
- Sözgelimi, aydın, okumuş bir bey eşiyle birlikte yedi yaşındaki öz
kızını kırbaçlıyor. Ayrıntılarıyla yazmışımdır bunu defterime. Kırbacın
kalın olmasından hoşnuttur beybaba. "Daha oturaklı" olurmuş, öz çocuğuna
"oturtmaya" başlamış böylece. Kırbacı her indirişinde kendinden daha
bir geçen insanlar tanırım. Bir dakika, beş dakika, on dakika kırbaçlar,
gittikçe hızlanır, kızışırlar. Çocuk bağırır, sonunda sesi kısılır
zavallının, solumaya başlar: "Baba, baba, babacığım!" Bu anlattığım olay
uğursuz, çirkin bir rastlantıyla mahkemeye aksetmiş. Adam bir avukat
tutmuş. Rus halkının avukatlara "ablakat- kiralık vicdan" adını takması
hayli eskidir. Avukat, adamı savunmak için yırtınıyormuş. "Öylesine
basit, olağan bir olay ki bu, ama ne yaparsınız, günümüzün yüz karası,
mahkemeye kadar geldi, bir baba kızını dövmüş hepsi o!" Jüri yeter
bulmuş bu sözleri, odalarında toplanıp, adamın suçsuz olduğuna karar
vermişler. Zavallı adamın kurtulmasına sevinen halk sevinç çığlıkları
atmış. Eh, ben yoktum orada, olsaydım, bu canavarın adına bir öğrenci
bursu konulmasını önerirdim!.. Hoş tablocuklar bunlar. Ama çocuklarla
ilgili daha güzelleri de var bende Alyoşa. Rus çocukları üzerine çok,
pek çok olay topladım. Beş yaşında küçük bir kız çocuğundan anne babası
nefret ediyormuş. Hem "okumuş, saygıdeğer, memur kişiler"miş. İnsanların
çoğunluğunun önemli bir özelliğinden söz editorum sana: Çocuklara,
yalnızca çocuklara işkence etmek tutkusudur bu. Böyleleri, her çeşit
insana karşı, son derece uygar, insanca kibar davranırlar da, çocuklara
işkence etmeye bayılırlar. Hatta kendilerine bu zevki tattırdıkları için
severler onları... Bu canavarları çeken, çocukların kendilerini
koruyamamaları, melekçe saflıkları, kaçıp gidebilecek bir yerlerinin
bulunmayışıdır. İşte bütün bunlar canavarın iğrenç kanını kaynatır. Hiç
kuşku yok ki, her insanın içinde bir öfke canavarı, acı çeken kurbanın
haykırışlarından aşırı zevk duyan bir şehvet canavarı, zincirinden
boşalmış bir canavar; hastalıkların, romatizmaların, hasta böbreklerin
v.b verdiği acılarla beslenen bir canavar yatar. Bu okumuş ana, baba
daha beş yaşındaki zavallı kızlarına her çeşit işkenceyi, acıyı
tattırmışlar. Niçin olduğunu kendileri de bilmeden tokatlıyorlar,
kırbaçlıyorlar, tekmeliyorlarmış. Her yanı çürük içindeymiş zavallının.
Sonunda işi en yüksek düzeye çıkarmışlar: Dondurucu soğuk geceler helaya
kapatıyorlarmış onu. Gece çişe kalkmak istemesin diye (beş yaşındaki
bir çocuk melekler gibi mışıl mışıl uyurkenuyanıp da çişinin geldiğini
söyleyebilirmiş de sanki), evet sırf bunun için çocuğun pisliğini yüzüne
sürüyorlarmış, yemeye zorluyorlarmış kendi pisliğini. Düşün, bir anne,
evet bir anne öz evladına yapıyor bunu! O iğrenç yere kapatılan zavallı
yavrunun iniltileri işitilirken de sıcak yatağında rahat rahat
uyuyabiliyormuş! Başına gelenleri henüz analayamayan küçücük bir
yaratığın o pis yerde, soğukta, karanlıkta sızlayan göğsüne minnacık
yumruğuyla vurmasının, içli içli ağlamasının, "Allah Babaya" onu
kurtarması için yalvarmasının ne demek olduğunu biliyor musun
kardeşim!.. Bu korkunç, yürekler parçalayıcı durumu düşünebiliyor musun
kardeşim? Rahip adayım benim, anlayabiliyor musun? İnsanın içini
sızlatan bu felaketin olması pek mi gereklidir? Bu olmasa, kişioğlunun
yeryüzünde yaşaması da olamaz diyorlar, çünkü iyiyle kötüyü
öğrenemezmiş. Böylesine pahalıya oturuyorsa, Allah'ın belası bu iyilikle
kötülüğü ne diye öğrenmeliyiz? Küçcük bir çocuğun "Allah Babasına"
yalvarırken döktüğü gözyaşı dünyanın tüm bilgilerine bedeldir...
