebilme sürecindeki bilincinin bedenleşmiş hali olduğunu da hayal ediyorum. uzak bir gezegende, yine o gezegenin de kendi bilincini var edebilmek üzere, başka başka yaratıcılıklarla bambaşka ürünler verdiğinden de neredeyse eminim. bütün bu akışkan bilincin, elektriğin ve sıvının içinde, atomların bir köpük halinde dansı, arada bir çakan kıvılcımvari elektrik kaçakları ve biz kaçıklar. ömür dediğin.
30 Ekim 2015
kaya
tamamen aynı şartlar altında olsam ben de aynı şeyi yapardım diyor Aleaddin Şenel... birçoğunuza bambaşka şeyler çağrıştırsa da, bana yalnızca yalnızlığımı çağrıştırıyor.
yine kafamın içindeki o küçük cüce, "bütün bu yalnızlık" diye eveleyip geveliyor. evet eveleyip geveliyor, çünkü cümle böyle başlıyor ve hiçbir yere varmıyor. Lucretius İsa'nın doğumundan bilmem kaç yüzyıl önce atomlardan bahsediyor. ve o cansıkıcı aptal kalabalıklardan. yaptığım karalamaların altına kırmızı bir damga vuruyorum. hatta çoğu zaman sırf o damgayı vuracağım an gelsin diye sabırsızca bekliyorum. bunlar çok kişisel şeyler. aslında sizinle paylaşabileceğim tek şey de kişiselliğim sanırım.
zaman zaman eski bir alışkanlık olarak, bir şeylerde ya da bir yerlerde saklı kalmış bir anlam aradığım oluyor. sonra sakinleşiyorum. anlam arayan ya da bir anlam bulmuş kişilerin sakinleşebileceğini sanmam. bu ara Keith Jarrett'tan Bach'ın Fransız Suitlerini dinlemediyseniz mutlaka dinlemelisiniz.
gelelim asıl konuya. siz de biliyorsunuz ki, bir asıl konu elbette yok. çoğu zaman bir metafor olarak uzayda sürüklenen devasa bir kaya parçasını düşlüyorum. sürtünmesiz ortamda, sonsuza doğru büyük bir hızla ilerleyen, yalnız, soğuk ve hızlı koca bir kaya parçası. bazen çok büyük bir kütlenin çekim alanından etkilenip doğrultusu değişiyor. bazen başka bir serseri kayayla çarpışıp milyonlarca başka zerreye dağılıp ayrı yönlere yola çıkıyor. bazense, sadece büyük bir hızla sürükleniyor. şimdi bu kayaya baktığımda yalnızca kendimi görüyorum. uzay zamanda sonsuza dek sürüklenen, parçalanan, dağılan ama yolculuğu hiç durmayan, hiç bitmeyen bir ben. ve siz.
yine kafamın içindeki o küçük cüce, "bütün bu yalnızlık" diye eveleyip geveliyor. evet eveleyip geveliyor, çünkü cümle böyle başlıyor ve hiçbir yere varmıyor. Lucretius İsa'nın doğumundan bilmem kaç yüzyıl önce atomlardan bahsediyor. ve o cansıkıcı aptal kalabalıklardan. yaptığım karalamaların altına kırmızı bir damga vuruyorum. hatta çoğu zaman sırf o damgayı vuracağım an gelsin diye sabırsızca bekliyorum. bunlar çok kişisel şeyler. aslında sizinle paylaşabileceğim tek şey de kişiselliğim sanırım.
zaman zaman eski bir alışkanlık olarak, bir şeylerde ya da bir yerlerde saklı kalmış bir anlam aradığım oluyor. sonra sakinleşiyorum. anlam arayan ya da bir anlam bulmuş kişilerin sakinleşebileceğini sanmam. bu ara Keith Jarrett'tan Bach'ın Fransız Suitlerini dinlemediyseniz mutlaka dinlemelisiniz.
gelelim asıl konuya. siz de biliyorsunuz ki, bir asıl konu elbette yok. çoğu zaman bir metafor olarak uzayda sürüklenen devasa bir kaya parçasını düşlüyorum. sürtünmesiz ortamda, sonsuza doğru büyük bir hızla ilerleyen, yalnız, soğuk ve hızlı koca bir kaya parçası. bazen çok büyük bir kütlenin çekim alanından etkilenip doğrultusu değişiyor. bazen başka bir serseri kayayla çarpışıp milyonlarca başka zerreye dağılıp ayrı yönlere yola çıkıyor. bazense, sadece büyük bir hızla sürükleniyor. şimdi bu kayaya baktığımda yalnızca kendimi görüyorum. uzay zamanda sonsuza dek sürüklenen, parçalanan, dağılan ama yolculuğu hiç durmayan, hiç bitmeyen bir ben. ve siz.
15 Eylül 2015
Ó Gente Da Minha Terra
yağmur yağıyor. yukarıdan gölü gören ağaçlarla kaplı bir tepedeyiz. yağmur yağıyor. insanın içine kadar işleyen bir soğuk, etrafta her şeyi daha ıssız ve yalnız kılan bir sis ve içe kadar işleyen bir yağmur. sanki müzik evrenin varoluşundan beri geri planda çınlıyor. sanki ben her yalnızlığımda bu şarkıya düşmüşüm. sanki yalnızlık yok. ya da hiç bitmeyecek kadar çok. evren karanlık. soğuk. gezegen fazla sıcak. yağmur yağıyor. suyun atmosferdeki mucizevi döngüsünü izliyorum. geldiğim gezegende böyle bir döngü yoktu. derimde küçük ısırıklara benzer bir donma hissine rağmen izliyorum. kadın hala şarkıyı haykırıyor. bu şarkı söylemek değil. feryat. figan. topraktan geliyor bu üzüntü diyor. sırılsıklamım. sizi topraktan yarattım diyor. sizi topraktan bu üzüntüyle yarattım.
