9 Ağustos 2026

yıldız tozları

 


kaç yaşındayım. 16? 18? 25? 36? 45? şarkı gelip yine boğazıma bir düğüm olarak oturuyor. hani hep seninle aynı şeyi konuşuyoruz ya şahenk. çünkü aslında konuşmaya değer başka çok az şey var. o yüzden de doğru şeyi bulduğun zaman onun hakkında bol bol konuşmak gerek. düşünmek gerek. düşünmek zaman zaman zayıf kalabilir çünkü kafalarımız çok karışık varlıklardır. bir rüzgarın önünde uçuşan toz tanelerini düşünürken birden kendini yemyeşil bir ormanın ortasında da bulabilirsin. dedim ya kafalarımız karışıktır. uçuşur, dağılır, başka yerlere gider. halbuki konuşmak bizi biraz daha çizgide tutar. düşüncenin peşinden gidebiliriz ve o da bizim peşimizden gelir. toz taneleri. uçuşan toz taneleri. rüzgarda uçuşan toz taneleri. rüzgarda uçuşan toz taneleriyiz şahenk. yani bu tanımlama seninle aramızdaki konuşmaların çok kısa çok yekten bir özeti gibi. çünkü biz bu garip hayalde, iki duvara çok şiddetli çarptık şahenk. biri hiçbir şeyin kalıcı olmadığıydı. bu ilk çarpışmamızı dün gibi hatırlıyorum. serin bir deniz yüzeyine çarpmak gibi ferahlatmıştı beni ilk anlarında. fakat sonrasında boğulmaya benzer bir paniğe kapılmıştım. çünkü bilirsin işte aydınlanma çok karanlık bir şeydir. sonra ikinci çarpışma. o daha gürültülü oldu sanırım. daha gürültülü ama daha sakin. gözlerimde büyük bir dinginlikle karşıladım onu. toz zerrelerinin hareketini en azametli bilgisayarlarımızla bile asla ve asla hesaplayamayacağız, şahenk. yani dönüp dolaşıp aynı sıkıcı yere çıkıyoruz. entropi. dağılıyoruz. hem de düşündüğümüzden daha büyük bir hızla. düşündüğümüzden daha büyük bir evrende ve düşündüğümüzden daha rastgele. o yüzden şahenk şimdilerde en çok gök cisimlerini (celestial objects) düşünüyorum. büyük bir boşlukta çok yüksek hızlarla bir şeylere çarpana kadar (bu bazen sonsuz diyebileceğimiz kadar uzun bir zaman) hareketlerine devam ediyorlar. bir uçak kalktığı zaman bir iki dakika sonra arkasından bir uçak kalkabilir çünkü uçaklar da göksel cisimlere benzer şekilde hareket ederler. o yüzden onları izlemeye de bayılıyorum. büyük bir boşlukta yüksek bir hızla durmadan ilerliyorlar. bizler büyük bir boşlukta yüksek hızlarda ilerlemiyoruz şahenk. toz taneleriyiz. geçiçi toz taneleri. çok sıradan. çok gelişigüzel. çok kırılgan. şans da var işin içinde, et de var kemik de. yıldızlar da var. tozlar da. haikuda bahsi geçen nem de var. buddhanın gülümsemesi de var. çokça korku var. ah insan sana sadece korkak da diyebilirdim. oysa şahenk düşünsene sonsuz bir uzayda, yüksek hızlarda ilerleyen bir yıldız ya da gezegensin. koca bir gezegen. koca bir gezegen. 

5 Ocak 2026

hatıralar üzerine kısa bir haiku

    biliyorsun şahenk, her şey geçer. fakat biz nedense bazı şeylerin kalıcı olabileceğine kendimizi inandırırız. önceki gün bir zen keşişiyle karşılıklı oturduk. insanlar her şeyin geçici olduğunu bile bile hep mutlu olmak istiyorlar dedi. aynı nehirde iki kez yıkanamayan insanlar aynı nehirde hep mutlu kalmak istiyorlar şahenk. diğer taraftan bir nörobilimci de geçenlerde şöyle dedi, mutsuzluk, acı, yas da bu güzel ve biricik beynim ve sinir ağlarımla yapabildiğim şeyler ve onları da en az mutlu olmak kadar özenle önemsiyorum ve bu hisleri de hissedebildiğim için mutluluk duyuyorum. hayat yine rengarenk yani şahenk. değişiyor ama değişmiyor da. yani değişen şey yalnızca değişimin kendisidir diyordu ya yunanlı filozof kardeşimiz aynen öyle. bana hatıralarından bahset şahenk. hatırlamadığımız hatıralarımıza ne oluyor? yani bu kısacık, biricik ve renkli hayatımızda, hatırlamadığımız hayat parçaları. kokular, sesler, hisler... ne oluyor onlara şahenk. uzayın o yerçekimsel ağırlıklı garip kumaşında yok olup gidiyorlar mı. saçmalama şahenk termodinamik bize hiçbir şeyin yok olamayacağını söyler. bunu ortasondayken kamille yaptığımız bir bilim projesinde bir üniversite profesörünün yüzümüze tatlı talı gülümsemesiyle öğrenmiştim. öğrenmek işte hep böyle şefkat dolu olsa keşke. annem bana yumurta sarısı boğazlı bir kazak giydiriyor şahenk. üzerinde lavivert geyik motifleri var. aynı renklerden bir de yeleği var. ama yün her yerimi özellikle boğazımı kaşındırıyor. ama dırdır etmiyorum şahenk. kazağı dayım yurtdışından getirmiş, gerçek yünmüş, kıymetli bir şey sanırım. ben de giyiyorum. dırdır etmiyorum. dayım irandaki devrimden kaçmış. yaşadığımız köy bile denemeyecek kadar küçük yere gelmiş, bizimle yaşıyor. apartmanın zemin katındaki boşlukta, plastik çamaşır suyu kaplarına dökülmüş betonu, bir demir barla birleştirmiş ve kendine egzersiz yapabileceği bir ağırlık yaratmış. o ağırlığı kaldırırken yanında duruyorum. bana neler anlatıyor acaba. birkaç ateşli havale geçirdiğimden haftasonları ankaraya geliyoruz. gri hastane koridorlarından geçip bir yığın kablonun bağlı olduğu bir cihazın olduğu odaya geliyoruz. bu odaya ilk gelişim değil. çok sık geliyoruz. kafamın üzerine sakızımsı kıvamda öbek öbek şeyler sürüp sonra makinadan çıkan kablolaları kafama bağlıyorlar. beyaz önlüklü adam şimdi gözlerini kapa diyor. yine dırdır etmiyorum. gözlerimi kapatıyorum. beyaz önlüklü adama karşı garip bir sempatim var. beni seviyor gibi geliyor. ben de onu seviyorum. benim iyiliğim için bir şeyler yapıyor gibi geliyor. bademciklerim şahenk. çok şişiyorlar. beni sürekli hasta ediyorlar. ateşim çıkıyor. yükseliyor. sonra pat ateşli havale. üçüncü de doktor bus efer kalıcı hasar bırakmış olabilir demiş anneme. annem bu hikayeyi hep gözü yaşlı anlatırdı şahenk. hiçbir şey anlamazdım. niye duygulanıyor ki, geçmiş gitmiş derim. şimdi anlıyorum şahenk. çünkü hayat böyle işte rengarenk. değişiyor dönüşüyor ve değişmiyor. sonra bademciklerim alındı bir ameliyatla. beş yaşındayım. doktor amca ağzımın üzerine bir maske koydu hadi bakalım ona kadar say sonra uyuyacaksın dedi. en son beş dediğimi, ameliyathanenin bembeyaz ışıklarını hatırlıyorum. sonra arabadayız ankaradan dönüyoruz babamla. arabada sanırım mustafa amca da var. o kadar çok konuşuyorum ki, babam en sonunda hadi biraz sessiz olup otur arka koltukta yeni ameliyat oldun bademciklerin acıyacak diyor. sustum mu hatırlamıyorum. işte bu hatırlamadığımız anlar şahenk. yani sanırım hayatımızın yüzde sekseni. ne oluyor onlara. sustum mu arabanın arka koltuğunda. konuşurken ne anlatıyordum. keşke o sesimi dinleyebilsem. şimdi arya konuştuğunda kulaklarımı dört açıyorum. dinliyorum onu. unutacağım bu ses tonunu, anlattıklarını, odaya vuran güneşi. işte bunlara ne oluyor şahenk. nereye gidiyorlar. ve nasıl hayat kendini böyle özenle tekrarlıyor. arya kucağımda havale geçiriyor. annemin anlattıklarını ilk kez anlıyorum. o panik duygusunu, o içinden kopan büyük kaya parçasının denize düşene kadar gümbürtüyle yuvarlanışını. sonra bir süre kulakların duymuyor. sanki uzun bir bip sesi. kendini suçlayış. sonra zen keşişi geliyor yanıma. bütün bunları iyice hisset diyor. çünkü bunların bile bir kısmını unutacağım. karlı bir ankara gecesi. kızaktan kayıyorum. sonra ansızın pragdayım. şaraplarımızı tokuşturuyoruz ve hala üzerimdeki o titrek heyecan geçmemiş. sonra dublindeyiz. hava buz gibi soğuk ama içimden akan ılık yoğun bir sıvı var. sonra istanbuldayız. bana mavi bir ameliyat elbisesi giydiriyorlar. kolumda baba yazıyor. annesinin karnından çıkarıp temizlemek için odanın öbür ucuna götürdüklerinde ağlıyor. ben arya diye seslenince bir an kafasını olduğum tarafa çevirip susuyor. işte sanırım bunu hiç unutmam şahenk. sonra odada annesinin kucağına geldiğinde de birden susuyor ve sakinleşiyor. büyü gibi bir an. buna mutluluk denmez. buna bildiğimiz kelimeler denizinden bir kelime de seçilemez. bazen hislerimizi bir renkle bile anlatamayız şahenk. bunu bildiğini biliyorum. okyanusun kenarında yürüyoruz. birden kayalıklar başlıyor. peki o zaman kayalıklardan yürürüz diyoruz. yürüyoruz. sonra yine bir okyanus kenarı. bu kez ben durup durup güzel minik deniz kabukları topluyorum. nehir kenarları, deniz kenarları. kayalıklar. çöller. develer. ortaçağ müzikleri. hepsi birbirine geçiyor. mutluluk gibi tüm duygularımız da geçicidir diyor keşiş. neden mutluluğa tutunmaya çalışıyorsunuz. hepsini hissedin, tadına varın ve bütün bunları yapabildiğiniz için şükredin diyor. mavi bir gökyüzü ve katman katman bulutlar. aradan sızan güneşin gümüş ışınları. uzun bakınca gözlerin kamaşıyor. uzun bakıyorum. gözlerim kamaşabiliyorsa kamaşsın diye. acıyı hissedebiliyorsam hissedeyim diye. ve hazzı ve mutluluğu ve renkleri karıştırıp başka renkler elde etmek gibi duyguları karıştırıp duygular eelde etmek, bazen isimsiz duydular. farklı tonlarda, tenimde. bir ankara gecesi, soğuk sarılıp, koştura koştura yürüyoruz. soğuk. alkolün sıcaklığı, paltolar, birbirine değen direseklerimiz. arya uykudan önce bana sarılıyor, ben de seni seviyorum baba diyor. ben de seni. 