Büyüklerin çektiklerinden söz etmiyorum, elmayı yediler onlar,
cehennemin dibine kadar yolları var! Ne halleri varsa görsünler, ama
bunlar, bunlar! Canını mı sıkıyorum Alyoşa, iyi değilsin sanki.
İstemiyorsan susarım.
- Önemli değil, diye mırıldandı Alyoşa. Ben de acı çekmek istiyorum.
- Bir, yalnızca bir olay daha anlatacağım sana. Pek ilginç, pek değişik
bir olay bu... Hem yakında okudum, eski defterleri karıştıran
derglerimizden Arşiv'de mi Geçmiş Zaman'da mı okumuştum, unuttum, bakmak
gerek. Yüzyılımızın başında geçiyor olay. Toprağa bağlı köylülerin,
bulunduğu devrin en karanlık, en kötü günleri... Yaşasın halkın
kurtarıcısı! (Çar II.Aleksandr 1861'de toprağa bağlı köleler yasasını
kaldırdı) O sıralar, yani yüzyılın başlarında sözü geçen, son derece
varlıklı, toprak sahibi bir general emekliye ayrılmış. O da adamlarının,
kölelerinin tek sahibi olmayı hak ettiğine inanarak görevden
ayrılanalrdanmış. Az da olsa vardı böyleleri o zamanlar. General iki bin
kölesi olan köyüne gidip yerleşmiş, bir çalımı varmış ki; daha az
varlıklı komşularını küçük görüyor, onlara birer yanaşması, soytarısı
gözüyle bakıyormuş. Yüzlerce av köpeği besliyormuş, hepsi resmi giysili,
atlı köpek bakıcısı varmış. Uşakların birinin oğlu, sekiz yaşında bir
çocuğun attığı bir taş, generalin sevgili köpeklerinden birinin ayağına
gelmiş bir gün. "Sevgili köpeğin niçin topallıyor?" Küçük çocuğun taş
attığını bildirmişler ona. General yukarıdan aşağı süzmüş çocuğu, "Sen
yaptın bunu ha, tutun onu!" Annesinin elinden almışlar çocuğu, ahıra
kapamışlar, sabah gün ağırırken general tüm hazırlıkları tamam, av için
çıkmış, atına binmiş. Hizmetçileri, köpekleri, köpek bakıcıları,
avcıları hepsi atlı olarak çevresindeymiş. Uşakları ibret olsun diye
toplamışlar. En önde de suçlu çocuğun annesi... Çocuğu dışarı
çıkarmışlar. Puslu, soğuk bir sonbahar sabahıymış, av için bulunmaz bir
gün... General çocuğu soymalarını buyurmuş, çocukçağızı çırılçıplak
etmişler. Tir tir titriyormuş, korkudan dili tutlmuş, ağzını açmaya
cesareti yokmuş... "Koşturun onu!" diye komut vermiş general, köpek
bakıcıları, "Koş, koş!" diye bağırmaya başlamışlar, çocuk, başlamış
koşmaya... "Tut!" diye haykırmış general, zagarlarını peşinden salmış.
Anasının gözü önünde köpeklere parçalatmış yavrusunu!.. Sanırım
mahkemeye vermişler adamı. Eh işte... ne yapmalı ona? Kurşuna mı
dizmeli? Hak yerini bulsun, içimiz rahat olsun diye kurşuna mı dizmeli?
Söyle Alyoşa?
Alyoşa bitik, acı bir gülümsemeyle ağabeyine baktı,
- Evet, kurşuna dizmeli! diye mırıldandı.
İvan tuhaf bir coşkunlukla bağırdı:
- Aferin! Sen de böyle söyledikten sonra, demek ki... Ah seni gidi keşiş
seni! Demek içinde bir şeytan yatıyor Alyoşka Karamazov!
- Saçmaladım, ama...
- Demek bir de aması var.. diye haykırdı İvan. Şunu bilesin rahip adayı
bey kardeşim, dünyada saçma şeylerde pek gereklidir. Dünya saçmalıkların
üzerinde duruyor, saçmalıklar olmasaydı dünyada hiçbir şey olmazdı
belki de. Bunu kesinlikle biliyoruz!
