14 Mart 2021

sevinc

Sebastiao Salgado - Dinka Man
 insan. kayıp. yitik.

kurduğumuz medeniyet en sonunda gezegen ve insan da dahil olmak uzere her seyi tüketti. geriye büyük bir posa gibi, devasa bir cop yigini kaldı. 

human kelimesi Latince humus, yani topraktan geliyor. tum tek tanrılı dinler insanin cennette işlediği bir günahtan dolayı buraya (dunyaya) atildigini söylüyor. halbuki human kelimesi buna karşı cikiyor. topraktan yani gezegenden geldik diyor. yaratıldıysak da gezegen tarafından yaratıldık. 

bunlar zaten bin kez uzerine düşündüğümüz seyler. fakat yeni olan ne? yeni olan insani tanimladigim aralık. daha onceleri insani tum marksistlerin yaptigi uzere emek uzerinden tanımlıyordum. fakat burada koca bir boşluk oluşmaya başlıyor. insan emegi gitgide degersizlesiyor. insanin emegiyle yapilan birçok seyi robotlar, akilli makineler yapmaya başlıyor. insan Harari'nin de dediği gibi faydasizlasmaya başlıyor. başlıyor mu? insan bedeni bir makine midir? insan beyni bir bilgisayara yüklenip sir silikon cip uzerinde de yasayabilir mi? evet o müphem soruya yüzyıllar sonra tekrar tekrar geliyoruz. insan bir ruha sahip mi? 

bu kavşakta bizi Spinoza karsiliyor. gülümseyerek. "dalga gecmemeli, ağlayıp sızlanmamalı, nefret etmemeli, anlamalı" diyor. anlamalı. nasıl mi? dalgalarla. fluctuio. Spinoza bir azizdi ama goksel bir aziz degildi, buralı, yerli, yersel bir azizdi. tipki insanin topraktan gelişine, gezegenden dogusuna iman eden Latince köken gibi. 

isleri karmasiklastirmayalim. insani diger tum canlılardan ayıran, emegi degildir. düşünebilir olması midir peki? düşünce bir rasyonel algoritma doğrultusunda üretilebilecek bir form mudur? iste burada Spinoza resme giriyor ve diyor ki, duygularımız durmadan dalgalanan devasa bir okyanus gibidir. bu devasa dalgalardan da düşüncelerimiz meydana gelir. peki duygularimiz nasıl ortaya çıkar? iste sihir tam da burada. topraktan gelen bedenimiz. gezegenin bir parçası olan bedenimiz. gezegeni goren, duyan, hisseden, koklayan, tadan bedenimiz. bu bes duyunun ne geniş (ve dar) bir spektrumda işlediğini tekrar gozden geçirelim. ucsuz bucaksız bir evrenin, issiz bir kosesindeki mavi bir gezegende, sesler duyuyoruz, tatlar tadıyoruz. hem de bu tatlar ve sesler çok geniş bir tanim araliginda yayılıyor. iste bu algilarimiz, bizde duygulanimlara sebep oluyor, o duygulanımlar da düşüncelere. düşünceler de eylemlere, hayallere, yeniliklere ve Dunya uzerinde insan elinden cikmis olarak gördüğümüz her seye. 

insan, emegi degildir. müthiş ve yenilikçi fikirleri de degildir. insan, duyularından dogan duygulanimlardan, düşüncelerini yaratan bir simyacidir. duygular her biri, her bir insanla birlikte biriciktir. tarih sahnesinde teker teker varolur ve sonra da yokolurlar. 

iste basliktaki sevinc tam da buradan gelir. insan asla ve asla faydasizlasamaz. bizleri köleleştiren ve daha siki kolelestirmek isteyen tum rejim sözcülerini bir kenara birakin. kendinizi dinleyin. milyarlarca yillik evrendeki biricik varolusunuz. biricik duygulanimlariniz, düşünceleriniz, emeginiz. varolusunuz. iste bu varoluş sevincin kaynağı olmalıdır. çünkü bu duyan bedenin, duygulanan bedenin ve düşünen bedenin, butun bu karmakarisik akisi icinde, mavi gökleri goruruz, yildizlari, agaclari. camin kokusu gelir burnumuza. gunes yakar. bir yudum su ferahlatır. bunları bizden kimse alamaz. karmakarisik algilarimizla biricik duygular yaratırız. bu biriciklik devasa bir sevinc kaynagidir. yakınmayı bırakıp bu biricik deneyime sarılmak gerekir ve spinoza'nin da dediği gibi anlamak gerekir. bu biricikligi. sevinc buradadır. toprakta. 