3 Ocak 2023

 uzun zamandir kafamda donen bir carpma cumlesi var. 'buyuk bir hizla duvara carpisim sizlerin gozleri onunde gerceklesti.' ya da 'buyuk bir hizla duvara carptim.' ya da 'duvara carpisim o denli hizli oldu ki.'


bu sabah, cok rutin bir sabahta insanin duvara degil buyuk bir hizla kendine carptigini idrak ettim. hayat uzun sahenk. o havasiz pasajda karsilastigim yasli sahafin dedigi gibi kisa filan da degil. insanin kendine carpmaya baya vakti ve sansi oluyor. bizler bu gezegen uzerinde hayatta kalmaya calisan diger tum hayvanlar gibi buyuk bir mucadele veriyoruz. ve ilkokulda lacivert sert kapakli, yuce devletimizin o donem bize ucretsiz verdigi 'hayat bilgisi' kitabi aslinda butun olayin ozetiymis. yani hayatin bir bilgisi var sahenk. ve bu bilgi lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve bu kitabi yuce devletimiz bize erken denebilecek yaslarda, ucretsiz dagitiyor. duvara hizla carptigini saniyorsun fakat sonra donup bakinca burada kendinden baska ne bir duvar ne de bir bosluk var. buyuk bir ivmelenmeyle hayatin icinde suzulen bir sen varsin ve zaman zaman yine 'bir sen' o buyuk ivmeyle suzulen senin onune cikiyor. hayat uzun yani. carpismalar, zerrelerinin dort bir yana savrulmasi, sonra buyuk bir kutle cekimle tekrar biraraya gelmeleri ve ivmelenerek hizlanmaya devam etmeleri. sonra bir carpisma daha. hayatin surekli degisen, buyuk ve belki kutsal bile sanilabilecek bir bilgisi var. lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve yuce devletimiz bize bunu erken yaslarimizda bedava dagitiyor. duvara carptigimda kafam baska bir seylerle mesguldu ama carpma anini cok net hatirliyorum. nasil ki, oyunlarda bolum sonu canavarlari vardir, hayatta da surekli sonraki asamaya gecebilmen icin karsinda duran azametli bir sen varsin. buyuk bir ivmeyle gidip kendine carpip, zerrelerine dagilip, yeni bir biraraya gelisle toparlanip yola devam ediyorsun. peki biz kim miyiz? bu soruyu soranlarin zerreciklerin dunyasi hakkinda en ufak bir fikri yok degil mi sahenk?

- haklisiniz lordum!

29 Ekim 2021

Kutsal Kitap

Uzak 

1. Sen ki ey ölümlü varlık, kendini ölmeyecek sanırsın. 
Ve konuştuğunda, mutlaka, anlaşıldığını da sanırsın. 
Halbuki bilmez misin, dillerinizi böldüm. 

2. Şimdi bu diller ile uzaksınız birbirinizden adalar gibi. 
Ve adaları kayıklar birbirine bağlayabilir de, sizi bağlayacak bir şey bulamazsınız belki sonsuzca arasanız da. 

3. İnsan ki öğrenmez ve ders almaz ve aç gözleri asla doymaz. 

4. Sanırsınız ki, tek bir hayatınız vardır. 
Kuma gömülmüş kafalarınızdan geçtiği ve dilinizin döndüğü kadar. 
Aldanışınızda bağışlanırsınız.
Ve her bağışlanışınızda, bir yeni hayatınız daha vardır. 

5. Fakat siz bilmezsiniz. 

6. Suyun dala inişi, arının çiçeğe konuşu ve kurbağanın göle atlayışı misali, sizler de ait olduklarınıza, güçlüklü zarafetlerle ulaştırılırsınız. 

7. Siz güçlüğü görürken, O, zarafeti gören ve bahşedendir. 

8. Kelebek ki, yırtar kozasını o uzun yolculuktan sonra, sen de kozadasın. 
Ancak yerin çekimine karşı koyabileceğin zaman, yırt kozanı. 
Kanadındaki zarafet, bil ki, güçlüğe üstün gelecek. 
Çünkü, O, zarafeti bahşetti sana. 

9. Uzak.


14 Mart 2021

sevinc

Sebastiao Salgado - Dinka Man
 insan. kayıp. yitik.

kurduğumuz medeniyet en sonunda gezegen ve insan da dahil olmak uzere her seyi tüketti. geriye büyük bir posa gibi, devasa bir cop yigini kaldı. 

human kelimesi Latince humus, yani topraktan geliyor. tum tek tanrılı dinler insanin cennette işlediği bir günahtan dolayı buraya (dunyaya) atildigini söylüyor. halbuki human kelimesi buna karşı cikiyor. topraktan yani gezegenden geldik diyor. yaratıldıysak da gezegen tarafından yaratıldık. 

bunlar zaten bin kez uzerine düşündüğümüz seyler. fakat yeni olan ne? yeni olan insani tanimladigim aralık. daha onceleri insani tum marksistlerin yaptigi uzere emek uzerinden tanımlıyordum. fakat burada koca bir boşluk oluşmaya başlıyor. insan emegi gitgide degersizlesiyor. insanin emegiyle yapilan birçok seyi robotlar, akilli makineler yapmaya başlıyor. insan Harari'nin de dediği gibi faydasizlasmaya başlıyor. başlıyor mu? insan bedeni bir makine midir? insan beyni bir bilgisayara yüklenip sir silikon cip uzerinde de yasayabilir mi? evet o müphem soruya yüzyıllar sonra tekrar tekrar geliyoruz. insan bir ruha sahip mi? 

bu kavşakta bizi Spinoza karsiliyor. gülümseyerek. "dalga gecmemeli, ağlayıp sızlanmamalı, nefret etmemeli, anlamalı" diyor. anlamalı. nasıl mi? dalgalarla. fluctuio. Spinoza bir azizdi ama goksel bir aziz degildi, buralı, yerli, yersel bir azizdi. tipki insanin topraktan gelişine, gezegenden dogusuna iman eden Latince köken gibi. 

isleri karmasiklastirmayalim. insani diger tum canlılardan ayıran, emegi degildir. düşünebilir olması midir peki? düşünce bir rasyonel algoritma doğrultusunda üretilebilecek bir form mudur? iste burada Spinoza resme giriyor ve diyor ki, duygularımız durmadan dalgalanan devasa bir okyanus gibidir. bu devasa dalgalardan da düşüncelerimiz meydana gelir. peki duygularimiz nasıl ortaya çıkar? iste sihir tam da burada. topraktan gelen bedenimiz. gezegenin bir parçası olan bedenimiz. gezegeni goren, duyan, hisseden, koklayan, tadan bedenimiz. bu bes duyunun ne geniş (ve dar) bir spektrumda işlediğini tekrar gozden geçirelim. ucsuz bucaksız bir evrenin, issiz bir kosesindeki mavi bir gezegende, sesler duyuyoruz, tatlar tadıyoruz. hem de bu tatlar ve sesler çok geniş bir tanim araliginda yayılıyor. iste bu algilarimiz, bizde duygulanimlara sebep oluyor, o duygulanımlar da düşüncelere. düşünceler de eylemlere, hayallere, yeniliklere ve Dunya uzerinde insan elinden cikmis olarak gördüğümüz her seye. 

