25 Eylül 2010
kader - zeki demirkubuz
Uzun hikaye. Karışık. Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapıda. Babası zabıtaydı. Alkolik, hasta bir adamdı rahmetli; erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu; hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam'da. Cepçilik, arpacılık... her yol vardı itte; ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkini aşık etmiş kendine. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı... sonunda o da geldi, gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş, gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek, dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bir bluz, saçlar maçlar... pırlanta anlayacağın. Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. Kanıma girdi o gün. Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bir soruşturma... dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede; ama asıl Zagora kesikmiş. Zagor da kaftiden içerde o sıra. Bir gün, süslenmiş püslenmiş, zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı, minibüs, otobüs, geldik Sağmalcılar'a. Benim içimde bir sıkıntı. İşi anladım tabii, Zagoru ziyarete gidiyor. Bir tuhaf oldum. Piçi de kıskandım. Uzatmayalım, çaresiz evlendik ötekiyle. O ara Zagor içeriden çıktı. Sonra bir duyduk, kaçmış bunlar. Altı ay mı bir sene mi, kayıp. Hep rüyalarıma girerdi orospu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum. Sonra bir daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş Zagor. Biri polis. İkisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda beş gün beş gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle. Önce öldü dediler Zagora, sonra komalık. Ankara'da oluyor bunlar. Bizimki bir gün çıkageldi mahalleye. Zagor içeride, en iyisinden müebbet. Bir sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyor. Önce tanıyamadım, anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornavida yemiş gibi oldum. Çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bir surat; ama bu sefer başka güzel orospu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. Dedi 'Para lazım, çok para'. Zagora avukat tutacakmış. 'İleride öderim' dedi. Esnafız ya biz de, 'Nasıl?' diye sormuş bulunduk. 'Orospuluk yaparım' dedi, '... istersen metresin olurum'. İçime bir şey oturdu, ağlamaya başladım. Ama ne ağlamak! İşte o gün bir inandım orospuya, tam yirmi yıl geçti. Uzatmayalım, Zagor'a müebbet verdiler. Ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs... o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor... orospu da peşinden. Sonunda dayanamadım, ben de onun peşinden. Önce dükkan gitti, ardından taksiler. Karı terk etti, peder kapıları kapadı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu durmuyor hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup yatıyor milletin altına. Gel dönelim diye çok yalvardım. Evlenelim, pederi kandırırım, Zagor'a bakarız... yok. Kancık köpek gibi izini sürüyor itin. Ne yaptı buna anlamadım. Kaç defa dönüp gittim İstanbul'a. Yeminler ettim. Doktorlar, hocalar, kar etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi. Bir keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu... hamile. Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım, ohh dedim, kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyor başka bir şey demiyor. Sinop'ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul'a. Doğumuna yakın, Zagor bir isyana karışıyor yine. Hemen paketleyip Diyarbakır Cezaevi'ne postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor yine. O haliyle kalk git sen Diyarbakır'a, üç gün ortadan kaybol... Herif kafayı yiyor tabii. Dönünce bir dayak buna... eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Durum hemen anlaşılmamış. Ortaya çıkınca bir gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu da alıp vın Diyarbakır'a, Zagor'un peşine. Allahtan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor. Ben o ara İstanbul'da taksiden yolumu buluyorum. Epey bir zaman böyle geçti. Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor'un Diyarbakır Cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bir gece bir büyükle eve geldim, hepsini içtim. Zurnayım tabii. Bir ara gözümü açıp baktım, karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk, Kalk abi, Diyarbakır'a geldik diyor. Baktım, sahiden Diyarbakır'dayım. Bir soruşturma... Kale Mahallesi vardır oranın. Bir gecekonduda buldum. Malımı bilmez miyim? Görünce hiç şaşırmadı. Hiçbir şey demedik. O gece oturup düşündüm. Oğlum Bekir dedim kendi kendime, yolu yok, çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok. Kaderin böyle. Yol belli; eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.
12 Eylül 2010
diren
ı.
Derin derin bir sessizlikti. . . derin derin geçiyordu zaman. . . derin derin bir okyanus kıyısıydı. . . derin derin sallanıyordu salıncaklı koltuğunda. . . nefes bile almadan müziği dinliyordu , nefes bile almadan yaşıyordu. . . derin yaşıyordu. . . yaşamla derinden bir bağı vardı , hem yaşamdan kopmuştu hem de soluksuz yaşıyordu. . . hem yaşıyordu hem ölüyordu (herkes gibi mi ? hayır değil o gerçekten yaşıyordu ve gerçekten ölüyordu)
ıı.
Çözünmüştü kişiliği. . . ve tüm bedeninde çökelmişti. . . tüm kişiliksizliklerden arınmıştı. . . arı bir çökeltiydi kişiliği. . .
yekpare bir yüzü vardı. Sanki suratı gözlerden , dudaklardan , kulaklardan oluşmuyor da sadece bir surattan oluşuyormuş gibi bir izlenim yaratıyordu. . . yüzünde gözler , dudaklar , kulaklar yerine yalnızca bir yüz görülüyordu. . . sadece yekpare , hiç bozunmayacak bir yüz. . . (yüzlerce yüz yaratabilecek bir yüz)
ııı.
Gençliğine dair hiçbir anısı yok. Gençliğinin her gününü , her dününü unutmuş. . . aslında her geçen günü de unutuyor , her sabah dünü olmayan bir ‘bugün’e uyanıyor.
(dünsüz. . .) dün yol gösterdiği gemilerin tümü bugün birer hayal oluvermiş bile. . .
iyi ki bellek gerektiren bir hayatı (hayali) yok. . . tek hatırlaması gereken, her gece yakılması şart olan koca deniz feneri. . . belki kendisini çoktan kaybetmiş bu uçsuz okyanusta ama her gece bir yığın gemiye kıyıyı işaret ediyor. . . kendi kayıplığından bu şekilde sığınıyor büyük bir ihtimalle. . . kendi kayıplığına koca deniz fenerleri bile nafile. . . (batık bir enkaz belki de , kimsenin tanımadığı yolcular taşıyan kimsesiz bir gemi. . . dünsüz ve günsüz. . . balıkların bile yuva edinmediği. . .)
tüm gece fenerin başında. . . hep o akordeonlu şarkıları dinliyor. . . öyle yaralayıcı ki sesi akordeonun , öyle kırıcı ki; tüm gece ayakta tutuyor insanı , kilolarca kafeine kilolarca ayıltıcıya bedel o akordeon şarkıları. . . sonra piyano , sonra keman. . . bu çalan plak unutkanlığı kadar eski. . . akordeon şarkıları birer unutkanlık. . .
zaten çoktan unuttuğu dününü her gece akordeonlar iyice kazıyor belleğinden. . .
bu fenere geldiğinden beri dünyanın yalnız gecesini biliyor. . . dünya hep karanlık.
