1 Ocak 2009

tijen

günahlar, günahlar, günahlar...
gün gelir zaman bizi aklar...
yıkanır ihanetler, yıkanır ahlar
ne olur sen de beni affet
kahır değil bu kıyamet...
cezamızı çekiyor gibiyiz
belki de nihayet
sanki çalınırsa kapımız
tekrar anılırsa adımız
o zaman sarılır kanayan yaramız


uyanıp ekmek almak için aşağı indim
çok yavaş ama iri tanelerle sakin bir kar yağıyordu
sessizlik güzeldi
sonra eve çıkıp bir ritüel gibi müzik setini açıp cd'yi koydum ve çalmaya başladım.
artık iyiden iyiye geçmişin yokluğuna inanıyorum galiba
sadece bir düştü düşledik bitti
şimdi zamanın bizi aklayacağı günü beklemekle zamanı geçirmeye uğraşıyoruz ya da ona benzer birşeyler.
geçen pahalı bir saat markasının gazete reklamını okurken tekrar aynı saçmalıklara boğulmuş halde buluverdim beynimi.
reklamda diyorduki "size zamanı tam ölçen saatler sunuyoruz" sonra da teknolojilerinin ne kadar üstün olduğunu anlatıyorlardı. ah zaman ah. seni teknolojileriyle ölçüyorlar. benim arsız kızıl saçlı çil yüzlü biricik evladım. gözlerinde bir merkep saflığı taşıyan küçük veledim. kafalarımızın içindeki devasa yanılgı. binlerce yokluğa biat edişimiz gibi senin önünde de boynumuz bir giyotin önündeki kadar nazik. sana da boyun eğiyoruz. çok güçlü olduğundan mı? öyle mi sanıyorsun? gücün yokluğundan geliyor ey zavallı zaman! birçok koca güç gibi sen de gücünü yokluğundan alıyorsun. bilginin bilgelikten güçlü oluşu gibi mesela. cehaletin nezaketten güçlü oluşu gibi ya da... yokluk herşeye benzetilebilir tijen. bunu anlıyor musun bilmiyorum. yıllardır düşündüğüm halde bunu anlamıyorum tijen. hayatıma nerede girdiğini de anlamıyorum. gözlerini tanıyorum, dudaklarını da zira. yemyeşil gözlerini yıllar önce bir dağın tepesinde gördüğüm ufak bir göle benzetişimi de hatırlıyorum. seni kafamın içinde yaratıp sonra da her gece yatağıma alışımı da hatırlıyorum. ama hikaye nerede başladı? hatırlamıyorum tijen. sesinin tınısını, yumaşka dokunuşunu ya da şöyle söyleyeyim hiddetlenince alnındaki çizgileri... hepsini hatırlıyorum tijen. yoksa diren miydi adın? herşey karıştırıyorum tijen. yaşlı bir adam gibiyim. yavaşça dolduruyorum çayımı. sabah uyanıp çiçeklere su veriyorum. gezegenimde mutluyum tijen. gezegenimin ucunda durup gün batımları izliyorum ve gün doğumlarını kaç yıllardır yakalayamıyorum. halbuki üzerime gün doğurmamalıyım uyanıp ben onun üzerine doğmalıyım falan filan bütün bu saçmalaıklarla doldurduğum kuşbeyinli kafamda mutluluğumu ve umudumu, hocanın sağlam direğe bağladığı merkebine benzer şekilde cennette kalın bir ağaç gövdesine bağladım. o günden bu yana onlarla uğraşmıyorum. kötülükler ve katliamlar içimdeki sesi bastıramıyor. bazen başım ağrıyor tijen. hani şu şakak tarafları. içimde haykıran sese katlanamadığımdandır diyorum. o yüzden de ne ilaç alıyorum ne o ağrıdan kurtulmaya çalışıyorum. kafam için o ağrılar bir ödül gibi. ben de tadını çıkarmaya çalışıyorum. içimdeki o gümbür gümbür sesin olumlaması belki de. evet içimde bir haykırış var diyorum