insan, emegi degildir. müthiş ve yenilikçi fikirleri de degildir. insan, duyularından dogan duygulanimlardan, düşüncelerini yaratan bir simyacidir. duygular her biri, her bir insanla birlikte biriciktir. tarih sahnesinde teker teker varolur ve sonra da yokolurlar. 

iste basliktaki sevinc tam da buradan gelir. insan asla ve asla faydasizlasamaz. bizleri köleleştiren ve daha siki kolelestirmek isteyen tum rejim sözcülerini bir kenara birakin. kendinizi dinleyin. milyarlarca yillik evrendeki biricik varolusunuz. biricik duygulanimlariniz, düşünceleriniz, emeginiz. varolusunuz. iste bu varoluş sevincin kaynağı olmalıdır. çünkü bu duyan bedenin, duygulanan bedenin ve düşünen bedenin, butun bu karmakarisik akisi icinde, mavi gökleri goruruz, yildizlari, agaclari. camin kokusu gelir burnumuza. gunes yakar. bir yudum su ferahlatır. bunları bizden kimse alamaz. karmakarisik algilarimizla biricik duygular yaratırız. bu biriciklik devasa bir sevinc kaynagidir. yakınmayı bırakıp bu biricik deneyime sarılmak gerekir ve spinoza'nin da dediği gibi anlamak gerekir. bu biricikligi. sevinc buradadır. toprakta. 

20 Mart 2020

apalebluedot

doğmak. dünyaya gelmek. bir canlı olarak beden bulmak. ne olarak beden bulduğunuzun bir farkı yok. kedi, köpek, insan ya da komodo ejderi. dünyaya düştünüz. evet kocaman uçsuz bucaksız bir evrende, eminim bambaşka gezegenlerde, bambaşka hayatlara gözlerinizi açabilirdiniz. ama olmadı. gözlerinizi burada, bu gezegende açtınız. atmosferini azot ve oksijenin oluşturduğu, yüzeyini büyük okyanusların kapladığı, güneş isimli kendi yıldızı etrafında dönen, bu küçük, mavi gezegende. bir portakal ya da bir salatalık olarak bu dünyaya gelebilirdiniz. hatta bir kaya parçası olarak da. tüm bunlar canlıdır. sizinle canlılığı tekrar tekrar tartışmaya niyetim olmadığı için, bu ön kabullerle ilerleyeceğimi şimdiden bilmenizi isterim. 

uzay ya da evren denen, şimdilik devasa sıfatıyla tanımlamakla yetineceğimiz, yıldızlardan, gezegenlerden, kaya parçalarından ve henüz keşfedememiş olduğumuz farklı enerji biçimlerinden oluşan koca bir boşluğun ya da doluluğun içindeyiz. uzay gemimizin atmosfer isimli bir kalkanı var. bu kalkan bizi uzay boşluğunda başıboş gezinen kaya parçalarından koruduğu gibi, gezegen üzerinde oluşmuş yaşamın tüm temel ihtiyaçlarını da gideriyor. mesela suyun gezegen üzerinde devirdaim yapabilmesini atmosfere borçluyuz ya da güneşin radyoaktif ışınlarının emilmesi ve böylelikle canlıların hayatta kalabilmesini de öyle. 

insandir. ogrenir. ogrendiginiz sandigi bircok sey vardir. yani kendisi de ogrendigini sanir, siz de sanirsiniz. bazen ogrenir. ogrendiklerinin orani ogrenemediklerine kiyaslayinca cok buyuktur. ben burada kendime dair koca bir zavallilik bulup onun icine kapanmistim bir sure. sonra etrafimdaki hadsizleri benimsedim. sevdim hatta onlari. onlar cikiyorsa ben de cikarim dedim. ciktim zavalliligimdan. zavalliligim anne karni gibiydi sahenk. bilirsin. sicak, guvenli, kalp atislarini duydugun, islak. hadsizlerin dunyasi ise tam tersiydi. betimlemeye gerek yok, hepimiz biliyoruz. yesil bir patikadan asagiya dogru iniyordum. durdum. manzara inanilmazdi. denizin uzerini beyaz bir sis kaplamisti. ufuk, sanki dunya orada gercekten bitiyormuscasina net ve sonsuzdu. net ve sonsuzu siz tersi anlamlarda kullaniyorsunuzdur. bazen ayni anlama da gelebildiklerini o ufka bakarken anladim. sonra aniden uzerimde gunes acti. ve tekrar aniden hava kapandi. kafami kaldirip buluta baktigimda anladim. insan cok alingandir sahenk. her sey onun icin ya da onun yuzunden oluyor sanrisindadir daima. onbes milyonluk sehirde yagmur onun icin yagdi sanir. onceki aksam bilmem ne giyecegini dusunmustur de sansi olsa yagmur mu yagarmis da. kucucuktur insan. anladigini sanir. anladigini sandigi pek cok sey vardir. buluta bakarken anladigimi sandigim sey bulutla aramda bir bag oldugu oldu. halbuki butun bu sanrilardan cok yorgundum. bunalmistim. okumak istemiyorumdum. yeni birisiyle tanismak istemiyordum. bach ya da handel dinlemek istemiyordum. anladigima dair yeni sanrilara kapilmak istemiyordum. fakat kafami kaldirip buluta bakmistim. anladigim bir andi bu. yani ilk anladiginiz kelimeyi hatirliyor musunuz. ilk anladiginiz seylerin icinizde yarattigi o engin gidiklanma hissini. cok gulerdim cocukken. hep bu anlarda gulerdim. bir seyleri anladigimi sandigim zaman sanki gorunmez bir el gobegime oturur ve beni gidiklamaya baslardi. buluta bakinca da gidiklandim. bu kez hafifce guldum. bulut tekrar cekildi gunesin onunden. uzerime yakici isinlar tekrar dustu. isindim. gobegimdeki gidiklanma artiyordu. goge bakip guluyordum. bulut tekrar kapandi. gulmem artti. cunku artik oyunun icindeydim. tekrar acildi. bu kez gozlerimi kirpmadan goge baktim. ince, mavi battaniyemize. bizi disaridan koruyan derimize. yavasca yuzumu tekrar denize dogru indirince denizin yuzeyindeki isiltiyi gordum. ellerime baktim. isildiyorlardi. uzerinde dikildigim cimenler de geceden kalan islaklikla isildiyorlardi. butun bu isiltilar icinde insanin anladigini sanma zavalliligi daha berrak bir hal alir. eminim bunu hissetmissinizdir. onu hissedenler artik hep buyuk bir arafta yasarlar. cennetten dusmusturler. cehennemi de hakedememistirler. araf da dunya gibi kocamandir. turlu turlu kosesi vardir. sizi kucaklar. hizli bir carpmayla yavas bir kucaklama arasinda fark olmadigini da cok kucukken anlamistim. dedim ya anlamak, anladigini sanmak, o gobek gidiklanmasi. insanin kendini unutusu. kendini ozleyisi. alinganligi. bir canli olarak burada, bu gezegende hayat bulmus olusu. bunlarin hicbirini kendi secmemis olusu. secmedigi bir seyleri her gun yeni bastan yaratmak zorunda olusu. zamanla kabullenisi. ve butun bunlarin arasinda zaman zaman gobeginde bir gidiklanma hissedisi. anlayisi. her sey ne kadar icice degil mi. artik bach ya da handel endiselendirmiyor beni. chopin endiselendiriyor. anladigimi sanmiyorum. hissettigim oluyor. ve zannetigim. kendimi bulut zannettigim. sari bir cicek zannettigim. deniz zannettigim. kopek zannettigim. tirtil zannettigim. sonra uyanip kendimi bir insan zannederken buluyorum.

interconnectedness

22 Mayıs 2019

kelime, ışık, güç, kelime, güç, ışık

anlama inananlar için hayat zordur. ama dahası evren de zordur.

zifiri karanlık bir yerlerde bir süre şaşkın bir körlük geçirmiş olanlar bunu çok iyi bilir.

mesela yer altında bir tünelde yürürken ansızın kafa lambanız söndüğünde birden kendinizi bütün hesapların bozulduğu bir yerde buluverirsiniz. parmak uçlarınızın hissetiği şeyleri anlamaz, burnunuza gelen kokuyu tanıyamazsınız, seslerin nereden geldiğini kestiremez, tam bir kaybolmuşluğun orta yerine düşüverirsiniz.

ışıksız dünya.