20 Mart 2020

apalebluedot

doğmak. dünyaya gelmek. bir canlı olarak beden bulmak. ne olarak beden bulduğunuzun bir farkı yok. kedi, köpek, insan ya da komodo ejderi. dünyaya düştünüz. evet kocaman uçsuz bucaksız bir evrende, eminim bambaşka gezegenlerde, bambaşka hayatlara gözlerinizi açabilirdiniz. ama olmadı. gözlerinizi burada, bu gezegende açtınız. atmosferini azot ve oksijenin oluşturduğu, yüzeyini büyük okyanusların kapladığı, güneş isimli kendi yıldızı etrafında dönen, bu küçük, mavi gezegende. bir portakal ya da bir salatalık olarak bu dünyaya gelebilirdiniz. hatta bir kaya parçası olarak da. tüm bunlar canlıdır. sizinle canlılığı tekrar tekrar tartışmaya niyetim olmadığı için, bu ön kabullerle ilerleyeceğimi şimdiden bilmenizi isterim. 

uzay ya da evren denen, şimdilik devasa sıfatıyla tanımlamakla yetineceğimiz, yıldızlardan, gezegenlerden, kaya parçalarından ve henüz keşfedememiş olduğumuz farklı enerji biçimlerinden oluşan koca bir boşluğun ya da doluluğun içindeyiz. uzay gemimizin atmosfer isimli bir kalkanı var. bu kalkan bizi uzay boşluğunda başıboş gezinen kaya parçalarından koruduğu gibi, gezegen üzerinde oluşmuş yaşamın tüm temel ihtiyaçlarını da gideriyor. mesela suyun gezegen üzerinde devirdaim yapabilmesini atmosfere borçluyuz ya da güneşin radyoaktif ışınlarının emilmesi ve böylelikle canlıların hayatta kalabilmesini de öyle. 

insandir. ogrenir. ogrendiginiz sandigi bircok sey vardir. yani kendisi de ogrendigini sanir, siz de sanirsiniz. bazen ogrenir. ogrendiklerinin orani ogrenemediklerine kiyaslayinca cok buyuktur. ben burada kendime dair koca bir zavallilik bulup onun icine kapanmistim bir sure. sonra etrafimdaki hadsizleri benimsedim. sevdim hatta onlari. onlar cikiyorsa ben de cikarim dedim. ciktim zavalliligimdan. zavalliligim anne karni gibiydi sahenk. bilirsin. sicak, guvenli, kalp atislarini duydugun, islak. hadsizlerin dunyasi ise tam tersiydi. betimlemeye gerek yok, hepimiz biliyoruz. yesil bir patikadan asagiya dogru iniyordum. durdum. manzara inanilmazdi. denizin uzerini beyaz bir sis kaplamisti. ufuk, sanki dunya orada gercekten bitiyormuscasina net ve sonsuzdu. net ve sonsuzu siz tersi anlamlarda kullaniyorsunuzdur. bazen ayni anlama da gelebildiklerini o ufka bakarken anladim. sonra aniden uzerimde gunes acti. ve tekrar aniden hava kapandi. kafami kaldirip buluta baktigimda anladim. insan cok alingandir sahenk. her sey onun icin ya da onun yuzunden oluyor sanrisindadir daima. onbes milyonluk sehirde yagmur onun icin yagdi sanir. onceki aksam bilmem ne giyecegini dusunmustur de sansi olsa yagmur mu yagarmis da. kucucuktur insan. anladigini sanir. anladigini sandigi pek cok sey vardir. buluta bakarken anladigimi sandigim sey bulutla aramda bir bag oldugu oldu. halbuki butun bu sanrilardan cok yorgundum. bunalmistim. okumak istemiyorumdum. yeni birisiyle tanismak istemiyordum. bach ya da handel dinlemek istemiyordum. anladigima dair yeni sanrilara kapilmak istemiyordum. fakat kafami kaldirip buluta bakmistim. anladigim bir andi bu. yani ilk anladiginiz kelimeyi hatirliyor musunuz. ilk anladiginiz seylerin icinizde yarattigi o engin gidiklanma hissini. cok gulerdim cocukken. hep bu anlarda gulerdim. bir seyleri anladigimi sandigim zaman sanki gorunmez bir el gobegime oturur ve beni gidiklamaya baslardi. buluta bakinca da gidiklandim. bu kez hafifce guldum. bulut tekrar cekildi gunesin onunden. uzerime yakici isinlar tekrar dustu. isindim. gobegimdeki gidiklanma artiyordu. goge bakip guluyordum. bulut tekrar kapandi. gulmem artti. cunku artik oyunun icindeydim. tekrar acildi. bu kez gozlerimi kirpmadan goge baktim. ince, mavi battaniyemize. bizi disaridan koruyan derimize. yavasca yuzumu tekrar denize dogru indirince denizin yuzeyindeki isiltiyi gordum. ellerime baktim. isildiyorlardi. uzerinde dikildigim cimenler de geceden kalan islaklikla isildiyorlardi. butun bu isiltilar icinde insanin anladigini sanma zavalliligi daha berrak bir hal alir. eminim bunu hissetmissinizdir. onu hissedenler artik hep buyuk bir arafta yasarlar. cennetten dusmusturler. cehennemi de hakedememistirler. araf da dunya gibi kocamandir. turlu turlu kosesi vardir. sizi kucaklar. hizli bir carpmayla yavas bir kucaklama arasinda fark olmadigini da cok kucukken anlamistim. dedim ya anlamak, anladigini sanmak, o gobek gidiklanmasi. insanin kendini unutusu. kendini ozleyisi. alinganligi. bir canli olarak burada, bu gezegende hayat bulmus olusu. bunlarin hicbirini kendi secmemis olusu. secmedigi bir seyleri her gun yeni bastan yaratmak zorunda olusu. zamanla kabullenisi. ve butun bunlarin arasinda zaman zaman gobeginde bir gidiklanma hissedisi. anlayisi. her sey ne kadar icice degil mi. artik bach ya da handel endiselendirmiyor beni. chopin endiselendiriyor. anladigimi sanmiyorum. hissettigim oluyor. ve zannetigim. kendimi bulut zannettigim. sari bir cicek zannettigim. deniz zannettigim. kopek zannettigim. tirtil zannettigim. sonra uyanip kendimi bir insan zannederken buluyorum.