(dünyası kararmış mı ? ne kadar da bayağı bir tabir ama ne yazık öyle. . . ne yazık ki öyle!)
hayatı. . . ne dünü var ne gündüzü. . . karanlığın içinde yalnız kızıl ucuyla kendi imalatı olan puroları ve sallanan sandalyesinin gıcırtısı. . . (ha , bir de akerdeon plakları , zaten onların hepsi aynı. . . hepsi uyku tuturmayacak kadar yaralayıcı. . .) bu dünyanın hiçbir hatıra edindiremediği nadir insanlardan o. . .
ıv.
Kızın(ın) adı Diren. . . tüm bunları puslu , hafif yağmurlu ve akerdeon fonlu bir Istanbul gecesinde dinlemek insanın beynindeki elektiriği görünür kılıyor. . . tüm bunları Diren anlatıyor. . . kendi kendime böyle babası olan bir kadınla niçin yattığımı soruyorum. . . Diren’le niçin yatıyorum. . . belki de sırf böyle bir babası var diye. . . annesi mi. . . hiç olmamış. . . Diren doğarken annesi ölüyormuş. . . (ikisine bir dünya dar gelmiş belki. . . biri yaşayacakmış , birinin daha çok diren’mesi gerekmiş , daha dirençli olan Diren olmuş. . . işte bu yüzden babası Diren koymuş ismini , annesini öldürecek kadar dirençli diye. . .)
Yüksek ve geniş omuzlarının üzerinde alışılmadık bir asaletle dikilen sinsi güzelliğinin ‘yekpare’ yüzündeki yansıması gerçekten haylaz bir sevişme kadar davetkar. . . dekoltede çıplak kalmış omuzlarını örten siyah saçları da masadaki mumun yansımasıyla parıl parıl. . . diren sanki babasının yüzünü tasvir ederken kendi yüzünü tasvir ediyor. . .
birşeyler anlatırken hep kitap diliyle anlatıyor. . . sanki birşeyler anlatmıyor da bir şeyler okuyor. . . beni kendine en çeken yönü de bu zaten. . . onunla konuşmak zahmetsizce kitap okumaya benziyor. . . onunla sevişmek mi ?. . sevişirken tüm duyguları rafa kalkıyor sanki. . . suratına beton gibi bir değişmezlik oturuyor. . . sevişmekten hiçbir zevk almıyor belki de. . .
v.
kaldığı yerden devam ediyor Diren. . . babası. . .
vı.
Tüm bu karartıya inat , ismi Gündüz. . .
Gündüzün lanetlediği , gecenin sahiplendiği ve zamanın dışına savrulmuş bir yaşlı adam o. . . yaşlarını da unutmuş zaten gözyaşlarını da unutmuş. . . yüzlerce grostonluk gemilere yol gösteren o fener ; o incecik , ağarmış saçlı , nefessiz yaşayan adamı nasıl olmuş da böylesine kayıplığa savurmuş. . . anlaşılır şey değil. . . yıllarca o fenerde yaşamış , fenerde yaşadığının tek şahidi ; ona erzak ve benzeri şeyler taşıyan postacı. . . ilk yıllarda fenere bir kadının mektuplarını taşıdığını anlatmıştı postacı, plaklar işte o mektuplarla gelirmiş. . . sonra ansızın kesilmiş mektuplar. . . kadının ölüm haberi gelmiş bir telgrafın sırtında. . . o zamanlarda sesini yitirmiş yaşlı fener bekçisi. . . belleği o esrarengiz kadınla silinmiş. . . belkide bütün o bellek o kadına aitmiş de o ölünce bellek de ölmüş. . .
vıı.
‘Baba’ demeye bir türlü dili varmıyor Diren’in. . . sanki inanmıyor babası olduğuna. Utanmasa leyleklerin koynunda geldiğini öne sürecek. . . halbuki babasının mirası o yekpare yüzünü birkez görse aynada , birkez tadsa babasıyla aynı yüzü paylaşmanın sadakatini , belki anlayacak o zaman tüm ayrıntıları ama bir türlü yapamıyor. . .
(bazı miraslar hep hazine sandığında kilitli kalıyor. . .)
sahipsiz ve yekpare bir yüz , yekpare bir sahipsizlik. . .
vııı.
Fondaki akordeon müziği ritmini arttırırken ; Diren , çıplak bir sesle başlıyor bu kez konuşmaya. Sesi sonsuz korunaksız , sesi sessiz. Duygu giydirilmemiş bir ses bu , sürekli yankıyan bir ses. . .
Bir sabah derin derin bir eksiltiyle uyandım diyor. . . çok uzak bir parçam ama belki de en ‘ben’ olan parçam yoktu yerinde. . . ‘fener bekçisi mi ?’ dedim kendi kendime. Sonra derin derin bir soluk çekip ‘yok canım o’na birşeycikler olmaz’ dedim. Tam o sırada telefon içli bir sesle yırttı sabahımı. . . (işte tam bu cümleyle o yekpare surat darmadağın oluyor , müzik hiç dinmeyecekmiş gibi artan bir ritimle coşuyor. . .)
Ayaklarına o eski pikabı ve plakları bağlayıp fenerin tepesinden kendini okyanusa atmış ve ölmüş diyor Diren. . . suratı tanınamayacak kadar dağınık şimdi. Müzikse bitti. (akerdeon saygısından sustu belki , bir parça akordeon da yaslı şimdi. . .)
bir fener bekçisi , hem de yaşlı bir fener bekçisi , hem de plaklar ve akordeonlar kadar yaslı bir fener bekçisi ; fenerinde ölmeli. . .
sonsuza dek ancak böyle ışıyabilir. . .
vıv.
Meğer saatlerdir sinsi ve kayıp bir intihar romanı okuyormuşum.
Oysa bu kitabın kapağı açılırken Diren’in dudakları arasında , ne de masum görünmüştü. . . demek şu son sayfalarında hançerler gizli olan romanlardanmış bu , demek intihar ölümden daha öldürücü olabiliyormuş. . .
ötenazi bir roman ?
demek yaşam bazen aşkla susup , intiharla bitiyormuş.