ışık bizim bütün tanım aralığımızdır.
ışıkla tanımlarız.

oysa tıpkı güç (power corrupts absolute power corrupts absolutely) gibi ışık da bozar. hatta ne kadar ışık o kadar bozulma diyebiliriz belki.

bizler sınırlara inandığımız ve bu sınırlar aracılığıyla düşünmeyi düstur edindiğimiz için, ışığı hissetmek biraz problemlidir. halbuki ışık bir kez yola çıktığında sınırlarla olan bütün anlaşmaları yıkar. milyonlarca yıl durmadan seyahat eder ve sırtında da milyonlarca hikaye taşır. bu azim ve bu sınırsızlık onun değdiği şeyi bozmasına yol açar diyebiliriz belki de.

ışık bozar.

ışığın sınırsız doğası sınırların "varsayıldığı" doğaya değdiğinde o varsayılan sınırlara yıkım etkisi uygular. atom altı parçacıklar üzerlerine düşen quanta parçacıklarını görünce hem quanta paketlerini hem de kendilerini şaşırtırlar. ve bu şaşkınlık bazı "bilinmezliklere" sebep olur.

işte o bilinmezlikler sınır sanrılamızın kırıldığı yerlerdir.

sınır sanrılarımız gerçeği bozar. ışık gibi.

yaprağın yeşiline oturmuş ışık ve anlam bütün bu saçmalaşmanın örneği gibidir.

kelime.
kelimesiz dünya.

anlamayı çalışan insanın sınırları kelimelerde başlar onların içinde gezer ve sonra da tepetaklak bir şekilde tekrar içine düşüverir.
kelimenin kendinden kendine yolculuğu bu kadarcıktır. tepetaklak kendi içine düşüşü. kadar.

kelime bozar.
kelimeleri güçsüz, kimsesiz, zavallı sananlar vardır. zavallı kelimeler. kelimenin nasıl bozduğundan habersiz olanlar ve zavallı kelimeler.

tıpkı ışık. yola bir kez çıkar ve azimle yola devam eder. sırtında hikayeler taşır. ve elbet bir yere ulaşır. tıpkı ışık gibi kelime bozar, daha çok kelime daha çok bozar.

güç, kelime, ışık. bozar. çünkü sınırlar saptar. sınırlara riayet eder. ve belli ilişkiler kurar. bu yolla bozar. anlamı her arayan bulacak değildir fakat bulanlar mutlaka bozulmuş bir şeyler bulacaklardır.

sessizce seyredip hiçbir şey aramayanlara, bulmayanlara, bozmayanlara, kelimeye, ışığa ve güce inanmayanlara.

10 Mayıs 2019

dönüşüm

geçen sabah şahenk, evet geçen sabah, ilkbaharın ilk izlerinin ortalıkta belli belirsiz gezinmeye başladığı geçen sabah. yol kenarında ağaçtan dökülmüş pembe yapraklar gördüm. yere pırlantalar saçılmış ve etraftaki aptallar toplamayı akıl edememiş gibi heyecanlandım. heyecanlandım dediysem abartma hemen. yüzüm kızarmadı, yüreğim hoplamadı, ellerim terlemedi. ne içe doğru, ne de dışa doğru patladım. eskidendi çünkü, dışa patlamak (explosion) yerine, implosion (içe patlamak) gerektiğine çokça vurgu yapardım. sen de bilirsin şahenk, yaşın var epey, insan yaş aldıkça illaha akıllanacak diye bir kural yok. dönüşümün kuralları kaostan logosa, logostan kaosa ve hatta bazen başka yönlere sürekli değişiyor. borges efendimize kulak kabartırsak, dünyadaki tüm aynalara baktım, kendimi göremedim mealinden bir şeyler söylediği duyuluyor. demem o ki, elinde bir balyoz, bir cımbız, bir keski, bir at nalı, bir bisiklet gidonu ve bir çaydanlık var. önünde de koca bir mermer blok. hadi yarat kendini demişler. işin kötüsü aynan da yok. kendisine bakabilen kimseyi de görmedim ben. borges de listeye son sıradan dahil oldu. o zaman zavallı insan neden etrafta ben ben diye gezinip, bağırıp, ortalığı velveleye verir acaba? mermerine once caydanlıkta demlediğin ılık yeşil çayı dök. kaskatı taş, ılısın, kıvrımları bir ortaya çıksın, tozu toprağı aksın değil mi? yok ben ilk önce balyozu aldım elime. koca bloğu tek hamleyle ikiye ayırdım. sanırım o yüzden yaprak döken ağaçlar, özellikle pembe çiçeklerinin yapraklarını dökenler beni derinden etkiliyor.
tipsy tipsy
drunk leaves
fall

santoka taneda

27 Haziran 2017

2011 yılından

pembe hülyalarımız var. ama burada bahsi geçen pembe, çocukluğumuzda giydiğimiz elbiselerin ucucu, hafif ve masum pembesi değil. bu pembe bana daha çok hayat kadınlarının dudaklarına sürdükleri ucuz rujların pembesini hatırlatıyor. öyle ki, bu pembe hülyaların çocukluğumuzla tek kesişme noktası, ayaklarının yere basmıyor oluşu. bunun dışındaki tüm pembelikler bayağılığa ve ucuzluğa işaret ediyor. işte bütün bu pembelikler içinde olan biten şuna benziyor. biri eline pis, ucuz bir pembe ruj almış, toplumun karşısına geçmiş, bütün kutsalları ve kavramları, o pembe rujla, canavarca bir şiddetle boyuyor. ortalık pembeleştikçe pembeleşiyor. tanrıyı boyuyor mesela puta dönüştürüyor. özgürlüğü boyuyor mesela boyunduruğa dönüşüyor. sonra demokrasiyi boyuyor faşizme dönüşüyor. ama bütün bunlar hep pespembe. üzerlerinden pespayelik akan bir pembelikte hepsi. pembeliği herkes bağrına basıyor, herkes bu pembeyi çok benimsiyor, kendinden bir şeyler buluyor. bu ağır, yılışık ve kendini satan pembe, herkese kendini hatırlatıyor. kendi ikiyüzlü ahlaksızlıklarını bu pembede bulmuş olmaktan içten içe mutlular. e bir de bu renk, hani o çocukluklarının saf dünyasını da andırmıyor değil. evet kuşkusuz farkındalar, çocukluklarındaki pembeyle bu pembe arasında doğru düzgün bir benzerlik bulunmadığına. fakat kendini kandırışın, gücün karşısındaki tapınmanın boyutsuzluğu bu ayrıntıları kavurup yutuyor. sonunda bir iktidar onlara hem pembe hem de ahlaksız bir boya sunuveriyor. hem pembeye boyanıp kendi renksizliklerinden kurtuluveriyorlar, hem de ahlaksızlıklarını tüm sınırlarına kadar yaşayabilecekleri devasa bir oyun alanına kavuşuyorlar. herkesin mutlu olduğunu hissediyorum. bu yapay ya da kurmaca bir mutluluk değil. herkes gerçekten mutlu. ahlaksızlıklarıyla kimse onları bu denli barıştıramamıştı. bu denli ahlaksızlıklarının olumlandığı hiç olmamıştı. ahlaksızlıkları hep ayan beyan ortadaydı. ikiyüzlülükleri ve güce tapınımları da öyle. kendi küçük dünyalarında bu değer sistemlerinin olumlandığını binlerce kez deneme fırsatı da bulmuşlardı. fakat bu ağır faşist küçük dünyalarını gerçek dünyayla eklemlemeye kalktıklarında karşılarına az, eksik ve köhne de olsa birkaç engel, birkaç kural çıkıyordu. bu da onları deli etmeye yetiyordu. ama neyse ki, şimdi her şey pespembeydi. şimdi istedikleri kadar pespayeleşebilirlerdi. pespembe bir pespayelik içinde.