interconnectedness

22 Mayıs 2019

kelime, ışık, güç, kelime, güç, ışık

anlama inananlar için hayat zordur. ama dahası evren de zordur.

zifiri karanlık bir yerlerde bir süre şaşkın bir körlük geçirmiş olanlar bunu çok iyi bilir.

mesela yer altında bir tünelde yürürken ansızın kafa lambanız söndüğünde birden kendinizi bütün hesapların bozulduğu bir yerde buluverirsiniz. parmak uçlarınızın hissetiği şeyleri anlamaz, burnunuza gelen kokuyu tanıyamazsınız, seslerin nereden geldiğini kestiremez, tam bir kaybolmuşluğun orta yerine düşüverirsiniz.

ışıksız dünya.

ışık bizim bütün tanım aralığımızdır.
ışıkla tanımlarız.

oysa tıpkı güç (power corrupts absolute power corrupts absolutely) gibi ışık da bozar. hatta ne kadar ışık o kadar bozulma diyebiliriz belki.

bizler sınırlara inandığımız ve bu sınırlar aracılığıyla düşünmeyi düstur edindiğimiz için, ışığı hissetmek biraz problemlidir. halbuki ışık bir kez yola çıktığında sınırlarla olan bütün anlaşmaları yıkar. milyonlarca yıl durmadan seyahat eder ve sırtında da milyonlarca hikaye taşır. bu azim ve bu sınırsızlık onun değdiği şeyi bozmasına yol açar diyebiliriz belki de.

ışık bozar.

ışığın sınırsız doğası sınırların "varsayıldığı" doğaya değdiğinde o varsayılan sınırlara yıkım etkisi uygular. atom altı parçacıklar üzerlerine düşen quanta parçacıklarını görünce hem quanta paketlerini hem de kendilerini şaşırtırlar. ve bu şaşkınlık bazı "bilinmezliklere" sebep olur.

işte o bilinmezlikler sınır sanrılamızın kırıldığı yerlerdir.

sınır sanrılarımız gerçeği bozar. ışık gibi.

yaprağın yeşiline oturmuş ışık ve anlam bütün bu saçmalaşmanın örneği gibidir.

kelime.
kelimesiz dünya.

anlamayı çalışan insanın sınırları kelimelerde başlar onların içinde gezer ve sonra da tepetaklak bir şekilde tekrar içine düşüverir.
kelimenin kendinden kendine yolculuğu bu kadarcıktır. tepetaklak kendi içine düşüşü. kadar.

kelime bozar.
kelimeleri güçsüz, kimsesiz, zavallı sananlar vardır. zavallı kelimeler. kelimenin nasıl bozduğundan habersiz olanlar ve zavallı kelimeler.

tıpkı ışık. yola bir kez çıkar ve azimle yola devam eder. sırtında hikayeler taşır. ve elbet bir yere ulaşır. tıpkı ışık gibi kelime bozar, daha çok kelime daha çok bozar.

güç, kelime, ışık. bozar. çünkü sınırlar saptar. sınırlara riayet eder. ve belli ilişkiler kurar. bu yolla bozar. anlamı her arayan bulacak değildir fakat bulanlar mutlaka bozulmuş bir şeyler bulacaklardır.

sessizce seyredip hiçbir şey aramayanlara, bulmayanlara, bozmayanlara, kelimeye, ışığa ve güce inanmayanlara.