böylece. aslında tijen, sen de çok seversin ya hani bu 'aslında'ları. aslında şöyle düşünüyorum tijen. sık sık seni de düşünüyorum hemen asma yüzünü lütfen. senin de benim gibi içinde uslanmaz bir antigonist barındırdığını biliyorum. ve bilginin çöp olduğunu düşündüğünü de arada bir de olsa satır aralarında bile olsa konuşmalarında yakalıyorum. ama yine de çılgınlar gibi okuyuşun araştırışın beni sana hayran bırakıyor. bu hali neye benzetiyorum biliyor musun tijen? şu hintlilerin kutsal tanrıçası krişna'nın haline. yılan soktuktan sonra içindeki hayat çekilir ve mosmor olur ama yine de yaşamaya devam eder. ve içinde hayatın nefesi olmamasına rağmen flüdünü üflemeye devam eder. bilgiye inanabilmek isterdin değil mi tijen. ah ben de, hem de nasıl... ama galiba artık çok geç tijen. biz önce kendini kaybedip sonra da bir ömür arayanlardanız. halbuki bazısı daha ilk günden yapışır kendine, bir duru suda aksini görür ve ölesiye aşık olur kendine. işte onların dünyasıdır bu dünya. bizler lanetlenmiş üç beş zehir dolu yılan ya da belki bir avuç baykuş ya da kargayızdır. daha fazlası değil. kesinlikle insan değil tijen kesinlikle insan değiliz. o yüzden içimizde insanca düşler, sevgiler, hisler de barındırmayız. unutamadığım bir anımdır bu mesela sana da anlatayım. bir gece, baykuşun teki gelip apartmanın önündeki koca çama oturmuştu. ve o uğursuz sesiyle uğuldayıp duruyordu. kafası sadece bu saçmalıklarla dolu insan, bu saçma sapan 'bilgiyle'... o uğultunun ölüm getireceğine inanan bir adam, silahını alıp dışarı çıktı ve baykuşu hedef alarak en az altı el ateş etti. silah patladıkça baykuş sessizliğe büründü. ama kalkmadı dalından orada öylece, o adamı delirtmek istercesine oturdu. adam ateş etmekten vazgeçince de tekrar uğuldamaya başladı, aynı sinir bozucu, aynı aksak ritimle. apartmana ölüm gelmedi, ama adam sinirden titreyerek evine döndü ve baykuş sabah olduğunda ağaçtan uçup gitmişti. bana öyle bakma lütfen tijen. bu bakışlarında anladığını sezdiren bir ifade var. anlaşılmaktan nefret ediyorum. o yüzden daha karmaşık konuşup kafaları karıştırmak ve anlaşılmamak istiyorum. anlam yoktur çünkü. anlam bir ışık hüzmesi gibi sonsuza yakın hızlarda tüm evreni gezmekte olan bir gezgindir olsa olsa. senin beni anlaman o gezginin, o göçecenin o çingenenin yerleşmesidir. otoritenin etkisine girmesidir. asimile olmasıdır. kendini yitirmesidir. aramaktan vazgeçişidir. buna katlanamam tijen. buna katlanamam. ama bir yandan o yeşil gözlerine baktığımda o gözlerin beni anlamasını, o dudakların hafifçe tebessüm edip rahatlamasını ve alnının hafifçe gerilmesini öyle çılgınca arzuluyorum ki. seni hep kendime benzetiyorum işte tijen. hep kendime benzetiyorum. kendini bilemeyen bir insanın benzetişi bu, çok sağlıklı ya da güvenilir bir benzetme değil yani bu. bir kez gördüğün birini yada hiç görmediğin birini bir başkasına benzetmek gibi. bütün bunları neden yapıyorum tijen? ya sen neden yapıyorsun? bir kalkan mı istiyoruz kendimize? sana acıdığım gibi