karamazov kardesler


- Sözgelimi, aydın, okumuş bir bey eşiyle birlikte yedi yaşındaki öz kızını kırbaçlıyor. Ayrıntılarıyla yazmışımdır bunu defterime. Kırbacın kalın olmasından hoşnuttur beybaba. "Daha oturaklı" olurmuş, öz çocuğuna "oturtmaya" başlamış böylece. Kırbacı her indirişinde kendinden daha bir geçen insanlar tanırım. Bir dakika, beş dakika, on dakika kırbaçlar, gittikçe hızlanır, kızışırlar. Çocuk bağırır, sonunda sesi kısılır zavallının, solumaya başlar: "Baba, baba, babacığım!" Bu anlattığım olay uğursuz, çirkin bir rastlantıyla mahkemeye aksetmiş. Adam bir avukat tutmuş. Rus halkının avukatlara "ablakat- kiralık vicdan" adını takması hayli eskidir. Avukat, adamı savunmak için yırtınıyormuş. "Öylesine basit, olağan bir olay ki bu, ama ne yaparsınız, günümüzün yüz karası, mahkemeye kadar geldi, bir baba kızını dövmüş hepsi o!" Jüri yeter bulmuş bu sözleri, odalarında toplanıp, adamın suçsuz olduğuna karar vermişler. Zavallı adamın kurtulmasına sevinen halk sevinç çığlıkları atmış. Eh, ben yoktum orada, olsaydım, bu canavarın adına bir öğrenci bursu konulmasını önerirdim!.. Hoş tablocuklar bunlar. Ama çocuklarla ilgili daha güzelleri de var bende Alyoşa. Rus çocukları üzerine çok, pek çok olay topladım. Beş yaşında küçük bir kız çocuğundan anne babası nefret ediyormuş. Hem "okumuş, saygıdeğer, memur kişiler"miş. İnsanların çoğunluğunun önemli bir özelliğinden söz editorum sana: Çocuklara, yalnızca çocuklara işkence etmek tutkusudur bu. Böyleleri, her çeşit insana karşı, son derece uygar, insanca kibar davranırlar da, çocuklara işkence etmeye bayılırlar. Hatta kendilerine bu zevki tattırdıkları için severler onları... Bu canavarları çeken, çocukların kendilerini koruyamamaları, melekçe saflıkları, kaçıp gidebilecek bir yerlerinin bulunmayışıdır. İşte bütün bunlar canavarın iğrenç kanını kaynatır. Hiç kuşku yok ki, her insanın içinde bir öfke canavarı, acı çeken kurbanın haykırışlarından aşırı zevk duyan bir şehvet canavarı, zincirinden boşalmış bir canavar; hastalıkların, romatizmaların, hasta böbreklerin v.b verdiği acılarla beslenen bir canavar yatar. Bu okumuş ana, baba daha beş yaşındaki zavallı kızlarına her çeşit işkenceyi, acıyı tattırmışlar. Niçin olduğunu kendileri de bilmeden tokatlıyorlar, kırbaçlıyorlar, tekmeliyorlarmış. Her yanı çürük içindeymiş zavallının. Sonunda işi en yüksek düzeye çıkarmışlar: Dondurucu soğuk geceler helaya kapatıyorlarmış onu. Gece çişe kalkmak istemesin diye (beş yaşındaki bir çocuk melekler gibi mışıl mışıl uyurkenuyanıp da çişinin geldiğini söyleyebilirmiş de sanki), evet sırf bunun için çocuğun pisliğini yüzüne sürüyorlarmış, yemeye zorluyorlarmış kendi pisliğini. Düşün, bir anne, evet bir anne öz evladına yapıyor bunu! O iğrenç yere kapatılan zavallı yavrunun iniltileri işitilirken de sıcak yatağında rahat rahat uyuyabiliyormuş! Başına gelenleri henüz analayamayan küçücük bir yaratığın o pis yerde, soğukta, karanlıkta sızlayan göğsüne minnacık yumruğuyla vurmasının, içli içli ağlamasının, "Allah Babaya" onu kurtarması için yalvarmasının ne demek olduğunu biliyor musun kardeşim!.. Bu korkunç, yürekler parçalayıcı durumu düşünebiliyor musun kardeşim? Rahip adayım benim, anlayabiliyor musun? İnsanın içini sızlatan bu felaketin olması pek mi gereklidir? Bu olmasa, kişioğlunun yeryüzünde yaşaması da olamaz diyorlar, çünkü iyiyle kötüyü öğrenemezmiş. Böylesine pahalıya oturuyorsa, Allah'ın belası bu iyilikle kötülüğü ne diye öğrenmeliyiz? Küçcük bir çocuğun "Allah Babasına" yalvarırken döktüğü gözyaşı dünyanın tüm bilgilerine bedeldir... Büyüklerin çektiklerinden söz etmiyorum, elmayı yediler onlar, cehennemin dibine kadar yolları var! Ne halleri varsa görsünler, ama bunlar, bunlar! Canını mı sıkıyorum Alyoşa, iyi değilsin sanki. İstemiyorsan susarım.



- Önemli değil, diye mırıldandı Alyoşa. Ben de acı çekmek istiyorum.

- Bir, yalnızca bir olay daha anlatacağım sana. Pek ilginç, pek değişik bir olay bu... Hem yakında okudum, eski defterleri karıştıran derglerimizden Arşiv'de mi Geçmiş Zaman'da mı okumuştum, unuttum, bakmak gerek. Yüzyılımızın başında geçiyor olay. Toprağa bağlı köylülerin, bulunduğu devrin en karanlık, en kötü günleri... Yaşasın halkın kurtarıcısı! (Çar II.Aleksandr 1861'de toprağa bağlı köleler yasasını kaldırdı) O sıralar, yani yüzyılın başlarında sözü geçen, son derece varlıklı, toprak sahibi bir general emekliye ayrılmış. O da adamlarının, kölelerinin tek sahibi olmayı hak ettiğine inanarak görevden ayrılanalrdanmış. Az da olsa vardı böyleleri o zamanlar. General iki bin kölesi olan köyüne gidip yerleşmiş, bir çalımı varmış ki; daha az varlıklı komşularını küçük görüyor, onlara birer yanaşması, soytarısı gözüyle bakıyormuş. Yüzlerce av köpeği besliyormuş, hepsi resmi giysili, atlı köpek bakıcısı varmış. Uşakların birinin oğlu, sekiz yaşında bir çocuğun attığı bir taş, generalin sevgili köpeklerinden birinin ayağına gelmiş bir gün. "Sevgili köpeğin niçin topallıyor?" Küçük çocuğun taş attığını bildirmişler ona. General yukarıdan aşağı süzmüş çocuğu, "Sen yaptın bunu ha, tutun onu!" Annesinin elinden almışlar çocuğu, ahıra kapamışlar, sabah gün ağırırken general tüm hazırlıkları tamam, av için çıkmış, atına binmiş. Hizmetçileri, köpekleri, köpek bakıcıları, avcıları hepsi atlı olarak çevresindeymiş. Uşakları ibret olsun diye toplamışlar. En önde de suçlu çocuğun annesi... Çocuğu dışarı çıkarmışlar. Puslu, soğuk bir sonbahar sabahıymış, av için bulunmaz bir gün... General çocuğu soymalarını buyurmuş, çocukçağızı çırılçıplak etmişler. Tir tir titriyormuş, korkudan dili tutlmuş, ağzını açmaya cesareti yokmuş... "Koşturun onu!" diye komut vermiş general, köpek bakıcıları, "Koş, koş!" diye bağırmaya başlamışlar, çocuk, başlamış koşmaya... "Tut!" diye haykırmış general, zagarlarını peşinden salmış. Anasının gözü önünde köpeklere parçalatmış yavrusunu!.. Sanırım mahkemeye vermişler adamı. Eh işte... ne yapmalı ona? Kurşuna mı dizmeli? Hak yerini bulsun, içimiz rahat olsun diye kurşuna mı dizmeli? Söyle Alyoşa?



Alyoşa bitik, acı bir gülümsemeyle ağabeyine baktı,

- Evet, kurşuna dizmeli! diye mırıldandı.

İvan tuhaf bir coşkunlukla bağırdı:

- Aferin! Sen de böyle söyledikten sonra, demek ki... Ah seni gidi keşiş seni! Demek içinde bir şeytan yatıyor Alyoşka Karamazov!

- Saçmaladım, ama...

- Demek bir de aması var.. diye haykırdı İvan. Şunu bilesin rahip adayı bey kardeşim, dünyada saçma şeylerde pek gereklidir. Dünya saçmalıkların üzerinde duruyor, saçmalıklar olmasaydı dünyada hiçbir şey olmazdı belki de. Bunu kesinlikle biliyoruz!

- Neyi biliyorsun?

İvan sayıklıyor gibi anlatıyordu:

- Hiçbir şey anlamıyorum, anlamak da istemiyorum. Gerçeklerin yanında kalmalıyım ben. Anlamamaya karar vereli çok oluyor. Bir şeyi anlamaya kalkışırsam gerçeğe ihanet etmem gerekiyor hemen, oysa gerçekten yana olmaya karar verdim bir kez...

Alyoşa, içten gelen kederli bir sesle,

- Niçin yokluyorsun beni? dedi. Söyleyecek misin?

- Elbette söyleyeceğim, sözü oraya getiriyorum zaten. Benim için değerlisin sen, elimden kaçırmak istemiyorum, seni, Zosima dedene de bırakmayacağım.

Bir an sustu İvan, yüzünü kederli bir anlatım kaplamıştı birden.