1-2-17 eylül ’99
ankara
çağdaş atuğ
Derin derin bir sessizlikti. . . derin derin geçiyordu zaman. . . derin derin bir okyanus kıyısıydı. . . derin derin sallanıyordu salıncaklı koltuğunda. . . nefes bile almadan müziği dinliyordu , nefes bile almadan yaşıyordu. . . derin yaşıyordu. . . yaşamla derinden bir bağı vardı , hem yaşamdan kopmuştu hem de soluksuz yaşıyordu. . . hem yaşıyordu hem ölüyordu (herkes gibi mi ? hayır değil o gerçekten yaşıyordu ve gerçekten ölüyordu)
ıı.
Çözünmüştü kişiliği. . . ve tüm bedeninde çökelmişti. . . tüm kişiliksizliklerden arınmıştı. . . arı bir çökeltiydi kişiliği. . .
yekpare bir yüzü vardı. Sanki suratı gözlerden , dudaklardan , kulaklardan oluşmuyor da sadece bir surattan oluşuyormuş gibi bir izlenim yaratıyordu. . . yüzünde gözler , dudaklar , kulaklar yerine yalnızca bir yüz görülüyordu. . . sadece yekpare , hiç bozunmayacak bir yüz. . . (yüzlerce yüz yaratabilecek bir yüz)
ııı.
Gençliğine dair hiçbir anısı yok. Gençliğinin her gününü , her dününü unutmuş. . . aslında her geçen günü de unutuyor , her sabah dünü olmayan bir ‘bugün’e uyanıyor.
(dünsüz. . .) dün yol gösterdiği gemilerin tümü bugün birer hayal oluvermiş bile. . .
iyi ki bellek gerektiren bir hayatı (hayali) yok. . . tek hatırlaması gereken, her gece yakılması şart olan koca deniz feneri. . . belki kendisini çoktan kaybetmiş bu uçsuz okyanusta ama her gece bir yığın gemiye kıyıyı işaret ediyor. . . kendi kayıplığından bu şekilde sığınıyor büyük bir ihtimalle. . . kendi kayıplığına koca deniz fenerleri bile nafile. . . (batık bir enkaz belki de , kimsenin tanımadığı yolcular taşıyan kimsesiz bir gemi. . . dünsüz ve günsüz. . . balıkların bile yuva edinmediği. . .)
tüm gece fenerin başında. . . hep o akordeonlu şarkıları dinliyor. . . öyle yaralayıcı ki sesi akordeonun , öyle kırıcı ki; tüm gece ayakta tutuyor insanı , kilolarca kafeine kilolarca ayıltıcıya bedel o akordeon şarkıları. . . sonra piyano , sonra keman. . . bu çalan plak unutkanlığı kadar eski. . . akordeon şarkıları birer unutkanlık. . .
zaten çoktan unuttuğu dününü her gece akordeonlar iyice kazıyor belleğinden. . .
bu fenere geldiğinden beri dünyanın yalnız gecesini biliyor. . . dünya hep karanlık.
(dünyası kararmış mı ? ne kadar da bayağı bir tabir ama ne yazık öyle. . . ne yazık ki öyle!)
hayatı. . . ne dünü var ne gündüzü. . . karanlığın içinde yalnız kızıl ucuyla kendi imalatı olan puroları ve sallanan sandalyesinin gıcırtısı. . . (ha , bir de akerdeon plakları , zaten onların hepsi aynı. . . hepsi uyku tuturmayacak kadar yaralayıcı. . .) bu dünyanın hiçbir hatıra edindiremediği nadir insanlardan o. . .
ıv.
Kızın(ın) adı Diren. . . tüm bunları puslu , hafif yağmurlu ve akerdeon fonlu bir Istanbul gecesinde dinlemek insanın beynindeki elektiriği görünür kılıyor. . . tüm bunları Diren anlatıyor. . . kendi kendime böyle babası olan bir kadınla niçin yattığımı soruyorum. . . Diren’le niçin yatıyorum. . . belki de sırf böyle bir babası var diye. . . annesi mi. . . hiç olmamış. . . Diren doğarken annesi ölüyormuş. . . (ikisine bir dünya dar gelmiş belki. . . biri yaşayacakmış , birinin daha çok diren’mesi gerekmiş , daha dirençli olan Diren olmuş. . . işte bu yüzden babası Diren koymuş ismini , annesini öldürecek kadar dirençli diye. . .)
Yüksek ve geniş omuzlarının üzerinde alışılmadık bir asaletle dikilen sinsi güzelliğinin ‘yekpare’ yüzündeki yansıması gerçekten haylaz bir sevişme kadar davetkar. . . dekoltede çıplak kalmış omuzlarını örten siyah saçları da masadaki mumun yansımasıyla parıl parıl. . . diren sanki babasının yüzünü tasvir ederken kendi yüzünü tasvir ediyor. . .
birşeyler anlatırken hep kitap diliyle anlatıyor. . . sanki birşeyler anlatmıyor da bir şeyler okuyor. . . beni kendine en çeken yönü de bu zaten. . . onunla konuşmak zahmetsizce kitap okumaya benziyor. . . onunla sevişmek mi ?. . sevişirken tüm duyguları rafa kalkıyor sanki. . . suratına beton gibi bir değişmezlik oturuyor. . . sevişmekten hiçbir zevk almıyor belki de. . .
v.
kaldığı yerden devam ediyor Diren. . . babası. . .
vı.
Tüm bu karartıya inat , ismi Gündüz. . .
Gündüzün lanetlediği , gecenin sahiplendiği ve zamanın dışına savrulmuş bir yaşlı adam o. . . yaşlarını da unutmuş zaten gözyaşlarını da unutmuş. . . yüzlerce grostonluk gemilere yol gösteren o fener ; o incecik , ağarmış saçlı , nefessiz yaşayan adamı nasıl olmuş da böylesine kayıplığa savurmuş. . . anlaşılır şey değil. . . yıllarca o fenerde yaşamış , fenerde yaşadığının tek şahidi ; ona erzak ve benzeri şeyler taşıyan postacı. . . ilk yıllarda fenere bir kadının mektuplarını taşıdığını anlatmıştı postacı, plaklar işte o mektuplarla gelirmiş. . . sonra ansızın kesilmiş mektuplar. . . kadının ölüm haberi gelmiş bir telgrafın sırtında. . . o zamanlarda sesini yitirmiş yaşlı fener bekçisi. . . belleği o esrarengiz kadınla silinmiş. . . belkide bütün o bellek o kadına aitmiş de o ölünce bellek de ölmüş. . .
vıı.
‘Baba’ demeye bir türlü dili varmıyor Diren’in. . . sanki inanmıyor babası olduğuna. Utanmasa leyleklerin koynunda geldiğini öne sürecek. . . halbuki babasının mirası o yekpare yüzünü birkez görse aynada , birkez tadsa babasıyla aynı yüzü paylaşmanın sadakatini , belki anlayacak o zaman tüm ayrıntıları ama bir türlü yapamıyor. . .