kendime de acıyorum. bir kelimenin etrafında dönüp içine düşmüyorum. tanrıya ianıyor musun tijen? asma hemen öyle suratını. şakaydı sadece. tanrı bizi bilir biz de onu değil mi tijen? evet işte tam da bu gülümseyişinden bahsediyorum. öyle güzel öyle tatlı ki... anlaşıldığımı hissediyorum, tüm imkansızlığına rağmen ve azıcık da olsa anlaşılmak ah ne büyük lanettir o üzerimize salınmış olan. ilk neden ve son sonuçtur tanrı. gerisi yalnızca bizi ilgilendirir ey ahali. fakat bu herşeyi esrarlı havaya büründüren güç düşkünleri... hani şu sevmediğim atasözlerinden birisi; kurt puslu havayı sever. ne kadar namert ne kadar aşağılık tabirlerimiz var tijen. seni bu yüzden de seviyorum. yıllar önce bana dönüp sevgili hocam kafalarının içindeki tohumlardan bile haberdar değiller demiştin. o tohumlar ağaç oldu tijen ve sen bütün o ağaçlaşan tohumlar, kafaları, zihinleri uzaktan izledin. dersi çıkardın ve için tarifsiz bir bulantıyla çalkalanıp durdu. herşeyi o esrarlı havaya büründürenlerin ne de büyük bir zayıflıkla en önde koştuklarını izledin. en önde koştular, koşmak zorundalardı çünkü berilerindeki herşeyden kaçıyorlardı. "ben bu türden başka bir sefalet hayal edemiyorum" demiştin bir seferinde. biz kargalar, baykuşlar, zehirli yılanlar... biz sorumluluğumuzu alıyoruz. mesela sizin kafalarınızdaki aptalca dogmalar yüzünden gecenin bir yarısı üzerimize boşaltılan kovanlardan ürküp başka bir ağaç aramıyoruz. orada durup silah sesinin gecenin sessizliğindeki yankısının sona ermesini bekliyor ve sonra da kaldığımız yerden uğuldamaya devam ediyoruz. biz bu dünyanın parçası olduğumuzu, bu dünyanın bize bizim de ona ait olduğumuzu biliyoruz. esrarlara büründürmeyip, geceler boyu gerçeği uğulduyoruz. başka dünyalar, olmayan tanrılar icat etmiyoruz. bir medeniyet kurmak gibi aptalca dertlerimiz de hiç olmadı. olduğumuz gibi yaşıyoruz. barışçı ya da huzurlu değil olduğumuz gibi. ne baş eğerek ne de baş kaldırarak. ne de insanca. bunların hiçbirine inanmıyoruz. ve dahası size de inanmıyoruz. atalarımız bir zamanlar sizin bu dünya üzerinde olmadığınızdan bahsederek bizi yetiştirdi. gün gelip yine kendi kendinize yok olup gideceğinizi biliyoruz. sadece onu bekliyoruz. şimdi zamanın sizi aklayacağı günü beklemekle zamanı geçirmeye uğraşıyoruz ya da ona benzer birşeyler. bu dünyaya doğmanızı bekliyoruz. bu dünyayı kabullenmenizi, kendinizi kabullenmenizi. bu aptalca büyüklenmeden vazgeçmenizi ve zehrinizin kaç kaplan öldürebilecek, uğultunuzun kaç gerçekle boğuşabilecek büyüklükte olduğuyla yüzleşmenizi istiyoruz. içinizdeki güçsüzle el ele tutuşmanızı belkide. ya da içinizdeki güç olgusuna bir set çekmenize. kendinizi koyduğunuz o kuşbeyinli tanımlardan sıyrılmanıza... ah size oturup sabah kadar sayamam ya. bir baykuş olsa olsa kuşbeyinlidir. gerisini size bırakmalıyım öyleyse. ve sana elbette tijen. bence artık piyanonun başından kalk dışarı çıkıp beyaza boyanmış dünyada gezintilere çıkalım. belki seninle kar pembe mi acaba diye sohbet de ederiz.