- Beni dinle: Daha iyi anlaşılsın diye yalnız çocukları aldım ele. Yeryüzünü kabuğundan ta merkezine varana dek ıslatan öteki gözyaşlarından, kişioğlunun acılarından söz etmedim. Bile bile daralttım konumu. Bir tahtakurusuyum ben. Düzenin niçin böyle kurulduğuna aklımın ermediğini de yüzüm hiç kızarmadan itiraf ediyorum. Kişioğlu suçludur demek: Cennet verilmişti ona, yetinmedi, özgürlük istedi. Mutsuz olacağını bile bile ateşi çaldı göklerden. Öyleyse acımamalı ona. Bu zavallı, ölümlü Euclide aklımla ancak şunları biliyorum: Acı diye bir şey var, suçluları yoktur. Her şey zincirleme birbirini doğurmaktadır, her şey geçiyor, dengesini buluyor. Ama bütün bunlar Euclide saçmalıklarıdır, biliyorum bunu. Yaşantımı bunların üzerine kuramam, razı olamam böyle bir şeye! Suçlular yokmuş, her şey zincirleme birbirinden doğuyormuş, ben biliyormuşum bunları... bana ne bütün bunlardan? Suçlunun cezasını bulması gerkli benim için, yoksa mahvederim kendimi. Hem başka bir dünyada, sonsuzlukta bulmasını istemiyorum suçlunun cezasını. Burada, yeryüzünde olmalı bu, görmeliyim! Ben de inandım, ben de istiyorum görmeyi, o saate kadar ölürsem diriltsinler beni, çünkü ben yokken olursa bütün bunlar, çok ayıp kaçar... Gelecekte başlayacak sonsuz mutluluğun gübresi olayım diye çekmedim bunca acıyı! Canavarlıklarım bunun için değildi! Geyiğin aslanla yan yana yattığını, öldürülen insanın ayağa kalkıp katiliyle kucaklaşmasını görmek isterim. Dünyanın böyle kurulmasının nedenini herkes birden bire anlayacağı anda ben de orada olmak istiyorum. Bütün dinlerin temeli bu isteğe dayanmaktadır. Aklım ermiyor buna. Yüzlerce kez soruyorum kendi kendime.. sürüyle soru var ama yalnızca çocukları aldım ele, çünkü söylemek istediğim şey açık seçik ortadadır. Dinle beni: Çekilen acıyla sonsuz mutluluğu hak etmek için herkesin acı çekmesi gerekiyorsa, çocukları ne diye karıştırıyoruz buna, söyler misin? Onların da acı çekmelerinin, sonsuz mutluluğu çekecekleri acıyla hak etmelerinin gereğini anlayamıyorum. Niçin onlarda gübre olacaklar gelecekte başlayacak sonsuz mutluluğa? İnsanların suç işlemekte, cezaya çarptırılmakta eşit tutulmasını anlarım, ama çocukların işi ne burada? Eğer babalarının suçlarına, canavarlıklarına onların da ortak oldukları gerçekse, hiç kuşku yok ki, bu dünyaya özgü olmayan bir gerçektir bu, dolayısıyla da ben anlayamıyorum onu. Bir sivri akıllı çıkar, bunun önemli olmadığını, çocuğun büyüyüp günah işleyeceğini söyler belki. Ama büyüyemedi işte, sekiz yaşındayken köpeklere parçalattılar onu. Ah Alyoşa, Tanrı'ya küfür değil söylediklerim! Gökteki, yerin altındaki yaşayan, yaşamış tüm yaratıkların hep bir ağızdan "Haklısın Tanrım, yolun açıldı bize çünkü!" diye bağırmaya başladıklarında evrenin nasıl sarsılacağını düşünebiliyorum. Çocuğu köpeklere parçalatılan anne, o canavarla kucaklaşıp üçü birden "Haklısın Tanrım" diye bağırdıklarında her şey anlaşılacak elbette. Gelgelelim, bunu anlayamıyorum ben, kabul edemiyorum. Yeryüzünde kaldığım sürece de elimden geleni yapacağım. Biliyor musunuz Alyoşa, o saate dek yaşar, ya da o zaman dirilirsem, çocuğunu köpeklere parçalatan canavarla kucaklaşan anneyi görüp ben de herkesle birlikte "Haklısın Tanrım" diye bağırırım belki, ama bağırmak istemiyorum. Henüz zaman varken, kendimi sıyırmaya çalışıyorum, bu yüzden de sonsuz mutluluğu kesinlikle reddediyorum. O pis kokan yerde öcü alınmamış gözyaşları dökerek, "Allah Baba" sına yalvaran, küçücük yumruğuyla göğsünü yumruklayan bir çocuğun gözyaşına bile değmez o sonsuz mutluluk! Değmez, çünkü karşılığı verilmemiştir bu gözyaşının. Oysa verilmelidir! Yoksa sonsuz mutluluk diye bir şey olamaz. Ama neyle, nasıl vereceksin? Olacak şey midir bu sanki? Öcü alınarak mı? Ama ne yapacağım öcü? Başkalarına acı çektirenler için cehennem mi yapacağım? Zavallılar acı çekmişler bir kez, cehennem neyi düzeltecek? Hem cehennem varsa, sonsuz mutluluk olabilir mi hiç: Bağışlamak istiyorum ben, kucaklamak istiyorum, daha acı çekilmesin istiyorum. Çocukların çektikleri acılar da gerçeğin öğrenilmesi için gerekli olan acıyı tamamlamak içinse, önceden şunu söyleyeyim ki, gerçek değmez buna. O annenin, çocuğunu köpeklere parçalatan canavarla kucaklaşmasını da istemiyorum! Bağışlamamalı onu! Canı isterse varsın kendisi için bağışlasın, sınırsız ana acısını bağışlasın varsın. Ama köpeklere parçalatılan zavallı yavrusunun acısını bağışlamaya hakkı yoktur, çocuk bağışlasa bile o bağışlayamaz canavarı, bağışlamamalı! Öyle olursa, bağışlamazlarsa sonsuz mutluluk nerede kalır? Dünyada, bağışlayabilecek, buna hakkı olan bir yaratık var mıdır hem? Sonsuz mutluluğu istemiyorum, insanları sevdiğim için istemiyorum bunu. Öcü alınmamış acılar arasında kalayım, daha iyi... Haksız olsam bile, öcü alınmamış acım, yatışmamış öfkem içimde kalsın, razıyım... Evet, bu sonsuz mutluluğa pek büyük paha biçmişler! Bizim kesemize göre değil ona giriş. Bu yüzden, giriş biletini geri vermek için acele ediyorum. Dürüst bir insansam elden geldiğince acele etmeliyim. Ben de yapıyorum bunu. Tanrıyı inkar ettiğim falan yok Alyoşa, yalnızca biletimi saygılarımla geri veriyorum o kadar...

Alyoşa, başı önünde, durgun,

- Bu, Tanrıya baş kaldırmadır, diye mırıldandı.

- Baş kaldırma mı? Böyle bir sözcüğü duymak istemezdim senden. Baş kaldırarak yaşayabilir mi kişioğlu? Ben istiyorum yaşamayı. Açık açık söyle bana, sorumu yanıtlamaya çağırıyorum seni: Tutalım ki, sonunda insanları mutlu etmek, onlara barış, huzur vermek amacıyla kişioğlunun kaderinin yapısını yükselten sensin, bunun için yalnızca bir küçük yaratığa, sözgelişi yumrukcuklarıyla göğsünü yumruklayan çocuğa acı çektirmen, onun öcü alınmamış bu gözyaşları üzerine de bu yapıyı kurman gerekse, böylesine koşullar altında bu yapının mimarı olmayı kabul eder miydin? Cevap ver, yalan da söyleme!

- Hayır, diye mırıldandı Alyoşa, kabul etmezdim.

2012 Yılından



acılarımızın da bir tadı olduğunu bilmek ve acılarımızın da anlamlarını anlamaya çabalamaya çalışmakla, acılarımızı ilahlaştırmak ve onları kutsamak arasında fark vardır. hayat her anı güzelleştirilmesi, ince ince yontulması, kıymetlendirilmesi ve estetize edilmesi gereken bir cevher gibidir elimizde. hatta o kadar ki, yanlış bir darbe indiriverirsin ve artık asla hayalindeki heykele ulaşma şansın kalmaz. yani hayat kırılgan ve nazik bir şeydir. nezaketle yaşamak gerekir. rafine edilmemiş hangi üründen bir lezzet bekleyebiliriz ki? kişi kendi düşünce ve değerlerini rafine etmeye gayret etmeli. buna benzer olarak toplumlar da hayatlarını rafine etmenin yolunu aradıkça toplumsal huzur ve mutluluk pekişiyor. çünkü rafine değerler üretmekle, çare ve çözüm bulmak da eş zamanlı gelişiyor. tersine rafine edilemeyen değerlerle bahane bulmalar da eş zamanlı gelişiyor. ve bu iki yol iki ayrı uca ulaşıyor. bir tarafta hayatın kıymetli ve keyifli bir gelişime dönüştüğü, sorunların çözüme odaklandığı, sosyal bilincin gelişmiş olduğu, insanların kendilerine duydukları saygıyı karşılarındakilere de yansıttığı bir yapı ortaya çıkarken, diğer tarafta, hayatın kıymetsizleştiği, toplumdan çok kitleselleşen, hayat yerine ölümü kutsayan, çözüm üretmek yerine bahane üreten, polemik üreten, insanların tahammülsüz ve bencil olduğu devasa bir yapı ortaya çıkıyor. bu ikinci yapının yapıcıları ve yapının öylece sürmesini arzu eden kişilerin hep ağzına doladıkları "kutsal halk" metası buradan bakınca abes abes sırıtıyor. acının ve ölümün kutsandığı bir kitlenin dünyasında bahanelerden sıyrılmanın imkanı yoktur. çözüm bulmak anlamını yitirmiştir. evreni ve doğayı anlamanın, hayata yeni renkler ve boyutlar katmanın da manası ortadan kalkmıştır. insanlar kutsanmış acılarının ve kutsanmış ölümlerinin etrafında sıcak ve yapışkan bir sıvıyla birbirine eklemlenmişlerdir. bu bir toplum değildir. bu bir kitledir. değişmeyi arzu etmez. değişmenin tehlikelerinin ve zorluklarının tamamen farkındadır. o farkındalıkla öylece kalakalmanın bütün mantık dışı bahanelerini kendi içinde durmadan üretmektedir. üretmeye de devam edecektir.