(bazı miraslar hep hazine sandığında kilitli kalıyor. . .)
sahipsiz ve yekpare bir yüz , yekpare bir sahipsizlik. . .
vııı.
Fondaki akordeon müziği ritmini arttırırken ; Diren , çıplak bir sesle başlıyor bu kez konuşmaya. Sesi sonsuz korunaksız , sesi sessiz. Duygu giydirilmemiş bir ses bu , sürekli yankıyan bir ses. . .
Bir sabah derin derin bir eksiltiyle uyandım diyor. . . çok uzak bir parçam ama belki de en ‘ben’ olan parçam yoktu yerinde. . . ‘fener bekçisi mi ?’ dedim kendi kendime. Sonra derin derin bir soluk çekip ‘yok canım o’na birşeycikler olmaz’ dedim. Tam o sırada telefon içli bir sesle yırttı sabahımı. . . (işte tam bu cümleyle o yekpare surat darmadağın oluyor , müzik hiç dinmeyecekmiş gibi artan bir ritimle coşuyor. . .)
Ayaklarına o eski pikabı ve plakları bağlayıp fenerin tepesinden kendini okyanusa atmış ve ölmüş diyor Diren. . . suratı tanınamayacak kadar dağınık şimdi. Müzikse bitti. (akerdeon saygısından sustu belki , bir parça akordeon da yaslı şimdi. . .)
bir fener bekçisi , hem de yaşlı bir fener bekçisi , hem de plaklar ve akordeonlar kadar yaslı bir fener bekçisi ; fenerinde ölmeli. . .
sonsuza dek ancak böyle ışıyabilir. . .
vıv.
Meğer saatlerdir sinsi ve kayıp bir intihar romanı okuyormuşum.
Oysa bu kitabın kapağı açılırken Diren’in dudakları arasında , ne de masum görünmüştü. . . demek şu son sayfalarında hançerler gizli olan romanlardanmış bu , demek intihar ölümden daha öldürücü olabiliyormuş. . .
ötenazi bir roman ?
demek yaşam bazen aşkla susup , intiharla bitiyormuş.
1-2-17 eylül ’99
ankara
çağdaş atuğ
2 Eylül 2010
bilmiyorum ne olacak - ezginin günlüğü - http://fizy.com/#s/1lrn8i
bilmiyorum ne olacak, bakabilsem yarina
karanlik geldi her yol bana
her liman bana
dusmusum bir de ustelik hayat kavgasina
dusmusum bir de ustelik hayat dalgasina
ah anam benim garip anam, gene al beni kollarina
ah anam benim garip anam, gene dusmusum ask yollarina
bir dokun bin ah dinle, doner dunya dert icinde
ademoglu nisyan ile, biz isyan ile…
ah, bir aska yandim ki
yelkeni yok, ruzgari yok, derdi cok, dermani yok
gemiler yola cikmis, kuregi yok kaptani yok
ah anam benim garip anam, gene al beni kollarina
ah anam benim garip anam, gene dusmusum ask yollarina
karanlik geldi her yol bana
her liman bana
dusmusum bir de ustelik hayat kavgasina
dusmusum bir de ustelik hayat dalgasina
ah anam benim garip anam, gene al beni kollarina
ah anam benim garip anam, gene dusmusum ask yollarina
bir dokun bin ah dinle, doner dunya dert icinde
ademoglu nisyan ile, biz isyan ile…
ah, bir aska yandim ki
yelkeni yok, ruzgari yok, derdi cok, dermani yok
gemiler yola cikmis, kuregi yok kaptani yok
ah anam benim garip anam, gene al beni kollarina
ah anam benim garip anam, gene dusmusum ask yollarina
1 Eylül 2010
eylül - bana kalsın
ilk kez bu akşam üşüdüm. denizin kokusu da serindi bu akşam. garip bir sessizliğin içinden günbatımını izledim. içimde bir ezgi, o çok tanıdık içsesim tarafından enstrumanlar eşliğinde mırıldandı. ben mırıldanmadım. sustum. hayat kısaydı.
sağanakla başladı gün. eylül geldim dedi. parmaklıkların ardına geçip yağmuru izledim. binlerce şey geldi aklıma desem değil. tek bir kahkaha sesi geldi. onu dinledim. hava serinleyiverdi. sabahın hantal hali yerini eylüle bıraktı. eylül böylelikle geliverdi. yazı bitiriverdi. düşünsem saçmalayacaktım. sezmeyi denedim. sezdim. gözlerimi açtığımda akşam olmuştu. içimin sersefil halini ağzımdaki yaralar eleverdi. içim yara oluyordu. eylül geliveriyordu. tuz serindi. ben ben değildim. foça bana neler yapmıştı. ölçtüm biçtim. tarttım. çarptım. üzerinden azıcık aldım. paçalarını kısalttım. hayat daha düzgün durdu. daha düzgün. kesin denizdendir dedim. zaten aşka kabahat bulamayınca denize atıyor suçu insan. işte denizin güzelliği. sessizce açıyor kucağını, bütün hatanı, günahını kucaklayıveriyor. bir akşam vakti. üzerinde kızıl ışıkları izlemene de izin veriyor bir yandan. öyle samimi. öyle kendinden emin. "ay nerde dursa oradaydık." bütün bir yaz böyle geçti. ah kalbim bir gitti bir geldi.
sağanakla başladı gün. eylül geldim dedi. parmaklıkların ardına geçip yağmuru izledim. binlerce şey geldi aklıma desem değil. tek bir kahkaha sesi geldi. onu dinledim. hava serinleyiverdi. sabahın hantal hali yerini eylüle bıraktı. eylül böylelikle geliverdi. yazı bitiriverdi. düşünsem saçmalayacaktım. sezmeyi denedim. sezdim. gözlerimi açtığımda akşam olmuştu. içimin sersefil halini ağzımdaki yaralar eleverdi. içim yara oluyordu. eylül geliveriyordu. tuz serindi. ben ben değildim. foça bana neler yapmıştı. ölçtüm biçtim. tarttım. çarptım. üzerinden azıcık aldım. paçalarını kısalttım. hayat daha düzgün durdu. daha düzgün. kesin denizdendir dedim. zaten aşka kabahat bulamayınca denize atıyor suçu insan. işte denizin güzelliği. sessizce açıyor kucağını, bütün hatanı, günahını kucaklayıveriyor. bir akşam vakti. üzerinde kızıl ışıkları izlemene de izin veriyor bir yandan. öyle samimi. öyle kendinden emin. "ay nerde dursa oradaydık." bütün bir yaz böyle geçti. ah kalbim bir gitti bir geldi.
