kamp atesi. citirdayarak yanan cam dallari. tam o esnada atesin icinden firlayan bir kivilcim. karanligin icinde kayan bir yildiz gibi, son hizla atesten ayrilip cok uzaklasamadan sonen. insan kendini bastan yazamiyor sevgili dinleyici. bastan yazamadigi icin de, her satirini daha ozenli yazmasi gerekiyor. yillar once yazmak ile yasamak arasindaki o uzun kopruyu anlatisim misali... yasadigimizi yazalim. ama once yasayalim. deli dumrul.
28 Ağustos 2016
10 Mart 2016
zen
ölümün olduğu bir dünyada yalnızca siyah mürekkeple sade resimler yapılabilir gibi geliyor bana. bir de hiçbir şey çok ciddiye alınamaz. çok ciddiye almamak için bir kuşa baktığında o kuş olmalısın, bir kurbağaya baktığında bir kurbağa. ve buluta baktığında bulut. çünkü bu akşam tekrar anladığım üzere büyük patlamadan önce bütün bu etrafımızdaki atomlar sıkıca yapışmış bir şekilde bir arada varolmaktaydılar. ve ne olduğunu bilmediğimiz o ilk itki ile hepsi evreni varetmek üzere dört bir yana yayılmaya başladılar. tam da bu yüzden kulağıma ulaşan melodiler ile tepemdeki bulutu taa o ilk beraberliğimizden tanıyor olmalıyım. onlar da beni. bu da önceki yaşam deneyimi dediğimiz şeyi yeterince açıklıyor sanırım. sakin gecede göl kenarında öylece kıpırdamadan duran kurbağayı düşün. arada bir vırak sesi çıkarıp tekrar derin sessizliğe ve hareketsizliğe bürünüşü. sen en son ne zaman o kadar uzun süre sessiz ve hareketsiz kaldın? kurbağaya baktığında kurbağa olmak öyle çok kolay değil yani. ya da eline fırçayı aldığında daldaki kargayı siyah mürekkebe taşımak. bütün bunlar tıpkı budanın aydınlanışında yaşadığı o ruhlararası seyahate benzer bir deneyimi içeriyor. suyun atmosferdeki döngüsü gibi. bizler evrenin merkezinde yer almıyoruz. fakat halen bu fikre alışamamış olan çokcamız mevcut. insanın kutsallığı gidince eline sadece ölümlülüğü kalıyor. evet biraz ürkütücü, biraz zor, biraz kabullenmesi güç. ama kabullenebilirsek işte o zaman evren bize kapılarını aralayacak. binlerce yıl önce de varolan o kırmızı damgayı bu yazının da altına vurup buradan ayrılıyorum. sevgiyle kalın.
10 Ocak 2016
35
kiarostami yol ve şiir üzerine konuştu. tam bir doğu bilgesi olarak. sanki nirvanaya ermiş ve doğum-ölüm döngüsünden kurtulmuş gibiydi. kar, karga ve yollar üzerine kim uzun uzun düşünse buna yakın bir olgunluğa gelir sanırım.
yola dair düşünmeler sanırım yıllarımı aldı. yine her yola düştüğümde de etrafa olabildiğince dikkatle bakar, yolun bir metafordan çok, bir gerçek olarak nelerle kesiştiğini, nasıl ilerlediğini ve her daim nasıl kendini yenilediğini anlamaya çalışırım. tıpkı heraklet'in nehri gibi yol da, durmaksızın değişir. mevsimlerden tutun, yol çalışmalarına kadar binlerce etken yolu değiştirir. ona yeni bir hal katar. işte bu halden hale geçen yol ile benliğimiz arasındaki benzerlik artık metaforik olmanın çok ötesindedir. şimdi hayatın geride kalan ilk yarısına baktığım zaman, garip alaycı bir detayla karşılaşıyorum. ilk yarıda daha çok kelimelerin hoş sedası, minik oyunlar, metaforların anaforları ve gerçekliğin o dış çeperindeki alaycı mecaz beni meşgul etmişken, tam da bu ikinci yarıya giren dönemeçte, gözüm garip bir şekilde kaskatı gerçekliğe takılmaya başlıyor. ve dahası henüz ilk yarının şemasından çıkamamış olduğumdan bu yeni katı gerçeklik zaman zaman beni ürpertiyor. ağaca sarılan şairi hatırlıyor musunuz? bahsettiğim katı gerçeklik bu işte. dünyanın dışarıda bir yerde, bizim renkli kelimelerimiz dışındaki varoluşu. ağacın gövdesi, kuşun uçuşu, ebedi dostum güneşin, doğuşu...