17 Aralık 2008

şükretmek

kalabalıktan biri gerilerden avazı çıktığı kadar bağırdı
"ya ermiş bize şükretmeyi anlat"

kalabalık sustu. ermişin gözlerine ve kapalı ağzına bakıyorlardı.
ermişse gökte yükseklerde süzülen uçurtmaya bakıyordu.
uçurtmanın ipini tutan çocuğun heyecanını hissetti birden, kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. yükseklerdeki uçurtma, rüzgar, çölün kumu, ve dalgalanan deniz. hepsine birden bakıyor, hepsini birden içine sığdırmaya çalışıyordu. dünyadan alabileceklerini alıyordu, daha fazlasını alamayacağını biliyordu.

gözlerini kalabalığa indirdi uçurtmanın yüksekliğinden ve dudaklarını hafifçe araladı.

"şükretmek" dedi
"sizler şükretmeyi karmaşık hale getirirsiniz, halbuki şükretmek hayatın ta kendisidir. avuçlarınızı açıp öylece şükrettiğiniz vakit şükrün asıl varlığı olan şifayla karşılaşırsınız açık avuçlarınıza şifa doluverir. iki avuç şifa. daha fazlasını isteseniz de alamazsınız. zaten hayat budur işte. iki avuçtur. daha fazlası değil."

sonra sustu uçurtmayı aradı bir süre gözleri,
bulamayınca tekrar devam etti bu kez daha heyecansız çıktı sesi.

"şükretmek kişinin kendisiyle yüzleşmesidir de bir yandan. sorumluluklarını almasıdır. bu dünyaya inmesidir. bu illa neden-sonuç ilişkisi olmak zorunda değil. bunu sizlere nasıl anlatabilirim tam olarak kestiremiyorum, fakat kişi kendisiyle yüzleştiği vakit içinde derin bir şükür isteği de belirir. bunu da işte sorumluluğunun farkına varmak olarak isimlendiriyorum. eğer denize ulaştığı yerde bi nehir görmüşseniz bunu anlamanız belki bir nebze daha kolay olur. yada olmaz bilemiyorum. avuçlarınıza baktığınızda o ufacık avuçlarınıza su doldurup kana kana içişinizi, bir avuç tohumu tarlaya serpişinizi ve bir annenin bebeğine süt verişindeki o sonsuz bereketi düşünün. işte benim için dünyanın sınırları buralarda çizilir. bu dünyadan ne alacaksanız iki avuç alacaksınız. bütün koparabileceğiniz o kadardır. bazınız iki avuç elmas bazınız iki avuç su bazınız iki avuç ışık alacaktır belki. ve bazınız da mutlaka iki boş avuçla dönecektir. hangisinin makbul olduğunu bana sorarsanız ben size yalnızca şunu söyleyebilirim. benim gözümde hepsi birdir. hepsi hepsi iki avuç"