10 Mayıs 2019

dönüşüm

geçen sabah şahenk, evet geçen sabah, ilkbaharın ilk izlerinin ortalıkta belli belirsiz gezinmeye başladığı geçen sabah. yol kenarında ağaçtan dökülmüş pembe yapraklar gördüm. yere pırlantalar saçılmış ve etraftaki aptallar toplamayı akıl edememiş gibi heyecanlandım. heyecanlandım dediysem abartma hemen. yüzüm kızarmadı, yüreğim hoplamadı, ellerim terlemedi. ne içe doğru, ne de dışa doğru patladım. eskidendi çünkü, dışa patlamak (explosion) yerine, implosion (içe patlamak) gerektiğine çokça vurgu yapardım. sen de bilirsin şahenk, yaşın var epey, insan yaş aldıkça illaha akıllanacak diye bir kural yok. dönüşümün kuralları kaostan logosa, logostan kaosa ve hatta bazen başka yönlere sürekli değişiyor. borges efendimize kulak kabartırsak, dünyadaki tüm aynalara baktım, kendimi göremedim mealinden bir şeyler söylediği duyuluyor. demem o ki, elinde bir balyoz, bir cımbız, bir keski, bir at nalı, bir bisiklet gidonu ve bir çaydanlık var. önünde de koca bir mermer blok. hadi yarat kendini demişler. işin kötüsü aynan da yok. kendisine bakabilen kimseyi de görmedim ben. borges de listeye son sıradan dahil oldu. o zaman zavallı insan neden etrafta ben ben diye gezinip, bağırıp, ortalığı velveleye verir acaba? mermerine once caydanlıkta demlediğin ılık yeşil çayı dök. kaskatı taş, ılısın, kıvrımları bir ortaya çıksın, tozu toprağı aksın değil mi? yok ben ilk önce balyozu aldım elime. koca bloğu tek hamleyle ikiye ayırdım. sanırım o yüzden yaprak döken ağaçlar, özellikle pembe çiçeklerinin yapraklarını dökenler beni derinden etkiliyor.
tipsy tipsy
drunk leaves
fall

santoka taneda

27 Haziran 2017

2011 yılından

pembe hülyalarımız var. ama burada bahsi geçen pembe, çocukluğumuzda giydiğimiz elbiselerin ucucu, hafif ve masum pembesi değil. bu pembe bana daha çok hayat kadınlarının dudaklarına sürdükleri ucuz rujların pembesini hatırlatıyor. öyle ki, bu pembe hülyaların çocukluğumuzla tek kesişme noktası, ayaklarının yere basmıyor oluşu. bunun dışındaki tüm pembelikler bayağılığa ve ucuzluğa işaret ediyor. işte bütün bu pembelikler içinde olan biten şuna benziyor. biri eline pis, ucuz bir pembe ruj almış, toplumun karşısına geçmiş, bütün kutsalları ve kavramları, o pembe rujla, canavarca bir şiddetle boyuyor. ortalık pembeleştikçe pembeleşiyor. tanrıyı boyuyor mesela puta dönüştürüyor. özgürlüğü boyuyor mesela boyunduruğa dönüşüyor. sonra demokrasiyi boyuyor faşizme dönüşüyor. ama bütün bunlar hep pespembe. üzerlerinden pespayelik akan bir pembelikte hepsi. pembeliği herkes bağrına basıyor, herkes bu pembeyi çok benimsiyor, kendinden bir şeyler buluyor. bu ağır, yılışık ve kendini satan pembe, herkese kendini hatırlatıyor. kendi ikiyüzlü ahlaksızlıklarını bu pembede bulmuş olmaktan içten içe mutlular. e bir de bu renk, hani o çocukluklarının saf dünyasını da andırmıyor değil. evet kuşkusuz farkındalar, çocukluklarındaki pembeyle bu pembe arasında doğru düzgün bir benzerlik bulunmadığına. fakat kendini kandırışın, gücün karşısındaki tapınmanın boyutsuzluğu bu ayrıntıları kavurup yutuyor. sonunda bir iktidar onlara hem pembe hem de ahlaksız bir boya sunuveriyor. hem pembeye boyanıp kendi renksizliklerinden kurtuluveriyorlar, hem de ahlaksızlıklarını tüm sınırlarına kadar yaşayabilecekleri devasa bir oyun alanına kavuşuyorlar. herkesin mutlu olduğunu hissediyorum. bu yapay ya da kurmaca bir mutluluk değil. herkes gerçekten mutlu. ahlaksızlıklarıyla kimse onları bu denli barıştıramamıştı. bu denli ahlaksızlıklarının olumlandığı hiç olmamıştı. ahlaksızlıkları hep ayan beyan ortadaydı. ikiyüzlülükleri ve güce tapınımları da öyle. kendi küçük dünyalarında bu değer sistemlerinin olumlandığını binlerce kez deneme fırsatı da bulmuşlardı. fakat bu ağır faşist küçük dünyalarını gerçek dünyayla eklemlemeye kalktıklarında karşılarına az, eksik ve köhne de olsa birkaç engel, birkaç kural çıkıyordu. bu da onları deli etmeye yetiyordu. ama neyse ki, şimdi her şey pespembeydi. şimdi istedikleri kadar pespayeleşebilirlerdi. pespembe bir pespayelik içinde.