gecenin sonuna yolculuk

savaş uzadıkça da, vatan'ın midesini bulandıracak kadar mide bulandırıcı kimse olamayacağını düşünmeye başladılar... vatan her türlü fedakarlığı kabul etmeye başladı, çuvallar nereden gelirse gelsin... şehitlerinin seçiminde sonsuz derecede hoşgörülü olmaya başladı vatan! artık silah altına alınmayı hak etmeyecek kadar şerefsiz olduğu düşünülen asker kalmadı, özellikle de silah altında silah zoruyla ölmek söz konusu olduğunda... sonunda beni bile kahraman yapmaya karar verdiler, olacak iş mi!... katletme çılgınlığı dayanılmaz hale gelmiş olsa gerek, öyle ya, bir konserve kutusunun çalınması bile affedilebiliyorsa artık! affetmek ne kelime? basbayağı unutulabiliyor! gerçi, bolluk içinde yüzmelerini bizimle birlikte tüm dünyanın kutsadığı koskoca haydutları her allah'ın günü hayranlıkla izlemeyi alışkanlık haline getirdik, kaldı ki, biraz yakından incelendiğinde onların varlıklarının kanıtı her gün yinelenen upuzun bir cürüm dizisi olarak ortaya çıkmaktadır, buna karşın bu zatlar her türlü şerefe, şana, güce layık görülüyor, işledikleri suçlar yasalar tarafından da taçlandırılıyor, oysa, tarihte ne kadar gerilere gidilirse gidilsin -ve bildiğiniz gibi bana tarihi bilmem için para veriyorlar- her şey bize şunu gösteriyor ki, basit bir hırsızlık yapılmışsa, hele sıradan gıda maddeleri, bir dilim ekmek, jambon ya da peynir çalınmışsa, o suçu işleyen kişi toplumun gözünde mutlak biçimde yüzkarası olarak damgalanıyor, kesinlikle kınanıyor, en ağır cezaları hak ediyor, kendiliğinden onurunu yitiriyor ve alnındaki kara leke ömrü billah silinemiyor, bunun da iki nedeni var, öncelikle bu tür cürümleri işleyen kişi genellikle yoksuldur ve bu zaten başlı başına vahim bir utanç vesikasıdır, sonra da, yapmış olduğu eylem topluma karşı üstü kapalı bir tür suçlama da içermektedir. fukaranın hırsızlığı haince bir ihkakı hak'ka dönüşüyor, anlıyor musunuz... öyle olursa da bu işin sonu nereye varır? dolayısıyla dikkatinizi çekerim, ufak tefek aşırmaların cezalandırması dünyanın her yerinde en katı bir biçimde uygulanır, yalnızca bir sosyal savunma yöntemi olarak değil, ama aynı zamanda, özellikle de tüm zavallılara yönelik ciddi bir gözdağı olarak, otursunlar oturdukları yerde, kendi sınıflarında, keyiflerine baksınlar, yüzyıllar boyunca ve sonsuza dek açlıktan ve sefaletten gebermeye güler yüzle razı olsunlar...ancak şimdiye kadar küçük hırsızların cumhuriyetimizde sahip oldukları bir ayrıcalık vardı, o da vatansever silahları kuşanmak onurundan mahrum bırakılmak. oysa yarından itibaren bu durum değişecek, yarından itibaren, bir hırsız olan ben, ordudaki yerime geri döneceğim... emirler böyleymiş... yukarıdaki birileri, benim "gaflet anım" diye nitelendirdikleri şeye sünger çekmeye karar vermişler, bunu da, dikkat buyurun, yine "ailemin onuru" olarak adlandırılan şey adına yapmışlar. ne alicenaplık! sorarım size dostum, ailem mi iç içe geçmiş fransız ve alman kurşunlarına hedef olup onları birbirinden ayırmak için elek görevi görecek?... tek başına ben göreceğim o işlevi öyle mi? peki ya ben öldüğümde, ailemin onuru mu hortlatacak beni?... bakın işte, savaşla ilgili şeyler geçip geride kaldığında ailemin neler yapacağını şimdiden görür gibiyim... her şey unutulup gider... keyifli pazar günleri, geri gelen yazın çimlerinde zil takıp oynar o canım ailem benim, şimdiden görür gibiyim... o sırada ben, aile babası, yerin üç kat dibinde, içim dışım solucan olmuş, 14 temmuz milli bayramında sıçılan bir kilo boktan bile daha iğrenç, düş kırıklığına uğramış tüm çuvalımla muhteşem biçimde çürüyor olacağım... meçhul çiftçinin ekinlerine gübre olmak, gerçek askeri bekleyen gerçek gelecek budur işte! ah! dostum! inanın bana, bu dünya aslında tamamen insanlarla taşak geçmek için yaratılmış koskocaman bir kandırmacadır!

sf 86-87, luois ferdinand celine, gecenin sonuna yolculuk, yky.

tekrar, carpisma

uzun zamandir kafamda donen bir carpma cumlesi var. 'buyuk bir hizla duvara carpisim sizlerin gozleri onunde gerceklesti.' ya da 'buyuk bir hizla duvara carptim.' ya da 'duvara carpisim o denli hizli oldu ki.'

bu sabah, cok rutin bir sabahta insanin duvara degil buyuk bir hizla kendine carptigini idrak ettim. hayat uzun sahenk. o havasiz pasajda karsilastigim yasli sahafin dedigi gibi kisa filan da degil. insanin kendine carpmaya baya vakti ve sansi oluyor. bizler bu gezegen uzerinde hayatta kalmaya calisan diger tum hayvanlar gibi buyuk bir mucadele veriyoruz. ve ilkokulda lacivert sert kapakli, yuce devletimizin o donem bize ucretsiz verdigi 'hayat bilgisi' kitabi aslinda butun olayin ozetiymis. yani hayatin bir bilgisi var sahenk. ve bu bilgi lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve bu kitabi yuce devletimiz bize erken denebilecek yaslarda, ucretsiz dagitiyor. duvara hizla carptigini saniyorsun fakat sonra donup bakinca burada kendinden baska ne bir duvar ne de bir bosluk var. buyuk bir ivmelenmeyle hayatin icinde suzulen bir sen varsin ve zaman zaman yine 'bir sen' o buyuk ivmeyle suzulen senin onune cikiyor. hayat uzun yani. carpismalar, zerrelerinin dort bir yana savrulmasi, sonra buyuk bir kutle cekimle tekrar biraraya gelmeleri ve ivmelenerek hizlanmaya devam etmeleri. sonra bir carpisma daha. hayatin surekli degisen, buyuk ve belki kutsal bile sanilabilecek bir bilgisi var. lacivert sert kapakli bir kitapta yaziyor ve yuce devletimiz bize bunu erken yaslarimizda bedava dagitiyor. duvara carptigimda kafam baska bir seylerle mesguldu ama carpma anini cok net hatirliyorum. nasil ki, oyunlarda bolum sonu canavarlari vardir, hayatta da surekli sonraki asamaya gecebilmen icin karsinda duran azametli bir sen varsin. buyuk bir ivmeyle gidip kendine carpip, zerrelerine dagilip, yeni bir biraraya gelisle toparlanip yola devam ediyorsun. peki biz kim miyiz? bu soruyu soranlarin zerreciklerin dunyasi hakkinda en ufak bir fikri yok degil mi sahenk?

- haklisiniz lordum!

15 Mayıs 2017

naivety

tekrar gündelik pratikler şahenk. bizi faşist yapan ya da yapmayan şey o çok sade, çok naif duran gündelik pratikler. o küçük güç oyunları, kullandığımız kelimeler, dudağımızın kenarının hafifçe bükülmesi, gözlerimizi şuradan şuraya devirişimiz.

tıpkı oturduğumuz yerde farkında olmadan kilo alan ve bozulan bedenimiz gibi, zihnimiz de güzel bir konfor alanı içinde kendi kendine bozulmaya başlıyor. faşizm tüm sızıntılardan sızan haylaz bir sıvı misali bize nüfuz ediyor. kabul etmeyi bırak farkında olmak bile çok güç. zaten sorsan kimse de kabullenmiyor. güç ilişkilerini, dengeleri, o gözlerin devrilişini, dudakların bükülmesini...

küçük iktidarlarımız ve sefilleşen bizler. halbuki elini ve kendini iktidardan çekip, aynı eli birilerine uzatmak için kullansan... küçük bir oyun. küçücük. ego çok güzel şahenk. sıcacık. bizi kavrayıp bu haylaz sıvının içine bırakıveriyor. gerisini zaten biliyorsun şahenk. kullandığımızı kelimeler, dudak büküşler, göz devirmeler... sevgisizlik.