çekim

sana birçok şeyden bahsedebilirim
mesela sabahları çıktığımda bütün bölgeye yayılmış o soğuk sisten.
bütün ağaçların eskizini büyük bir özenle gecenin karanlığında çizen tanrı sabah bizden belki biraz da olsa hayranlık bekliyordur
yani bir saniye de olsa sis üzerine yapıştığı için harikulade bir sanat eserine dönüşerek öylece duran bembeyaz çamlar yapraksız ağaçlar ve bütün o harikulade detaylar
oysa dikkatle bakıyorum insanlara sabahları
kimsenin umurunda değil ağaçların güzelim beyaz dalları
onların hiçbir şey umurlarında değil de demek isterdim ama bu bir mübalağadan öteye gitmez
mesela sana dün gece yatağıma yattığımda bir o yana bir bu yana dönmeme sebep olan şeylerden de üstün körü bahsedebilirim
her ne kadar bunlar seni hiç ilgilendirmese de bunları anlatabilirim sana
sen de dinleyebilirsin
uzun zaman olmuş
geçmişe göz atmıyordum galiba
dün gece bir göz attım
ah o içimdeki koca uzay
birbirine değmeden geçen duygularım ve birbirne kesinlikle değmeden varolan binlerce geçmişim
hepsi yerli yerinde duruyorlar ve arada bir hani bir meteorun bir gezegene çarpması misali ya da ondan daha saçma misaller bulunabilecek şekillerde güüümmm çarpışıveriyorlar
şimdiden bir kare alıyorum
bir söz bir kişi ya da herhangi bir nesne mesela
ve ilişiklerini çekmeye başlıyor o şey o koca uzayda
ahhh ne çok şeyler ilişik halbuki
yani o koca boşluğa o koca birbirinden bağımsızlığa rağmen bir nesneyi çekiveriyorum
ufacık bir nesneyi hatta dışarıdan bakan kişi o nesneyi aşağılaybilir bile
bu nesne tamamen anlamsız varolmuş bir ucube de diyebilir
oysa o nesne uzayımda bir örümcek ağı gibi gezinip ne var ne yoksa birbirine geçiriyor ve o zaman ben de bir insan olduğumu ve bu lanetlenmişlikle yaşamak zorunda olduğumu tekrar hatırlıyorum
zira bunu hatırlamasam hep unutuyorum
ya da unutmuyorum da belki yoksayıyorum
görmezden geliyorum
kendimi tanrılaştırıyorum
ve tanrılaşmamın içinde bir hayat buluyorum
ve sonra döngü kendini inanılmaz bir hızla tekrar kuruyor ve bu hızdayken insanın gözü hiçbir şey görmez oluyor
bütün konu hızdır yani
yeteri kadar hızlı gidersen çelik konstrüksiyon bir binanın içinden geçip öbür tarafa çıkabilirsin 11 eylülde araplar bu deneyi yaptılar ama hızları yeteri kadar olmadığından binadan geçemediler belki başkaları tekrar dener bunu ve biz de gerçek olup olmadığını böylece görürüz
ayrıca her ne kadar çarpışan nebulalar ve galaksilerle dolu olsam da geleceği düşünmüyorum
nasılsa geliyor ya da gelmiyor

aziz peder

size hiç çekinmeden şunu söyleyebilirim aziz peder, hayatın belli başlı kuralları var, ve bu kurallar ya tecrübeyle öğrenilmeli ya yaşlılardan dinlenmeli ya da kitaplardan okunmalı. bu yolların hiç birini bir diğerinden ayırmıyorum. misal olması için şöyle söyleyebilirim ben kendi hayatımda şunu tecrübe ettim eğer yaptığınız bir hatayı başka bir hatayla telafi etmek isterseniz elinizde iki hatadan fazlası olmaz. bunun da ötesinde bütün kurallar belirli bir düzene tabidirler. bu düzen akılcıdır (rasyonalist) ya da neden-sonuçcudur (determinist) diyemem. çünkü bunu bilmiyorum. fakat bildiğim odur ki çapsal büyüklüğünün olağanüstülüğünden dolayı hesaplanamayan ya da kavranamayan bir düzen mevcuttur. bunu iliklerime kadar hissediyorum ve bu his bana yaşamak arzusu veriyor. ve aziz peder sizin şu bütün iktidar aygıtlarınızın nihai sahiplenicisi tanrınız. onun hakkında da birkaç kelime söylemek isterim. tanrı beni bilir ve ben de onu bilirim. bütün o karmakarışık düzende iktidarla yakından uzaktan ilgisi ve alakası olmayan tek şey varsa o da tanrımızdır. bizim tanrımız aziz peder. sizin ve benim. o ilk neden ve son sonuçtur bu karmaşada. geriye kalan nedenler ve sonuçlar tamamen bizlere bırakılmıştır. yeri gelecek bunları akılla çözeceğiz ve yeri geldiğinde de -ki gelmiştir- aklı yenmiş yepyeni bir sezgiyle çözeceğiz. bizim onu bilişimiz ve onun da bizi bilişi işte böyle devasa bir sorumluluktur sevgili peder. eminim bütün bunları siz benden çok daha iyi biliyor ve kavrıyorsunuz.