karamazov kardesler


- Sözgelimi, aydın, okumuş bir bey eşiyle birlikte yedi yaşındaki öz kızını kırbaçlıyor. Ayrıntılarıyla yazmışımdır bunu defterime. Kırbacın kalın olmasından hoşnuttur beybaba. "Daha oturaklı" olurmuş, öz çocuğuna "oturtmaya" başlamış böylece. Kırbacı her indirişinde kendinden daha bir geçen insanlar tanırım. Bir dakika, beş dakika, on dakika kırbaçlar, gittikçe hızlanır, kızışırlar. Çocuk bağırır, sonunda sesi kısılır zavallının, solumaya başlar: "Baba, baba, babacığım!" Bu anlattığım olay uğursuz, çirkin bir rastlantıyla mahkemeye aksetmiş. Adam bir avukat tutmuş. Rus halkının avukatlara "ablakat- kiralık vicdan" adını takması hayli eskidir. Avukat, adamı savunmak için yırtınıyormuş. "Öylesine basit, olağan bir olay ki bu, ama ne yaparsınız, günümüzün yüz karası, mahkemeye kadar geldi, bir baba kızını dövmüş hepsi o!" Jüri yeter bulmuş bu sözleri, odalarında toplanıp, adamın suçsuz olduğuna karar vermişler. Zavallı adamın kurtulmasına sevinen halk sevinç çığlıkları atmış. Eh, ben yoktum orada, olsaydım, bu canavarın adına bir öğrenci bursu konulmasını önerirdim!.. Hoş tablocuklar bunlar. Ama çocuklarla ilgili daha güzelleri de var bende Alyoşa. Rus çocukları üzerine çok, pek çok olay topladım. Beş yaşında küçük bir kız çocuğundan anne babası nefret ediyormuş. Hem "okumuş, saygıdeğer, memur kişiler"miş. İnsanların çoğunluğunun önemli bir özelliğinden söz editorum sana: Çocuklara, yalnızca çocuklara işkence etmek tutkusudur bu. Böyleleri, her çeşit insana karşı, son derece uygar, insanca kibar davranırlar da, çocuklara işkence etmeye bayılırlar. Hatta kendilerine bu zevki tattırdıkları için severler onları... Bu canavarları çeken, çocukların kendilerini koruyamamaları, melekçe saflıkları, kaçıp gidebilecek bir yerlerinin bulunmayışıdır. İşte bütün bunlar canavarın iğrenç kanını kaynatır. Hiç kuşku yok ki, her insanın içinde bir öfke canavarı, acı çeken kurbanın haykırışlarından aşırı zevk duyan bir şehvet canavarı, zincirinden boşalmış bir canavar; hastalıkların, romatizmaların, hasta böbreklerin v.b verdiği acılarla beslenen bir canavar yatar. Bu okumuş ana, baba daha beş yaşındaki zavallı kızlarına her çeşit işkenceyi, acıyı tattırmışlar. Niçin olduğunu kendileri de bilmeden tokatlıyorlar, kırbaçlıyorlar, tekmeliyorlarmış. Her yanı çürük içindeymiş zavallının. Sonunda işi en yüksek düzeye çıkarmışlar: Dondurucu soğuk geceler helaya kapatıyorlarmış onu. Gece çişe kalkmak istemesin diye (beş yaşındaki bir çocuk melekler gibi mışıl mışıl uyurkenuyanıp da çişinin geldiğini söyleyebilirmiş de sanki), evet sırf bunun için çocuğun pisliğini yüzüne sürüyorlarmış, yemeye zorluyorlarmış kendi pisliğini. Düşün, bir anne, evet bir anne öz evladına yapıyor bunu! O iğrenç yere kapatılan zavallı yavrunun iniltileri işitilirken de sıcak yatağında rahat rahat uyuyabiliyormuş! Başına gelenleri henüz analayamayan küçücük bir yaratığın o pis yerde, soğukta, karanlıkta sızlayan göğsüne minnacık yumruğuyla vurmasının, içli içli ağlamasının, "Allah Babaya" onu kurtarması için yalvarmasının ne demek olduğunu biliyor musun kardeşim!.. Bu korkunç, yürekler parçalayıcı durumu düşünebiliyor musun kardeşim? Rahip adayım benim, anlayabiliyor musun? İnsanın içini sızlatan bu felaketin olması pek mi gereklidir? Bu olmasa, kişioğlunun yeryüzünde yaşaması da olamaz diyorlar, çünkü iyiyle kötüyü öğrenemezmiş. Böylesine pahalıya oturuyorsa, Allah'ın belası bu iyilikle kötülüğü ne diye öğrenmeliyiz? Küçcük bir çocuğun "Allah Babasına" yalvarırken döktüğü gözyaşı dünyanın tüm bilgilerine bedeldir... Büyüklerin çektiklerinden söz etmiyorum, elmayı yediler onlar, cehennemin dibine kadar yolları var! Ne halleri varsa görsünler, ama bunlar, bunlar! Canını mı sıkıyorum Alyoşa, iyi değilsin sanki. İstemiyorsan susarım.