13 Mayıs 2017

zihin

sonsuzluğun içinde bir 'an'dayız şahenk. her anın eşsiz oluşunu anlıyor musun? evrenin düzenlenişinin her saniye geri dönmeyecek şekilde değişimini. anlamıyorsun şahenk, ben de anlamıyorum. zihinlerimiz bir hipermetrop göz gibi belli bir ölçeğin ötesini idrak edemiyor. zaten bana sorarsan insan da tam bu hipermetrop zihindir şahenk.

çarpışma



bir çarpışma hayal et şahenk. yüksek hızlı bir arabanın düz bir duvara çarpışını mesela... ilk andaki şok dalgası, yavaş yavaş azalan dumanlar. derin bir sessizlik.

küçük bir kız, sanırım sarıya çalan perçemleri var, yüzüne düşmüş. kapının önünde duruyor. küçük bir valiz var elinde tam da boyuna uygun bir valiz. bana artık aşk acılarınızı anlatmayın insanoğlu. bunlar çok küçük ve çok kişisel. küçük yani. küçük bir kızın gitmek arzusu ya da kaçmak mı diyelim... neyden kaçacak? kaçılabilecek bir yer var mı? şimdi bana sorarsan şahenk bu yaşımla sana insanın kaçamayacağını söylerim. çünkü dağın başında bulduğun zen senin oraya çıkardığın zendir. ama o küçük bavul gözümün önünden gitmiyor. sarı perçemler, hafif büzülmüş dudaklar ve küçük ayakkabıları.

öyleyse şahenk, şimdi duke'ün piyanosundan bize akan esenlik gibi, evrende esenlik kaynakları olmalı. bizi iyileştiren. yoksa insan hayatta kalamaz. sana bunu garanti ederim. dışarıdaki kuşların ötüşünde de bir esenlik var. öyleyse aşkı bırakalım artık. bu küçük acılarımızın ötesinde ben ve sen büyük bir canlının birer hücresi, birer organı, birer zihniyiz.

içimizden yükselen yola çıkma arzusu, kaybolma arzusu, bu tekdüzeliğin boynumuza geçirilmiş yuları, özgürlük şahenk. özgürlük nedir? seni bir önceki kuşaktan bir anne ve baba yetiştirdiği sürece nasıl özgür olabilirsin şahenk. neyse bunları geçelim. insan yapayalnızdır. bir bedenle içine kapatılmıştır. nasıl ki dışarıdan kurtulmak isteyince eve sığınırsın, beden de seni öyle kapatır, öyle sızdırmaz. sen kelimelerinle, kokunla, cisminle karşındakine ulaşabildiğini sanırsın, arada bir andromeda büyüklüğünde boşluk vardır.

işte şahenk o küçük kız sarı perçemi ve küçük ayakkabılarıyla kapıda dikiliyor. senin gözlerinde andromedayı gördüğü o ilk andan itibaren vazgeçti. gidecek. başka ne yapsın. halbuki bir de bana bak. koca bir ahmak olan bana. yıllarca o entel adamların peşinden sürüklenip, hayatın anlamını ifade eden o bir kelimeyi, o bir sesi, o bir her neyse onu bulacağıma inandım. hatta durmaksızın konuştum, anlattım, anlattıklarımla yeni bir anlam yaratacağımı sandım. mesafeleri kapatacak, bir anda beni anlamın dipsiz boşluğundan çekip çıkaracak, alnıma saf bir su vurup beni vaftiz edecek bir kelime. 'kelimeler şahenk, bazı anlamlara gelmiyor.'

uzak bir yalnızlığın ardında, anlamın olmadığını anladığımızda şahenk, bir çarpışmanın toz ve gaz bulutu. sanra sessizlik. artık hep sessizlik. şimdi git şahenk. pilav tabağını yıka.

3 Mart 2017

11 Ocak 2017

36

beni tanirsin sahenk. durustluk abidesi degilim ama seni severim. sevdigim zaman da gercekten severim. hayata baktigin zaman, geride biraktigin yillar arttikca her seyin bir sebebi varmis gibi sacma bir hisse kapiliyorsun. her seyin bir sebebi olamaz sahenk. evren cok buyuk ve icinde cok fazla enerji var. bu enerji bu kadar hesapli hareket edemez. ama her neyse belki evrimsel bir mekanizma bizi boyle dusunmeye mecbur kiliyor.

bir yila daha sevgilimle girdik. ona baktigimda da iste ayni hisse kapiliyorum. sanki bundan once yasadigim her seyi ona ulasmak icin yasamis gibiyim. butun bu uzun sessizlikleri, yalnizliklari, kirginliklari, sevincleri ve digerlerini. simdi burada gercekten yalnizligi deneyimliyorum. hani hep dem vurdugum zaten hep yalniziz ayaklari uckagitti kabul ediyorum. bu kez gercekten yalnizim. cok keyifli diyemem. arada bir sikinitili bir hal bile alabiliyor ama diger taraftan kendi sinirlarini goruyorsun. ve yaslandikca sinirlarinin geriye dogru geldigini de goruyorsun.

hayat yine de kocaman. ve artik ona guvenmeye ogreniyorum. bir zen kesisi gibi sessizlikte oturup bir sonraki anin gelmesini bekleyemesem de, gol kenarindaki bir kurbaga gibi uzun uzun gokteki aya bakabiliyorum. diger taraftan sahenk onun gozleri var. garip bir isiltida. sesindeki heyecan gibi gozleri de parliyor. benim icimdeki kucuk cocuk donuklasirken, onun icindeki kucuk cocuga sariliyorum. saclari paril paril parlarken bir anda bir cocuk safligiyla guluveriyor. o anlarda tekrar hayran oluyorum. nehirlerin asindirma sonucu deniz seviyesine inmesi misali, birbirimizi yorduk, hirpaladik belki ama simdi garip denge duzenindeyiz. birbirimizi anlamaya cok daha yakiniz. onunlayken garip bir guvendeyim. garip bir huzur bu. sanki daha oncesindeki her seyi onu bulmak ve onu anlamak icin yapmis gibiyim. sesinin cocuksu ve sen isiltisinda yorgunlugum diniyor. ve kendim olmaya bir adim daha yaklasiyorum.

ayni gunde bir yas daha yaslaniyoruz onunla. birbirimizin dogum gununu kutluyoruz. kutlamalarin kritiklerini yapiyoruz. hayat kuculuyor. tam iki kisilik bir hal aliyor. yorgani ustume cekip ona sariliyorum. cok sakin. cok huzurlu.

11 Kasım 2016

cohen


sizinle yalnızlığımda karşılaştım. cohen öldü şahenk. yaşarken bize çok şeyler anlatmış bu adam ölürken de çok şeyler anlattı. şimdi yıllar sonra tekrar zorbayla bir masadayız. o şarap içiyor. beni yıllar eskitmiş şaraba el süremiyorum. susup onu dinliyorum. yıllar önce hadi ordan hergele dediğim her cümlesine garip bir vakarla katılıyorum. başımı önüme eğiyorum. bu büyümek ya da yaşlanmak ya da olgunlaşmak dedikleri şey kadar saçma, ucuz, beş paralık iş yok.

afrikalılar yılana taparmış sırf her yeri toprağa değiyor toprağı anlıyor diye. zorba dedi. cohen de öyleydi işte şahenk. aramızda bir yılandı. gerçekle çok dalga geçen ama çok ciddi ve çok gerçek bir adamdı. gerçek insanların kelimelerin dünyasına söz geçirebilen bir yönleri vardır. yeterince gerçekseniz gerçek olmayan her şeyi gerçeğe evriltebilir her şeyi bükebilirsiniz. çünkü gerçek kendisine katlananları ya da kendisinin içinde yok olmayı kabullenenleri kucaklar ve ödüllendirir.

coheni yıllarca yüzündeki memnuniyetsiz ifadesinden dolayı çok yargıladım. çok sonra aydınlaşmış buda da aynı memnuniyetsiz ifadeyi keşfedecektim. aydınlanmış budayı gülümseyerek resmedenlerin aydınlanmayı yanlış anladığına ikna oldum. zaten zorbanın da dediği gibi, insan bir canavardır patron. daha geçen ölüm için hazırım diyen adamın yelkenleri doldurup çekip gitmesinde gerçekle ilişkimizi sorgulatacak kudrette bir garez aramalıyız. bütün günüm bunu düşünmekle geçti. yeterince gerçek olmanın simyacısına, kelimelerin ve şiirlerin efendisine bu köşeden selam olsun. dünyayı daha güzel bir yer yapmadı, hiçbirimiz yapamadık zaten. ama bize katlanma gücü verdi.