fakat hala sabahları içimdeki ses beni "yalnızlık" diyerek uyandırmaya devam ediyor. "ne yazık ki" kimsenin dünyayı benim gözümden göremeyecek olması nasıl bir kendini beğenmişlikse, beni derinden üzüyor. o yüzden gördüklerimi, hissettiklerimi, anlamaya çalıştıklarımı büyük bir hınçla anlatmaya ve aktarmaya çalışırken buluyorum kendimi. kendini bu denli ciddiye alan her insan bu denli komiktir.
zaman geçiyor. etraftaki kayalara gece ve gündüz aralıksız baksanız zamanın geçtiğine dair en ufak bir delile ulaşamazsınız. kaskatı duruşları. varoluşları. fakat biz... şu kemanın sesindeki narin tını, işte o bizim içimizden çıktığı gibi, biz de onun içinden çıktık... anladığımı iddia edemem fakat resim berraklaşıyor demekle yetineyim. gezegen, okyanusları, kayaları, yanardağları, kayaçları ve ağaçlarıyla dev bir beyin olarak aralıksız düşleyip yaratırken, bizim beyinlerimiz de bundan nasibini aldı. şu karşıdaki devasa yapıya bak ve bir beyin hayal et... o yapının zemin katındaki ufak depoyu da, o koca sahneyi de, ışıkları da, kirişleri de, tavanları da o beyin düşledi. yavaş yavaş, tek tek, bütün ayrıntılarıyla düşledi. ve diğer insanlar bir araya gelip o düşü kaskatı bir gerçekliğe dönüştürdüler. gezegenin düş ustası kim bilmiyorum. kafamın üzerinden hızla geçen bulutlara baktığımda onlardan şüphelendiğim çok oluyor. ağaçların, kayaçların ve okyanusların becerikli işçiler olduğuna ise hiç kuşkum yok.
şimdi bu yolda, bu sapakta duruyorum. metaforlardan sıyrıldığımı sansam da, ikinci yarı metaforu nasıl da tatlılıkla kavrıyor zihnimi. elime bir midye kabuğu, bir deniz kestanesi bedeni ya da kaya alıp saatlerce ona dokunuyorum. ağaçlara sarılmak gibi. dünya sana sarılıyorum ve seni hayranlıkla izlemeye devam ediyorum.
23 Aralık 2015
möür
elimi içimdeki yalnızlığın şeffaf balçığından çıkardığımda, sanki elimde bir eldiven varmışcasına bir katmanla dünyaya dokunmaya çalışıyorum. bu anlarda sonsuz uzunlukta, yer yer çatlamış, yer yer kırılmış bir camın yüzeyinde geziyorum. elimi ne kadar uzağa uzatabileceğimi didiklediğimde ellerim lime lime oluyor. insan en uzak kendisine daldırabilir elini. bütün bu sis ve pus bulutu içinde, beynimin yalnızca bir uzantısı olan bu bedenin, gezegenin kendini var edebilme sürecindeki bilincinin bedenleşmiş hali olduğunu da hayal ediyorum. uzak bir gezegende, yine o gezegenin de kendi bilincini var edebilmek üzere, başka başka yaratıcılıklarla bambaşka ürünler verdiğinden de neredeyse eminim. bütün bu akışkan bilincin, elektriğin ve sıvının içinde, atomların bir köpük halinde dansı, arada bir çakan kıvılcımvari elektrik kaçakları ve biz kaçıklar. ömür dediğin.
30 Ekim 2015
kaya
tamamen aynı şartlar altında olsam ben de aynı şeyi yapardım diyor Aleaddin Şenel... birçoğunuza bambaşka şeyler çağrıştırsa da, bana yalnızca yalnızlığımı çağrıştırıyor.
yine kafamın içindeki o küçük cüce, "bütün bu yalnızlık" diye eveleyip geveliyor. evet eveleyip geveliyor, çünkü cümle böyle başlıyor ve hiçbir yere varmıyor. Lucretius İsa'nın doğumundan bilmem kaç yüzyıl önce atomlardan bahsediyor. ve o cansıkıcı aptal kalabalıklardan. yaptığım karalamaların altına kırmızı bir damga vuruyorum. hatta çoğu zaman sırf o damgayı vuracağım an gelsin diye sabırsızca bekliyorum. bunlar çok kişisel şeyler. aslında sizinle paylaşabileceğim tek şey de kişiselliğim sanırım.