11 Aralık 2008

cennet

6 mayıs 2008

bu kendimizi kutsayışımız mahvetti bizi.
bu herkesin kendini cennete layık görüşü.
bu herkesin, ben bilirim, ben bulurum, ben yenerim edaları.

cehennemi de birileri severek ve isteyerek kabullenmeli halbuki, ve dahası

bilmemeyi (cehaleti)
bulmamayı (kayıplığı)
yenmemeyi (kaybetmeyi-yenilgiyi)

ve dahası bütün bu çivisi çıkmış dünyadan defolup gitmeyi birileri samimiyetle isteyebilmeli.

kendinden vazgeçiş de olabilmeli. toplum için, çevre için, bir fikir için ya da her ne içinse işte. fakat bu olabilmeli.
kendinden başka herşeyi vazgeçilebilir kılan bu günümüz anlayışıöyle derin yaralıyor ki beni.

herkes cennetlikse, siz cenneti de kendinize benzetirsiniz.

12 Ekim 2008

ara güler

ara güler dedi ki "benim için modernlik daha ucuzudur anladın mı?"

anladım ara usta
anladım

dişlerinin arasına sıkıştırdığı o öfke
öyle güçlüydü ki
ağzından püskürüp yüzümü yakacak sandım

eski Istanbul'dan bahsetti
kokusu vardı dedi
şimdi bütün o arnavut kaldırımlı yollara asfalt döküyorlar dedi
"bütün romantizm öldü artık yağmur bile yağmak istemiyor o sokaklara anladın mı?" dedi.

sanat insana dair değil mi
bir kutunun binbir açıdan çekilmiş abuk sabuk fotografları sanat değildir dedi.

bir kuşak gözlerimizin önünde buharlaşıp gitti adeta

hepsi son günlerinde o ara güler'in dilindeki öfkeye kapılmıştı.

onlar ucuzu sevmiyordu topluca
hepsi emeklerini, didinmelerini, tırnaklarının altında toplanan 'hayatın kirlerini' seviyorlardı.

hemen bir isim söylesem attila ilhan derim mesela.
cem karaca derim.
ara güler de o kuşağın son temsilcilerinden.

ucuza hala o yaşıyla karşı çıkıyor.
bayağılığa karşı çıkıyor.

geçen gün bu küçük televizyonlardan birinde lisanstan benden bir üst dönem olan bir arkadaşıma rastladım.
program esnasında isminin altında 'ortadoğu uzmanı' yazıyordu.

işte ara ustanın öfkesine kapıldım o anda
26 yaşında bir 'çocuk' ki ben nasıl bir eğitim aldığını biliyorum, nasıl olur da ortadoğu uzmanı olur?

ucuzluk bu işte
modernlik bu
"ben ekrana çıkarıyorsam büyük adamdır anlayışı"

beni üzüyor, öfkeye kapılıyorum. günlerce içime çöküyor. ben enayi değilim, ama neden bütün bu ülkenin karar alıcıları beni enayi yerine koyuyor.

ara usta şöyle söyledi, ben istiyorum ki bu halk bilsin, bu ülkenin yöneticisi onlardır yoksa dört beş karar alıcı değildir.

zaten bütün sorun da bu değil mi ustam?
hiçbir şeye sahip çıkmıyor insanlar...
daha ucuzunun peşinden koşuyorlar, koşarken başları dönüyor, akılları şaşıyor, neyin peşindeler unutuyorlar, kimdiler unutuyorlar.