- Önemli değil, diye mırıldandı Alyoşa. Ben de acı çekmek istiyorum.

- Bir, yalnızca bir olay daha anlatacağım sana. Pek ilginç, pek değişik bir olay bu... Hem yakında okudum, eski defterleri karıştıran derglerimizden Arşiv'de mi Geçmiş Zaman'da mı okumuştum, unuttum, bakmak gerek. Yüzyılımızın başında geçiyor olay. Toprağa bağlı köylülerin, bulunduğu devrin en karanlık, en kötü günleri... Yaşasın halkın kurtarıcısı! (Çar II.Aleksandr 1861'de toprağa bağlı köleler yasasını kaldırdı) O sıralar, yani yüzyılın başlarında sözü geçen, son derece varlıklı, toprak sahibi bir general emekliye ayrılmış. O da adamlarının, kölelerinin tek sahibi olmayı hak ettiğine inanarak görevden ayrılanalrdanmış. Az da olsa vardı böyleleri o zamanlar. General iki bin kölesi olan köyüne gidip yerleşmiş, bir çalımı varmış ki; daha az varlıklı komşularını küçük görüyor, onlara birer yanaşması, soytarısı gözüyle bakıyormuş. Yüzlerce av köpeği besliyormuş, hepsi resmi giysili, atlı köpek bakıcısı varmış. Uşakların birinin oğlu, sekiz yaşında bir çocuğun attığı bir taş, generalin sevgili köpeklerinden birinin ayağına gelmiş bir gün. "Sevgili köpeğin niçin topallıyor?" Küçük çocuğun taş attığını bildirmişler ona. General yukarıdan aşağı süzmüş çocuğu, "Sen yaptın bunu ha, tutun onu!" Annesinin elinden almışlar çocuğu, ahıra kapamışlar, sabah gün ağırırken general tüm hazırlıkları tamam, av için çıkmış, atına binmiş. Hizmetçileri, köpekleri, köpek bakıcıları, avcıları hepsi atlı olarak çevresindeymiş. Uşakları ibret olsun diye toplamışlar. En önde de suçlu çocuğun annesi... Çocuğu dışarı çıkarmışlar. Puslu, soğuk bir sonbahar sabahıymış, av için bulunmaz bir gün... General çocuğu soymalarını buyurmuş, çocukçağızı çırılçıplak etmişler. Tir tir titriyormuş, korkudan dili tutlmuş, ağzını açmaya cesareti yokmuş... "Koşturun onu!" diye komut vermiş general, köpek bakıcıları, "Koş, koş!" diye bağırmaya başlamışlar, çocuk, başlamış koşmaya... "Tut!" diye haykırmış general, zagarlarını peşinden salmış. Anasının gözü önünde köpeklere parçalatmış yavrusunu!.. Sanırım mahkemeye vermişler adamı. Eh işte... ne yapmalı ona? Kurşuna mı dizmeli? Hak yerini bulsun, içimiz rahat olsun diye kurşuna mı dizmeli? Söyle Alyoşa?



Alyoşa bitik, acı bir gülümsemeyle ağabeyine baktı,

- Evet, kurşuna dizmeli! diye mırıldandı.