zaman zaman eski bir alışkanlık olarak, bir şeylerde ya da bir yerlerde saklı kalmış bir anlam aradığım oluyor. sonra sakinleşiyorum. anlam arayan ya da bir anlam bulmuş kişilerin sakinleşebileceğini sanmam. bu ara Keith Jarrett'tan Bach'ın Fransız Suitlerini dinlemediyseniz mutlaka dinlemelisiniz.
gelelim asıl konuya. siz de biliyorsunuz ki, bir asıl konu elbette yok. çoğu zaman bir metafor olarak uzayda sürüklenen devasa bir kaya parçasını düşlüyorum. sürtünmesiz ortamda, sonsuza doğru büyük bir hızla ilerleyen, yalnız, soğuk ve hızlı koca bir kaya parçası. bazen çok büyük bir kütlenin çekim alanından etkilenip doğrultusu değişiyor. bazen başka bir serseri kayayla çarpışıp milyonlarca başka zerreye dağılıp ayrı yönlere yola çıkıyor. bazense, sadece büyük bir hızla sürükleniyor. şimdi bu kayaya baktığımda yalnızca kendimi görüyorum. uzay zamanda sonsuza dek sürüklenen, parçalanan, dağılan ama yolculuğu hiç durmayan, hiç bitmeyen bir ben. ve siz.
yine kafamın içindeki o küçük cüce, "bütün bu yalnızlık" diye eveleyip geveliyor. evet eveleyip geveliyor, çünkü cümle böyle başlıyor ve hiçbir yere varmıyor. Lucretius İsa'nın doğumundan bilmem kaç yüzyıl önce atomlardan bahsediyor. ve o cansıkıcı aptal kalabalıklardan. yaptığım karalamaların altına kırmızı bir damga vuruyorum. hatta çoğu zaman sırf o damgayı vuracağım an gelsin diye sabırsızca bekliyorum. bunlar çok kişisel şeyler. aslında sizinle paylaşabileceğim tek şey de kişiselliğim sanırım.
zaman zaman eski bir alışkanlık olarak, bir şeylerde ya da bir yerlerde saklı kalmış bir anlam aradığım oluyor. sonra sakinleşiyorum. anlam arayan ya da bir anlam bulmuş kişilerin sakinleşebileceğini sanmam. bu ara Keith Jarrett'tan Bach'ın Fransız Suitlerini dinlemediyseniz mutlaka dinlemelisiniz.
gelelim asıl konuya. siz de biliyorsunuz ki, bir asıl konu elbette yok. çoğu zaman bir metafor olarak uzayda sürüklenen devasa bir kaya parçasını düşlüyorum. sürtünmesiz ortamda, sonsuza doğru büyük bir hızla ilerleyen, yalnız, soğuk ve hızlı koca bir kaya parçası. bazen çok büyük bir kütlenin çekim alanından etkilenip doğrultusu değişiyor. bazen başka bir serseri kayayla çarpışıp milyonlarca başka zerreye dağılıp ayrı yönlere yola çıkıyor. bazense, sadece büyük bir hızla sürükleniyor. şimdi bu kayaya baktığımda yalnızca kendimi görüyorum. uzay zamanda sonsuza dek sürüklenen, parçalanan, dağılan ama yolculuğu hiç durmayan, hiç bitmeyen bir ben. ve siz.
15 Eylül 2015
Ó Gente Da Minha Terra
yağmur yağıyor. yukarıdan gölü gören ağaçlarla kaplı bir tepedeyiz. yağmur yağıyor. insanın içine kadar işleyen bir soğuk, etrafta her şeyi daha ıssız ve yalnız kılan bir sis ve içe kadar işleyen bir yağmur. sanki müzik evrenin varoluşundan beri geri planda çınlıyor. sanki ben her yalnızlığımda bu şarkıya düşmüşüm. sanki yalnızlık yok. ya da hiç bitmeyecek kadar çok. evren karanlık. soğuk. gezegen fazla sıcak. yağmur yağıyor. suyun atmosferdeki mucizevi döngüsünü izliyorum. geldiğim gezegende böyle bir döngü yoktu. derimde küçük ısırıklara benzer bir donma hissine rağmen izliyorum. kadın hala şarkıyı haykırıyor. bu şarkı söylemek değil. feryat. figan. topraktan geliyor bu üzüntü diyor. sırılsıklamım. sizi topraktan yarattım diyor. sizi topraktan bu üzüntüyle yarattım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