- Neyi biliyorsun?
İvan sayıklıyor gibi anlatıyordu:
- Hiçbir şey anlamıyorum, anlamak da istemiyorum. Gerçeklerin yanında
kalmalıyım ben. Anlamamaya karar vereli çok oluyor. Bir şeyi anlamaya
kalkışırsam gerçeğe ihanet etmem gerekiyor hemen, oysa gerçekten yana
olmaya karar verdim bir kez...
Alyoşa, içten gelen kederli bir sesle,
- Niçin yokluyorsun beni? dedi. Söyleyecek misin?
- Elbette söyleyeceğim, sözü oraya getiriyorum zaten. Benim için
değerlisin sen, elimden kaçırmak istemiyorum, seni, Zosima dedene de
bırakmayacağım.
Bir an sustu İvan, yüzünü kederli bir anlatım kaplamıştı birden.
- Beni dinle: Daha iyi anlaşılsın diye yalnız çocukları aldım ele.
Yeryüzünü kabuğundan ta merkezine varana dek ıslatan öteki
gözyaşlarından, kişioğlunun acılarından söz etmedim. Bile bile daralttım
konumu. Bir tahtakurusuyum ben. Düzenin niçin böyle kurulduğuna aklımın
ermediğini de yüzüm hiç kızarmadan itiraf ediyorum. Kişioğlu suçludur
demek: Cennet verilmişti ona, yetinmedi, özgürlük istedi. Mutsuz
olacağını bile bile ateşi çaldı göklerden. Öyleyse acımamalı ona. Bu
zavallı, ölümlü Euclide aklımla ancak şunları biliyorum: Acı diye bir
şey var, suçluları yoktur. Her şey zincirleme birbirini doğurmaktadır,
her şey geçiyor, dengesini buluyor. Ama bütün bunlar Euclide
saçmalıklarıdır, biliyorum bunu. Yaşantımı bunların üzerine kuramam,
razı olamam böyle bir şeye! Suçlular yokmuş, her şey zincirleme
birbirinden doğuyormuş, ben biliyormuşum bunları... bana ne bütün
bunlardan? Suçlunun cezasını bulması gerkli benim için, yoksa mahvederim
kendimi. Hem başka bir dünyada, sonsuzlukta bulmasını istemiyorum
suçlunun cezasını. Burada, yeryüzünde olmalı bu, görmeliyim! Ben de
inandım, ben de istiyorum görmeyi, o saate kadar ölürsem diriltsinler
beni, çünkü ben yokken olursa bütün bunlar, çok ayıp kaçar... Gelecekte
başlayacak sonsuz mutluluğun gübresi olayım diye çekmedim bunca acıyı!
Canavarlıklarım bunun için değildi! Geyiğin aslanla yan yana yattığını,
öldürülen insanın ayağa kalkıp katiliyle kucaklaşmasını görmek isterim.
Dünyanın böyle kurulmasının nedenini herkes birden bire anlayacağı anda
ben de orada olmak istiyorum. Bütün dinlerin temeli bu isteğe
dayanmaktadır. Aklım ermiyor buna. Yüzlerce kez soruyorum kendi
kendime.. sürüyle soru var ama yalnızca çocukları aldım ele, çünkü
söylemek istediğim şey açık seçik ortadadır. Dinle beni: Çekilen acıyla
sonsuz mutluluğu hak etmek için herkesin acı çekmesi gerekiyorsa,
çocukları ne diye karıştırıyoruz buna, söyler misin? Onların da acı
çekmelerinin, sonsuz mutluluğu çekecekleri acıyla hak etmelerinin
gereğini anlayamıyorum. Niçin onlarda gübre olacaklar gelecekte
başlayacak sonsuz mutluluğa? İnsanların suç işlemekte, cezaya
çarptırılmakta eşit tutulmasını anlarım, ama çocukların işi ne burada?
Eğer babalarının suçlarına, canavarlıklarına onların da ortak oldukları
gerçekse, hiç kuşku yok ki, bu dünyaya özgü olmayan bir gerçektir bu,
dolayısıyla da ben anlayamıyorum onu. Bir sivri akıllı çıkar, bunun
önemli olmadığını, çocuğun büyüyüp günah işleyeceğini söyler belki. Ama
büyüyemedi işte, sekiz yaşındayken köpeklere parçalattılar onu. Ah
Alyoşa, Tanrı'ya küfür değil söylediklerim! Gökteki, yerin altındaki
yaşayan, yaşamış tüm yaratıkların hep bir ağızdan "Haklısın Tanrım,
yolun açıldı bize çünkü!" diye bağırmaya başladıklarında evrenin nasıl
sarsılacağını düşünebiliyorum. Çocuğu köpeklere parçalatılan anne, o
canavarla kucaklaşıp üçü birden "Haklısın Tanrım" diye bağırdıklarında
her şey anlaşılacak elbette. Gelgelelim, bunu anlayamıyorum ben, kabul
edemiyorum. Yeryüzünde kaldığım sürece de elimden geleni yapacağım.