26 Ağustos 2010
*gemi*
Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye.
İşte ben onlardan değilim.
Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım.
N.H.R
kadın. sen bilmezsin. aklıma ölüm gelir. toprak olmak. kayalarla konuşmak. günün birinde bir deniz kıyısına ulaşıp, dalgalarla unufak olmak. karışmak. deniz. sen bilmezsin. o zaman gönlümden küçük bir gemi süzülüverir gökyüzüne. yelken açar maviliğe. kuşlarla kol kanat. pişman olmadığımdandır belki, sadece erteleyişler ölümü düşündürür bana. sen bilmezsin. yüksek bir dağın en tepesinden denize bakarken, seni özler, ölümü düşünürüm. kadın. sen bilmezsin. bir adam delileri yazar. delirirken delileri yazar. sen bilmezsin. kapatır kendini, gülümserken. içindeki deliye laf anlatmaya çalışır. anlatamadıkça, gülümser. sen bilmezsin. özler. sen bilmezsin. küçük küçük eller tutar rüyalarında. küçük küçük öper. sen bilmezsin. rüzgara kapılır sonra aklı. ayışığında ışıldayan denizin üzerinde gezintiye çıkar. her yer sen kokar. sen bilmezsin. kelimeler dizilir yanyana. hangisi hangisinin ruh eşi, şair onu arar. bulduğunda dizmez yanyana. hepsini dağıtır bir yana. içi yanar. sen bilmezsin.
--------------------------------------------------------------------------------------
sana söyleyeceklerim vardı dün akşam. denizi içime çekip söyleyesim vardı. o pencereden denize bakışımı izledim. denizde yüzen kayıklar, tekneler, yelkenler... sonra uzak kıyıdan geçen dev gibi bir gemi. rüzgar dışında ses yok. kulaklarımı yalayan rüzgarın uğultusu. sonra sonra duyuyorum, kuşlar var, çam dallarının arasından uğultuyla geçen rüzgar. cır cır böcekleri. yüreğim. cır cır böcekleriyle yüreğim ne de birbirine benziyor dedim kendi kendime. şimdi neden diye sorsan hatırlamam. ufak siyah defterimi çıkardım cebimden, bir de dolma kalem. iki satır bir şey karaladım. karalarken içimden bir filozofun melankolinin tanımını yapışı geçti. insanın beyni ölmüşse iyidir, kalbi daha canlı atar dedim kendi kendime. hep kendi kendime. kafamda bir şarkı çaldı yine. yalnız mıyım diye düşündüğüm de oldu. ama ben iyimser adamım sanırım. yalnız değilim. deniz var. gökler. hep mavi var. bir de yeşil. bir de yeşiller var. kendime bakabilmek isterdim oradan. denizin en yeşil yerinden. uzak. kıyı şehirleri. sonra balıkçılar. martılar. ah denizin parıltısı. içimde kırgın yerler var mı. bilmiyorum. el yordamıyla yokluyorum. yıllar geçiyor ben yoklarken. ağlamayalı da yıllar olmuş. insan içini tuzlu suyla yıkamalı. yıkıyorum. bir papatya dalı kırılır gibi kırılır kalbim. demin ki ikinci. taze çiçek dalı gibi ıslak kırıldı. içim ekşidi. tadına baksan yüzün ekşir. sonra papatyalar topluyorum gönlümden sana. bir buket yapıp yatağının başucuna bırakıyorum. sen uyuyorsun. bir papatyanın tarlada salınışı gibi. gözlerin sapsarı. saçların bembeyaz. sana bakıyorum. uykunu izlemek güzel bir şarkıya eşlik etmek gibi. sesim inceden yükselip alçalıyor. şarkılarda kendini kaybedebilir insan. hatta kendini hiç bulamayabilir de. bulması gerekmez de. bunu en iyi papatyalar anlatır sana. ha bir de rüzgar. rüzgarda dalgalanan bir papatya tarlası mı? ketum yalnızlıklarım oldu. böyle geveze olmayan. içimi burkan. içime çöken. dudaklarım bükük, damağım kuru. dilim yapışmış konuşamıyorum. sana bir şeyler söyleyecektim. dün gece. ya da önceki akşam. sabah. hayır hayır öğlendi. denize bakıyordum. elimde defterim vardı. içimdeki tok sesli adam üç beş kelime fısıldadı. yazıverdim. dolmakalem siyah aktı. denizden ses gelmiyordu. kuşlar. deniz bütün sesleri emiyordu. kalbimi açtım. hani öyle mecaz değil. göğüs kafesimi iki yanından açtım. kalbim açıkta. kırmızı kanımı akıttım denize. hiç ses yoktu. ah şimdi aklıma geldi sana bir şeyler söyleyecektim. geçen yıldı sanırım. denizdi. parlıyordu. aydı. güneşti. rüzgar da vardı.
İşte ben onlardan değilim.
Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım.
N.H.R
kadın. sen bilmezsin. aklıma ölüm gelir. toprak olmak. kayalarla konuşmak. günün birinde bir deniz kıyısına ulaşıp, dalgalarla unufak olmak. karışmak. deniz. sen bilmezsin. o zaman gönlümden küçük bir gemi süzülüverir gökyüzüne. yelken açar maviliğe. kuşlarla kol kanat. pişman olmadığımdandır belki, sadece erteleyişler ölümü düşündürür bana. sen bilmezsin. yüksek bir dağın en tepesinden denize bakarken, seni özler, ölümü düşünürüm. kadın. sen bilmezsin. bir adam delileri yazar. delirirken delileri yazar. sen bilmezsin. kapatır kendini, gülümserken. içindeki deliye laf anlatmaya çalışır. anlatamadıkça, gülümser. sen bilmezsin. özler. sen bilmezsin. küçük küçük eller tutar rüyalarında. küçük küçük öper. sen bilmezsin. rüzgara kapılır sonra aklı. ayışığında ışıldayan denizin üzerinde gezintiye çıkar. her yer sen kokar. sen bilmezsin. kelimeler dizilir yanyana. hangisi hangisinin ruh eşi, şair onu arar. bulduğunda dizmez yanyana. hepsini dağıtır bir yana. içi yanar. sen bilmezsin.