her sabah belleği silinen amnezi hastaları misali bir halk, her sabah yataklarından kalkıp yollara düşüyor.

amnezi olmamak için tırnaklarını hayata geçirmişler de var aramızda... ara güler var, can yücel var, cemil meriç var...

halbuki hiçbiri yoklar.

edebiyat müfredatımızda yoklar, sanat müfredatımızda yoklar.

hatıramızı canlandırabilecek her tür kudretli düşünür hızla dışarı itiliyor bu amnezik topluluk tarafından. böylece yönetenler bir avuç görgüsüz, estetik anlayıştan uzak, zevksiz, hantal, kaba-saba, taşeron oluyor.

içimi öfke basıyor.
taşıyorum.

11 Ekim 2008

no madic no!

bakalım eskisi gibi anlatabilecek miyim derdimi...

kelimeleri unutuyorum zira bu aralar.
çocuklar gibi eblek gebelek konuşmaya çalışıyorum.
kısa bir tekrar yapacağız, son iki yüzyıllık dünya tarihine kısa bir tekrar.

öyleyse önce şununla başlayalım,
elimizden alınan şey "varolan" tek şeydir.
elimizden "kendi"mizi alıyorlar.
küçük bir kesinti yaparak, fakat bu kesintiyle ilerleyelim. "bülbülü altın kafese koymuşlar, yurdum demiş" bülbülün yurdu neresidir peki. bu hikayeyi bize neden anlatırlar? anafikri nedir bu hikayenin? bize vatanseverlik enjekte etme isteyidir anafikir. halbuki kim dönüp sorar bülbülün yurdu neresidir diye? bülbülün yurdu göklerdir. bülbülün yurdu özgürlüktür. bülbül bile özgürlüğüne düşkündür. özgürlüğünü özlemektedir. dahası bülbül bile altın kafesin saçmalığının farkındadır. biz farkında mıyız? cebimizdeki, etrafımızdaki küçük renkli ekranlarda bir hayat arıyoruz. o renkli, o cafcaflı çerçevelerde "kendimizi" arıyoruz. işin daha kötü yanı da var. buluyoruz.

aşık olduğumuzu sanıyoruz, hüzünlendiğimizi, öfkelendiğimizi, ağladığımızı... sizlere bu ıssız çöl gecesinden üzülerek ve utanarak bildiriyorum ki; hepsi yalandı.

sevmedik, üzülmedik, ağlamadık.
kandırıldığımızı da iddia etmeyeceğim size.
ben buna gönüllü kandığımıza inanmışlardanım. eski bir hikaye babam anlatırdı. dedem batmanda köyün yakınlarında bir tarlada çalışırken, gömülü bir kil kavanoz bulmuş, kırınca ne görsün, içi altın dolu. uzun süre ne yapacağını bilememiş. öylece saklamış altınları. sonra ankara'ya gelince bir arkadaşı "ünlü bir tacirde kocaman bir elmas var gel seninle altınlarla değiştirelim" demiş. değiş tokuş yapmışlar. elmaz gerçekten kocamanmış ve parıl parılmış. dedem çok mutlu biçimde eve dönmüş. evdekilere elması gururla göstermiş. büyük oğlu: "baba bir kuyumcuya gösterelim bunu" demiş. göstermişler. meğersem elmas değil güzel parlak bir kristal parçasıymış, değeri de dedemin verdiği altınların binde biri kadar filanmış. zavallı adam, ancak hayy'dan gelen hu'ya gider diyebilmiştir herhalde.

zavallı dedem gibiyiz. elimizdeki herşeyi veriyoruz. gerçek kıymeti olan şeyi. "gerçek"i. kendimizi. bunun karşılığında parlak parlak şeyler alıyoruz, ve zavallı bir yaşlı adam gibi sevinç içinde etrafımıza elimizdeki bu ucuz parlak şeylerle cakas atıyoruz. kimse bize bunun karşılığında ne verdin diye sormuyor.