Biliyor musunuz Alyoşa, o saate dek yaşar, ya da o zaman dirilirsem,
çocuğunu köpeklere parçalatan canavarla kucaklaşan anneyi görüp ben de
herkesle birlikte "Haklısın Tanrım" diye bağırırım belki, ama bağırmak
istemiyorum. Henüz zaman varken, kendimi sıyırmaya çalışıyorum, bu
yüzden de sonsuz mutluluğu kesinlikle reddediyorum. O pis kokan yerde
öcü alınmamış gözyaşları dökerek, "Allah Baba" sına yalvaran, küçücük
yumruğuyla göğsünü yumruklayan bir çocuğun gözyaşına bile değmez o
sonsuz mutluluk! Değmez, çünkü karşılığı verilmemiştir bu gözyaşının.
Oysa verilmelidir! Yoksa sonsuz mutluluk diye bir şey olamaz. Ama neyle,
nasıl vereceksin? Olacak şey midir bu sanki? Öcü alınarak mı? Ama ne
yapacağım öcü? Başkalarına acı çektirenler için cehennem mi yapacağım?
Zavallılar acı çekmişler bir kez, cehennem neyi düzeltecek? Hem cehennem
varsa, sonsuz mutluluk olabilir mi hiç: Bağışlamak istiyorum ben,
kucaklamak istiyorum, daha acı çekilmesin istiyorum. Çocukların
çektikleri acılar da gerçeğin öğrenilmesi için gerekli olan acıyı
tamamlamak içinse, önceden şunu söyleyeyim ki, gerçek değmez buna. O
annenin, çocuğunu köpeklere parçalatan canavarla kucaklaşmasını da
istemiyorum! Bağışlamamalı onu! Canı isterse varsın kendisi için
bağışlasın, sınırsız ana acısını bağışlasın varsın. Ama köpeklere
parçalatılan zavallı yavrusunun acısını bağışlamaya hakkı yoktur, çocuk
bağışlasa bile o bağışlayamaz canavarı, bağışlamamalı! Öyle olursa,
bağışlamazlarsa sonsuz mutluluk nerede kalır? Dünyada, bağışlayabilecek,
buna hakkı olan bir yaratık var mıdır hem? Sonsuz mutluluğu
istemiyorum, insanları sevdiğim için istemiyorum bunu. Öcü alınmamış
acılar arasında kalayım, daha iyi... Haksız olsam bile, öcü alınmamış
acım, yatışmamış öfkem içimde kalsın, razıyım... Evet, bu sonsuz
mutluluğa pek büyük paha biçmişler! Bizim kesemize göre değil ona giriş.
Bu yüzden, giriş biletini geri vermek için acele ediyorum. Dürüst bir
insansam elden geldiğince acele etmeliyim. Ben de yapıyorum bunu.
Tanrıyı inkar ettiğim falan yok Alyoşa, yalnızca biletimi saygılarımla
geri veriyorum o kadar...
Alyoşa, başı önünde, durgun,
- Bu, Tanrıya baş kaldırmadır, diye mırıldandı.
- Baş kaldırma mı? Böyle bir sözcüğü duymak istemezdim senden. Baş
kaldırarak yaşayabilir mi kişioğlu? Ben istiyorum yaşamayı. Açık açık
söyle bana, sorumu yanıtlamaya çağırıyorum seni: Tutalım ki, sonunda
insanları mutlu etmek, onlara barış, huzur vermek amacıyla kişioğlunun
kaderinin yapısını yükselten sensin, bunun için yalnızca bir küçük
yaratığa, sözgelişi yumrukcuklarıyla göğsünü yumruklayan çocuğa acı
çektirmen, onun öcü alınmamış bu gözyaşları üzerine de bu yapıyı kurman
gerekse, böylesine koşullar altında bu yapının mimarı olmayı kabul eder
miydin? Cevap ver, yalan da söyleme!
- Hayır, diye mırıldandı Alyoşa, kabul etmezdim.