İvan tuhaf bir coşkunlukla bağırdı:

- Aferin! Sen de böyle söyledikten sonra, demek ki... Ah seni gidi keşiş seni! Demek içinde bir şeytan yatıyor Alyoşka Karamazov!

- Saçmaladım, ama...

- Demek bir de aması var.. diye haykırdı İvan. Şunu bilesin rahip adayı bey kardeşim, dünyada saçma şeylerde pek gereklidir. Dünya saçmalıkların üzerinde duruyor, saçmalıklar olmasaydı dünyada hiçbir şey olmazdı belki de. Bunu kesinlikle biliyoruz!

- Neyi biliyorsun?

İvan sayıklıyor gibi anlatıyordu:

- Hiçbir şey anlamıyorum, anlamak da istemiyorum. Gerçeklerin yanında kalmalıyım ben. Anlamamaya karar vereli çok oluyor. Bir şeyi anlamaya kalkışırsam gerçeğe ihanet etmem gerekiyor hemen, oysa gerçekten yana olmaya karar verdim bir kez...

Alyoşa, içten gelen kederli bir sesle,

- Niçin yokluyorsun beni? dedi. Söyleyecek misin?

- Elbette söyleyeceğim, sözü oraya getiriyorum zaten. Benim için değerlisin sen, elimden kaçırmak istemiyorum, seni, Zosima dedene de bırakmayacağım.

Bir an sustu İvan, yüzünü kederli bir anlatım kaplamıştı birden.