gökleri verip, altın kafes alıyoruz fakat kafamız bülbül kadar çalışmıyor. işte beni de en çok üzen yanı bu olsa gerek. yaklaşık iki saat kadar çingeneleri izledim. romanları değil ÇİNGENLERİ. ÇİNGENELERİ. neymiş efendim toplum bu isme kötü yakıştırmalar yaptığı için kelime ROMAN'la ikame edilmişmiş.

tecavüzün böylesi. hani neyzen diyor ya "bu türkler gariptir söversin kızar da sikersin ses etmez" o misal. zihnimizi, varlığımızın kapladığı bütün alanları sikiyorlar fakat hepimiz hala ve hala altın kafesin parıltısına bakıyoruz. bu bakış da öyle normal bir bakış değil, ağzımızdan salyalar akıyor, gözlerimiz salaklaşmış, büyük bir istek ve arzuyla bakıyoruz. kafesin arkasındaki gökyüzünü göremiyoruz.

gerçek.
gerçeğimizi bizden saklıyorlar.
educree; education kelimesinin yunan ya da latince kökü. educree bildiğini ortaya çıkarmak demek. ortaya saçmayalım diye olabildiğince erken yaşta bizi yuvalara, anaokullarına, yada moda deyimiyle preschool lara yolluyorlar. iyice herşeyi unutalım diye.

ilkokul ve lise boyunca tek öğrendiğimiz şey ülkemizi nasıl daha fazla sevebileceğimiz. bunun "hayali" sebepleri ard arda sıralanıyor. sonra üniversiteye geliyoruz. ilk ders temel ekonomi. "evet çocuklar sizler homo economicus olduğunuzdan dolayı mutlu olabilmeniz için gerekli olan tek şey daha fazla tüketmenizdir"

evet artık tükendiniz.
son noktayı koydular size.
nasılsa hiçbiriniz derste bir adım öne gelip "neden?" diye sormadınız.

zaten neden diye sormayın diye ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. bir yandan o renkli ekranlar, bir yandan da o renkli "kitaplar". neden mi tırnak içinde o kitap. çünkü onlar kitap değil. onlar bestseller. çok satıyorlar. çok mu satıyorlar aman allahım çok başarılı olmalılar. hemen ben de alayım. "aaaa zikrıtı okudun mu abi ya mıgnatız gibin oldum ne iztesem cuk oluyor."

ne isterseniz yapabilirsiniz, biraz sabırlı olun ve olumlu düşünün. olacak.

bugün akşamüstü hafif soğuk rüzgarda şehirde yürüdüm. binaların arasından bulduğu boşluklardan her fırsatta haylazlıkla sızan son ılık güneş ışınları tenime deydiler. ben de onlarla haylazca oynadım. sonra yürüdüm. yürümenin güzelliği tam da burada işte. önünüze duvar dikerlerse yürüyemezsiniz. o yüzden hapislikler "yürüyüşe" değil "volta"ya çıkarlar. işte o yüzdendir ki yürümek ya da hadi gelin baklayı çıkaralım ağzımızdan "göçebelik" duvarlara karşı bir duruştur. hem yürür hem durur. göçebelik bir duruştur yani.

göçebelik gerçeğimizle yüzleşmenin güzel bir örneğidir. yerleşmeyen, bağlanmayan, kendini hiçbir şekilde renkli aptallıklara kaptırmayan, kirli yüzleri elleriyle asıl parıltıyı kovayan insanlardır çingeneler.

bizler mi?
bizler de parıltıyı kovalıyoruz elbette. fakat zavallı yaşlı dedem gibi değersiz ve sanrı bir parıltıyı.

şimdi ben "kendimle" "bir" yürüyüşe gidiyorum. size de güzel bir gece diler büyüklerimin yanaklarından küçüklerimin popolarından öperim.