20 Temmuz 2015
2013 / harnup
bugün kazandığım bir saati sana hediye ediyorum şahenk. al sana bir akrep ve bir yelkovan. bir de eski püskü anahtar ve rüya yakalayıcı. eğer kötü bir rüya görürsen, o tutacak, fileye benzer ağları arasında. yok sen yine de kötü bir rüya görürsen götür yak onu. şamanlar ne zaman yanıldılar ki? bazen umudumu yitirdiğim ya da ümidimi yitirdiğim oluyor. bilirsin o halleri. bir hikayenin tatsız sonu gibi. gogolvari bir hikaye gibi yani. o paltoda öyle naif ve gerçek gözyaşları döküşüm gibi. bir paltoyu tamir etmeyen tüm o orospu çocuklarının az önce yürüdüğüm o dar sokaklarda kafalarını içki şişelerine gömmüş bu kalabalık olduğundan emindim. bu dünya kötü bir dünya şahenk. bazılarımız aç. bu yaşa geldim artık buna alışmalıyım değil mi? değil şahenk. buna alışmayacağım. sana ne oğlum diyenleri defterin "siktiredilmişler" sayfasına kaydedeceğim ve yola devam edeceğim. harnupun dalları altında aklıma düşen haikudan da anlayabileceğimiz üzere, tıpkı ışık pekmezi gibi bu dünya da hepimize yetmeli. ama bazılarımız bu dünyayı diğerlerine dar etmek istiyorlar. ve bunu yapabilmek için o kadar çok çalışmışlar ki, düşünüyorum yarın işe başlasak belki yüz yıl aralıksız çalışmamız gerekir. ne için mi şahenk? sana ve bana bizim düşman olmadığımızı anlatmak için. hatta belki yine de aramızdan anlamayanlar çıkar. çıkacaktır. o zaman işte devrimimizin doğası gereği onları asmamız gerekecek. tıpkı ecinnilerde o deli deli konuşan, masanın en ucundaki genç adam gibi. eşitlik için uğraştıkça bir tek adam yönetimine varacağız. bunlar büyük zavallılıklar şahenk. düşünürsen sen bile üzülürsün. benim de üzüldüğüm anlar oluyor işte böyle. bu şarkı eşliğinde özellikle. şunu bilmeni isterim. şarkıların zamanla her şey gibi bağlamları değişir. çünkü o kolunun iç tarafında aşağı doğru açılan dövmenin belki de ilelebet müthiş bir şekilde tespit ettiği biçimde her şey geçer. evet bazen bazı şeyler de birbirine geçer. ve böylelikle bağlamlar kopar, yer değiştirir, bozulur, yeniden kurulur. geçişlerle her şey birbirine geçer ve insan yollardan geçer. ve yollar da yollardan geçer. ve insanlar da insanlardan geçer. yolları kat edişler gibidir bu. bir insan bir insanın içinden üzerinden yanından geçebilir. siz belki bir insanın içine girmeyi şehvetle eş tutarsınız. oysa siz bir kelime uçuruverirsiniz havaya o gider kulağından girer kişinin. siz bir koku verirsiniz havaya o gider burnundan girer. siz bir duygunuzu verirsiniz o gider yüreğinden girer. ve siz teninizi verirsiniz birbirine geçiverir iki beden. her halükarda iki beden birbirine geçer. her şey geçer yani. tıpkı bizler gibi. o lahitin yanında gecenin zifiri karanlığında rakım ben ve denizin ılık sesi oturuyorduk. kral o lahitten çıkıp kendisine bir kadeh koydu. uzun uzun sessizce oturuşuyla her şey geçer der gibiydi. zaten sonra da sessizce kalkıp lahitine döndü. zaten şahenk sana bir örnekle kanıtlayamayacağım bir şeyden bahsetmem. böyle böyle kazandım senin güvenini. açık lahitlerden rakı kokusuna gelen krallar filan yani. orada o kayaların arasında oturup denizin kayalara geçtiği noktadan dünyaya bakarken, bu koca kaya parçasının uzayın içinde fırıl fırıl döndüğüne inandım. yani bütün bunların bir yalan olduğuna inandım aslında. o kayaları birbirine geçiren köprü misali yavaşça ve sessizce bedenimi denize geçirdim. belki bu sesi hiç duymadınız ama deniz kayalara çarparken bir aşığın soluk alıp verişi misali heyecanlıydı. içine geçiyordum. tüylerim diken diken olarak. o da benim içime geçiyordu. kayaların içine dolup boşalan suyun sesinde o şefkat vardı. sarılıp içine geçmek istediğiniz insanlar olmuştur. işte o içe geçiş şefkati ey insanoğlu. ey uzayda fırıl fırıl dönen zavallı insanoğlu. o güzelim şefkati bırakıp şehvetin peşine düştün. düşme demem ama düşeceksen de şefkatle iç içe geçmiş bir şehvetin peşine düş. birinin içine geç ve o da senin. ama bunu öyle şiddetli ve istekli yap ki, iki beden çarpışmanın şiddetiyle erisin ve birleşsin ve sen bir beden olmadığını anla. sonra şahenk şarkıda söylediği gibi ışığı görebiliyor musun (can you see the light?) umarım görebiliyorsundur. şarkıların bağlamı değişir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