- Beni dinle: Daha iyi anlaşılsın diye yalnız çocukları aldım ele. Yeryüzünü kabuğundan ta merkezine varana dek ıslatan öteki gözyaşlarından, kişioğlunun acılarından söz etmedim. Bile bile daralttım konumu. Bir tahtakurusuyum ben. Düzenin niçin böyle kurulduğuna aklımın ermediğini de yüzüm hiç kızarmadan itiraf ediyorum. Kişioğlu suçludur demek: Cennet verilmişti ona, yetinmedi, özgürlük istedi. Mutsuz olacağını bile bile ateşi çaldı göklerden. Öyleyse acımamalı ona. Bu zavallı, ölümlü Euclide aklımla ancak şunları biliyorum: Acı diye bir şey var, suçluları yoktur. Her şey zincirleme birbirini doğurmaktadır, her şey geçiyor, dengesini buluyor. Ama bütün bunlar Euclide saçmalıklarıdır, biliyorum bunu. Yaşantımı bunların üzerine kuramam, razı olamam böyle bir şeye! Suçlular yokmuş, her şey zincirleme birbirinden doğuyormuş, ben biliyormuşum bunları... bana ne bütün bunlardan? Suçlunun cezasını bulması gerkli benim için, yoksa mahvederim kendimi. Hem başka bir dünyada, sonsuzlukta bulmasını istemiyorum suçlunun cezasını. Burada, yeryüzünde olmalı bu, görmeliyim! Ben de inandım, ben de istiyorum görmeyi, o saate kadar ölürsem diriltsinler beni, çünkü ben yokken olursa bütün bunlar, çok ayıp kaçar... Gelecekte başlayacak sonsuz mutluluğun gübresi olayım diye çekmedim bunca acıyı! Canavarlıklarım bunun için değildi! Geyiğin aslanla yan yana yattığını, öldürülen insanın ayağa kalkıp katiliyle kucaklaşmasını görmek isterim. Dünyanın böyle kurulmasının nedenini herkes birden bire anlayacağı anda ben de orada olmak istiyorum. Bütün dinlerin temeli bu isteğe dayanmaktadır. Aklım ermiyor buna. Yüzlerce kez soruyorum kendi kendime.. sürüyle soru var ama yalnızca çocukları aldım ele, çünkü söylemek istediğim şey açık seçik ortadadır. Dinle beni: Çekilen acıyla sonsuz mutluluğu hak etmek için herkesin acı çekmesi gerekiyorsa, çocukları ne diye karıştırıyoruz buna, söyler misin? Onların da acı çekmelerinin, sonsuz mutluluğu çekecekleri acıyla hak etmelerinin gereğini anlayamıyorum. Niçin onlarda gübre olacaklar gelecekte başlayacak sonsuz mutluluğa? İnsanların suç işlemekte, cezaya çarptırılmakta eşit tutulmasını anlarım, ama çocukların işi ne burada? Eğer babalarının suçlarına, canavarlıklarına onların da ortak oldukları gerçekse, hiç kuşku yok ki, bu dünyaya özgü olmayan bir gerçektir bu, dolayısıyla da ben anlayamıyorum onu. Bir sivri akıllı çıkar, bunun önemli olmadığını, çocuğun büyüyüp günah işleyeceğini söyler belki. Ama büyüyemedi işte, sekiz yaşındayken köpeklere parçalattılar onu. Ah Alyoşa, Tanrı'ya küfür değil söylediklerim! Gökteki, yerin altındaki yaşayan, yaşamış tüm yaratıkların hep bir ağızdan "Haklısın Tanrım, yolun açıldı bize çünkü!" diye bağırmaya başladıklarında evrenin nasıl sarsılacağını düşünebiliyorum. Çocuğu köpeklere parçalatılan anne, o canavarla kucaklaşıp üçü birden "Haklısın Tanrım" diye bağırdıklarında her şey anlaşılacak elbette. Gelgelelim, bunu anlayamıyorum ben, kabul edemiyorum. Yeryüzünde kaldığım sürece de elimden geleni yapacağım. Biliyor musunuz Alyoşa, o saate dek yaşar, ya da o zaman dirilirsem, çocuğunu köpeklere parçalatan canavarla kucaklaşan anneyi görüp ben de herkesle birlikte "Haklısın Tanrım" diye bağırırım belki, ama bağırmak istemiyorum. Henüz zaman varken, kendimi sıyırmaya çalışıyorum, bu yüzden de sonsuz mutluluğu kesinlikle reddediyorum. O pis kokan yerde öcü alınmamış gözyaşları dökerek, "Allah Baba" sına yalvaran, küçücük yumruğuyla göğsünü yumruklayan bir çocuğun gözyaşına bile değmez o sonsuz mutluluk! Değmez, çünkü karşılığı verilmemiştir bu gözyaşının. Oysa verilmelidir! Yoksa sonsuz mutluluk diye bir şey olamaz. Ama neyle, nasıl vereceksin? Olacak şey midir bu sanki? Öcü alınarak mı? Ama ne yapacağım öcü? Başkalarına acı çektirenler için cehennem mi yapacağım? Zavallılar acı çekmişler bir kez, cehennem neyi düzeltecek? Hem cehennem varsa, sonsuz mutluluk olabilir mi hiç: Bağışlamak istiyorum ben, kucaklamak istiyorum, daha acı çekilmesin istiyorum. Çocukların çektikleri acılar da gerçeğin öğrenilmesi için gerekli olan acıyı tamamlamak içinse, önceden şunu söyleyeyim ki, gerçek değmez buna. O annenin, çocuğunu köpeklere parçalatan canavarla kucaklaşmasını da istemiyorum! Bağışlamamalı onu! Canı isterse varsın kendisi için bağışlasın, sınırsız ana acısını bağışlasın varsın. Ama köpeklere parçalatılan zavallı yavrusunun acısını bağışlamaya hakkı yoktur, çocuk bağışlasa bile o bağışlayamaz canavarı, bağışlamamalı! Öyle olursa, bağışlamazlarsa sonsuz mutluluk nerede kalır? Dünyada, bağışlayabilecek, buna hakkı olan bir yaratık var mıdır hem? Sonsuz mutluluğu istemiyorum, insanları sevdiğim için istemiyorum bunu. Öcü alınmamış acılar arasında kalayım, daha iyi... Haksız olsam bile, öcü alınmamış acım, yatışmamış öfkem içimde kalsın, razıyım... Evet, bu sonsuz mutluluğa pek büyük paha biçmişler! Bizim kesemize göre değil ona giriş. Bu yüzden, giriş biletini geri vermek için acele ediyorum. Dürüst bir insansam elden geldiğince acele etmeliyim. Ben de yapıyorum bunu. Tanrıyı inkar ettiğim falan yok Alyoşa, yalnızca biletimi saygılarımla geri veriyorum o kadar...

Alyoşa, başı önünde, durgun,

- Bu, Tanrıya baş kaldırmadır, diye mırıldandı.

- Baş kaldırma mı? Böyle bir sözcüğü duymak istemezdim senden. Baş kaldırarak yaşayabilir mi kişioğlu? Ben istiyorum yaşamayı. Açık açık söyle bana, sorumu yanıtlamaya çağırıyorum seni: Tutalım ki, sonunda insanları mutlu etmek, onlara barış, huzur vermek amacıyla kişioğlunun kaderinin yapısını yükselten sensin, bunun için yalnızca bir küçük yaratığa, sözgelişi yumrukcuklarıyla göğsünü yumruklayan çocuğa acı çektirmen, onun öcü alınmamış bu gözyaşları üzerine de bu yapıyı kurman gerekse, böylesine koşullar altında bu yapının mimarı olmayı kabul eder miydin? Cevap ver, yalan da söyleme!

- Hayır, diye mırıldandı Alyoşa, kabul etmezdim.