--------------------------------------------------------------------------------------
sana söyleyeceklerim vardı dün akşam. denizi içime çekip söyleyesim vardı. o pencereden denize bakışımı izledim. denizde yüzen kayıklar, tekneler, yelkenler... sonra uzak kıyıdan geçen dev gibi bir gemi. rüzgar dışında ses yok. kulaklarımı yalayan rüzgarın uğultusu. sonra sonra duyuyorum, kuşlar var, çam dallarının arasından uğultuyla geçen rüzgar. cır cır böcekleri. yüreğim. cır cır böcekleriyle yüreğim ne de birbirine benziyor dedim kendi kendime. şimdi neden diye sorsan hatırlamam. ufak siyah defterimi çıkardım cebimden, bir de dolma kalem. iki satır bir şey karaladım. karalarken içimden bir filozofun melankolinin tanımını yapışı geçti. insanın beyni ölmüşse iyidir, kalbi daha canlı atar dedim kendi kendime. hep kendi kendime. kafamda bir şarkı çaldı yine. yalnız mıyım diye düşündüğüm de oldu. ama ben iyimser adamım sanırım. yalnız değilim. deniz var. gökler. hep mavi var. bir de yeşil. bir de yeşiller var. kendime bakabilmek isterdim oradan. denizin en yeşil yerinden. uzak. kıyı şehirleri. sonra balıkçılar. martılar. ah denizin parıltısı. içimde kırgın yerler var mı. bilmiyorum. el yordamıyla yokluyorum. yıllar geçiyor ben yoklarken. ağlamayalı da yıllar olmuş. insan içini tuzlu suyla yıkamalı. yıkıyorum. bir papatya dalı kırılır gibi kırılır kalbim. demin ki ikinci. taze çiçek dalı gibi ıslak kırıldı. içim ekşidi. tadına baksan yüzün ekşir. sonra papatyalar topluyorum gönlümden sana. bir buket yapıp yatağının başucuna bırakıyorum. sen uyuyorsun. bir papatyanın tarlada salınışı gibi. gözlerin sapsarı. saçların bembeyaz. sana bakıyorum. uykunu izlemek güzel bir şarkıya eşlik etmek gibi. sesim inceden yükselip alçalıyor. şarkılarda kendini kaybedebilir insan. hatta kendini hiç bulamayabilir de. bulması gerekmez de. bunu en iyi papatyalar anlatır sana. ha bir de rüzgar. rüzgarda dalgalanan bir papatya tarlası mı? ketum yalnızlıklarım oldu. böyle geveze olmayan. içimi burkan. içime çöken. dudaklarım bükük, damağım kuru. dilim yapışmış konuşamıyorum. sana bir şeyler söyleyecektim. dün gece. ya da önceki akşam. sabah. hayır hayır öğlendi. denize bakıyordum. elimde defterim vardı. içimdeki tok sesli adam üç beş kelime fısıldadı. yazıverdim. dolmakalem siyah aktı. denizden ses gelmiyordu. kuşlar. deniz bütün sesleri emiyordu. kalbimi açtım. hani öyle mecaz değil. göğüs kafesimi iki yanından açtım. kalbim açıkta. kırmızı kanımı akıttım denize. hiç ses yoktu. ah şimdi aklıma geldi sana bir şeyler söyleyecektim. geçen yıldı sanırım. denizdi. parlıyordu. aydı. güneşti. rüzgar da vardı.
24 Ağustos 2010
delirmedikçe ömürden gidiyor
onur sustu. siyah, kıvamlı, parlak bir sıvı gibi olan yalnızlığına bırakıverdi kendini. ve diplere doğru battı. önce gözleri görmedi, sonra kulakları duymadı. teni hissizleşti. en son kalbi durdu. o haline baktı. beğendi. ah sessizlik. dünya nazikçe boşlukta dönmeye devam etti. gürültüsü kulakları sağır etti. siz duymadınız. onur ilk duyduğunda tedirgin oldu. sonra alıştı. sonra kelimeler havadan uçuştu. bir kız ona dayın sabah meditasyon huzur dedi. onur huzuru hatırladı. gülümsedi. içi sakinledi az da olsa. günün doğmasına az kala hala denizi gören camın önünde, hala notalardan yalnızlık söküyordu. sonra da onları bir bir kendi yalnızlığına giydiriyordu. daha zengin bir yalnızlığı olsundu. daha siyah. daha kıvamlı.
22 Ağustos 2010
* tijen *
ı.
beklentileri uzak , beklentileri kimsesiz , beklentileri çıldırtıcı. . .
ıı.
Bir insan delisi o , bir insan delisi (gizli bir deli)
ııı.
Uçurtmasının hep çakıldığını hatırlıyor ansızın. . . sonra sapsarı başaklarla dolu tarlalar. . . uçurtmasını uçur(t)mak için çırpınırcasına koşuşunu , her koşuşunda hissettiği ‘uçma olasılığının’ heyecanını ve heyecanının çakılış hezeyanlarıyla son buluşunu hatırlıyor. Çocukluğunu geçirdiği kırsal yöreyi hatırlıyor.
Sonra neler neler. . . kırmızı naylondan yapılmış uçurtmasını , uçurtmanın kuyruğunu. . . hepsi çok güzel ama hep çakılıyor uçurtma , hep çakılıyor , hep çakılıyor. . .
ıv.
Göğe çıkacak kadar onurlu değil belki de hiçbir parçası. Uçurtması göğe çıkmaya yetmiyor , yerde de uçmayı öğrenmeli mi ki ? elbet ?. . .
v.
aslında yeni yıkamış duygularını. . . tek tek , özene bezene , tek tek çitileyip , tek tek asmış korkularının uçurumuna. Korkunun bir duygu olmadığını düşünüyor içten içe. . . “her duygunun içinde bir miktar da olsa korku bulunmalı” diyor kendi kendine. (küçüklükten kalma bir korku sevecenliği , tanrılaşan korkular)
Yadsıyamadığı varlığında derin bir kayıplık hissi var , kayıplık da yadsınmıyor işte.
Ama çakılan uçurtmalara binip ansızın gelen bu kayıp yılgınlık da neyin nesi ya da yılgın kayıplık (?)
vı.
Şimdi burada oturup notalardan yalnızlığın çivisini söküyor , elinde karaktersizlikten çatlamış kalabalıktan yapılma bir kerpeten. . .
herşey karaktersiz.
Herşeyin fazlasıyla ayırdında aslında. Aslında asıl olan da bir silüet kadar belirgin. Asıl olan da beklentileri kadar çıldırtıcı. Belki de ‘fazla’ ayırdında herşeyin. Ya da herşey fazla ona. . . .
vıı.
Tam da bu zamanlar değil miydi ? hani geçen sene bir piknikte sevgilisiyle uçurtma uçurmaya çalışmaları ! aslında Tijen yine biliyordu uçur(t)amayacağını. Ya da belki bu yer etmişlikti uçur(t)mayan uçurtmayı. Kimbilir ! kimbilir nerede şimdi o ‘eski’ sevgilisi. . . ne de çabuk ‘eskidi’ ha , hayat ne çabuk yıpratıyor herşeyi , hayat en çok anılara karşı hoyrat belki. . . şimdi biliyor Tijen bu çakılan uçurtma sendromunun biranda kafasına nereden çakıldığını. . . geçen sene bu zamanlardan işte. . . usunun kancasına , engin anılar denizinde takılanlar bunlar. . . geçen sene bu zamanlar. . . eskitilmiş sevgiler , sevgililer. . . eskiyen herşey. . .
vıııı.
Ne de çok çağırıyor müzik ağlamaya insanı. . . flüt bir yandan , keman bir yandan , çello bir yandan ; piyanoysa zaten ağlıyor. . . Tijen hala beyaz renkli kuyruklu piyanosunun başında . . . hala notalardan yalnızlık söküyor , söktüğü yalnızlıkları kendi hayat melodramına giydirecek besbelli. . . bastıra bastıra vuruyor tuşlara , parmakları acırcasına ama ağlamıyor. Çünki piyano ağlarken kimsenin çıtı çıkmamalı. Susmalı evren , susmalı Tijen. . .
‘sözcüklerini içinde birebir barındırmamalı müzik’ diye düşünüyor piyanoyu dinlerken. Önemli olan Grieg’i , Beethoven’ı , Chopin’i ve diğerlerini duyabilmek , onlarla varolabilmek. . .
vıııı.
Sonra yeniden. . . ‘uçurtma yılları’na doğru bir derinliksiz dalış daha. . . usu iyice çığırından çıkıyor bu kez. . . usu kancadan koskoca bir ağa dönüşüyor. . . (geri dönüşsüzlüğün acımasızlığı kavuruyor belleğini)
önce annesini hatırlıyor Tijen. . . ağa takılan en büyükparça belki de. En ürkütücü olan da. . . yıllar boyunca o ufacık evde birkez bile birbirlerine bağırmadan ve dokunmadan verilmiş koskoca bir soğuk savaşın ‘savunmasız’ iki temsilcisi onlar. Birkez bile bağırmadı annesi Tijen’e ya da dövmedi ama hep dövüştüler. . . birlikte bulundukları yerlerde hep kulakları sağır eden bir kılıç kalkan şıkırtısı. . .
koskoca ve iki kişilik bir savaş. . . iki kişilik yenilgiler(zafersizlikler) , iki kişilik tükenmişlikler. . .
babası sonra. . .
hiç görmediği , hiç okumadığı , hiç yazmadığı , notalarda hiç aramadığı babası. . .
ölümle ölümsüzleşmiş babası. . . ölümle ölmüş babası. . . ölümün notalarına yazılmış ve hiç çalınmamış babası. . . sonra ağa takılan bir yığın soru işareti , bir yığın ünlem. . .
(o terasta , o iki odalı evde , iki ayrı odada , iki ayrı hayat , iki aynı dövüş , iki aynı zafersizlik. . . sonrası hep erkekler , hep kitaplar , hep tütsüler , hep kısık yanan ışıklar. . . mumlar. . . klasik müzik. . . piyano. . . sonrası hep sonrası işte. . .
sonrasız. . .)
x.
önce (neyin öncesiyse işte) o kırsal , karasal kasabanın boğuk rüzgarlarından sığınmak için kendine kurduğu sığınağı ; kütüphanasi yani. . . yani önce kütüphanesi. . . önce sığınak. . . ( hayat hep sığındırmış onu. . . kitaplara , mumlara , tütsülere , korkulara , piyanoya , klasik müziğe ve erkeklere. . . sığınak olamayacak kadar batakhane olan ; erkeklere. . .)
okudukça sonu gelen , okudukça sonu gelmeyen satırlar , dizeler. . . biten kitapları sığınağa (kitaphanesine) koyarken esen boğuk rüzgarlar. . .
Tijen’i boğan kırsallık ( karasallık) , Tijen’i boğan analık (anası). . . bir cenin dokuz aylık içiçeliğini bu denli yadsıyabilir mi ( Tijen neleri yadsımıyor ki. . .) bu karaktersiz kalabalık , bu ölü doğmuş düşler , bu sevgisiz aşklar ( aşksız sevgiler , sevgisiz nefretler , kinlerle beslenen tutkular ve daha neler neler )
Ne kadar alışıldık olmuş herşey. . .
Tüketmeye (üretmeden) ve yalınlığa (karmaşmadan) ne çok alışmışız. . . ne çok alışmışız. . .
Mahremiyetten ne kadar mahrumuz.
xı.
En zevk dolu , keyif dolu yılları genç kızlığı sanki. . . (en azından öyle hissediyor) en azından şehre gelmiş artık. . . karasal kırsallık uzak ama savaştan kaçmış bir komutanın ezikliği var gözlerinde , yüreğinde. . . hükmen yenik saymış kendini. . .
Yatılı okurken ilk kez beraber oluyor bir erkekle , yatılı okurken yatıyor bir erkekle. Böyle giriyor erkekler hayatına , bir sığınak gibi görünüp dipsiz ve karanlığa sürükleyen mağaralara dönüşüveriyorlar. . . yatılı okurken anlıyor Tijen ; erkekler sığınılmayacak kadar sığ. . .
(hayatının uzayan yıllarındaysa derin olan tek kurumun çelişkileri olduğunu anlıyor. . .)
herşey sığ. . . sığınaklar da ?. . .
yatılı yıllarında öğreniyor piyanoyu , klasik müziği , oda arkadaşlarında görüyor tütsü yakmayı , mum yakmayı. . . kitaplar dışında edindiği tüm sığınaklarını yatılı yıllarında öğreniyor.
Şehir burası ; kırsal değil , karasal değil sığınaklara ihtiyaç yok aslında ama sığınmak alışkanlık olmuş Tijen’de (korku sevecenliğinin kaynağı da tam bu yıllar işte –yatılı yıllar-- )
Zaten bundan sonra hayat hep yatılı Tijen için , bir daha hiç dönmüyor o kırsal kasabaya , yabancı yerlerde sürüyor hayat hep , gerçi o kasaba da ne kadar ‘yurt’ ki?
(yalnız birkez dönüyor yadsınmış ‘yurduna’. . . annesinin ölümü için dönüyor. Defnettikleri gece kalıyor orada , hiç ağlamıyor. . . cenazede herkes duasını okuyup ayrılırken Tijen ne dua ediyor ne de o tür herhangi birşey ; yalnızca taze örtülmüş nemli toprağın üzerine eğilip ‘savaş bitti anne’ diyor –annesine ilk kez anne sıfatıyla hitabı bu , ilk kez--. . .)
xıı.
Yüksek okul , üniversite yani. . . devletten aldığı burslarla ayakta duruyor hep. . . ama devletin maneviyatı yok ki. . .
tekrar erkekler. . . bir avuç maneviyat bulma ümidiyle. . .
ve tekrar kırılan ümitleriyle bir başına kalışı. . .
politik karmaşalar hergün bir arkadaşından ediyor Tijen’i (fikir ayrılıklarından falan değil ha , Tijen politikaya zırvalık gözüyle bakıyor , annesiyle olan savaşı bile kaybettiğine inanmışken başka savaşlara hiç yüreği yok , savaş istemiyor artık. . .)
hergün bir arkadaşını tıkıyorlar içeri. . .
arada bir ziyaret ediyor onları , burslarıyla ayakta durduğu devlete karşı hep mağrur hissediyor kendini bu ziyaretlerinde. . .
hep çelişki , hep çelişki. . .
çelişkileri varlığının kanıtı gibi , çelişmeyince varlığını hissetmiyor. . .
(çelişiyorum öyleyse varım)
üniversite bittiğinde artık hayat birebir dikiliyor önünde. bundan sonra sınavlarla kazanılacak burslar yok. . . tek akrabası , destekçisi olan ‘devlet’ de ansızın kayboluyor. . . hayat kazanmak lazım , para kazanmak lazım
(para = hayat) ne saçma ve ne gerçek ; ne çelişki !
xııı.
Bir yandan çalışıyor , bir yandan evlere gidip piyano dersleri veriyor. . . yeni insanlar görmeye , tanışmaya bayılıyor. . .
Bir insan delisi o
Kırsal çocukluğundan kalma miraslar bunlar. . . ne zaman kalabalığa çıksa yeni insanlar görse tanışsa konuşsa kendini arıyor o insanlarda. . . grift bir ayrıntı. . . onları kendisiyle aynı kılabilecek , yakın kılabilecek bir ortaklık arıyor. (akrabasızlık, sevgisizlik zor şey , dünyada bir başına olduğunu bilmek delirtir adamı , insan delisi yapar. . .)
Tijen bir deli. . .
Sokaklarda , kalabalıklarda herkesin yüzünü görebilmek için ölesiye paralıyor kendini , sanki gördüğü her yüz bir kazanç onun için. . .
Hayatı kendini aramak
Hayatı hergün delirmek
Kalabalığı bunca severken , yalnızlığını da seviyor. Yalnızken kendi kendine hep sorular soruyor , cevaplar veriyor. Kalabalıkta kimi aradığını daha iyi saptayabilmek için. . .
(kendini ararken bilmen gereken ilk şey kim olduğun , aradığının kim olduğu. . .)
xıv.
Zamanlar birbirinin içine geçerken ilk kez ‘kendine ait’ bir mülk ediniyor. . . hayatında ilk kez birşeylerden birinci tekilin sahiplik kipinde bahsetmeği hissediyor.
Tıpkı annesiyle yaşadığı yıllardaki gibi teras , tıpkı annesiyle yaşadığı yıllardaki gibi iki odalı bir ev. . .
( sanki herşeyi yeni baştan yaşamak için , bitirilmiş bir savaşın sonunda yapılan , savaşa adanmış bir anıt gibi. . . )
en baştan , herşeye. . . . . .
tam da birşeylere yeniden büyük bir hınçla başlarken yeni bir erkek ? belki. . . ama emin değil , çok rastlantısal olursa , şu filmlerdeki gibi. . . o zaman olabilir. . .
beklemeye başlıyor. . .
xv.
Beklentileri uzak , beklentileri kimsesiz , beklentileri çıldırtıcı. . .
Ne bekliyor. . . beklediği hiç gelmiş mi. . . gelse beklenti olur mu. . . en azından hiç geleceğine dair bir işaret vermiş mi. . .
Tijen biliyor ne beklediğini. Biliyor. . .
Aşkı bekliyor. . . ne annesinden , ne babasından (o da kimse) , ne de devletten göremediği aşkı bekliyor. Ama öyle bir aşk bekliyor ki hepsinin toplamı , hepsinin derlenmişi , hepsinin temize çekilmişi. . . saf aşk , içinde sade korku bulunmalı (herşeyde bulunacağı kadar)
maneviyatının tüm eksik kalmış yanları tamamen doldurulmalı
Kırsal bir aşk bekliyor. . . boğuk , tek düze , sapasağlam bir aşk. . .
Son sevgilisi. . . şu uçurtma uçurmaya başarısız partner olan. . .
(Tijen’le kim başarabilir ki. . . uçurtmaları lanetlenmiş onun , tanrılar göğe bir parça da olsun çıkmasını yasaklamışlar)
son sevgilisi bir parça ümitti o ‘saf’ aşk için. . . öyle bir aşkın varolma olasılığının düpedüz kanıtıydı işte. . . Fars’tı çocuk , adı Nadir’di.
Nadiriyetin inlediği bir kıyıydı yüreği. . . bir erkekten beklenmeyecek kadardı. . .
( bunca yıkılmışlığına rağmen Tijen yine erkeklerde arıyor uçsuz beklentilerini
bunca yıkılmışlığına rağmen yine erkeklerde arıyor ‘kendini’ , ne büyük bir budalalık bu , ne büyük bir dersalmazlık ,
ne büyük çelişki. . .)
acaba neredeydi şimdi Nadir ? bilse yanına gidecek miydi Tijen ? cevabını kim nereye gizlemişti bu soruların. . .
Nadir’i düşününce Tijen , sorularla Nadir’i düşününce , aklına Nadir’le bir sohbeti geliyor. . .
(us bir kez başladı mı anılar denizinde sürüklenmeye uslanmaz ki bir daha)
bıkkınlığın uçurumundan sarkmışken birgün , Tijen Nadir’e sorduğu soruyu anımsıyor. . .
“niçin bu hep bir çember etrafında dönüşümüz , niçin bu akılalmaz tekerrür , ne yapmak için. . . ne bir adım ötesi var ne bir adam berisi. . . bittikçe baştan başlamak niye. . . senin şu inandığın yüce tanrın aklını kaçırmış kullar mı seviyor , ha cevap ver bana , madem inanıyorsun , madem tanrın o senin , hadi kulu ol da cevap ver. . . niye. . .”
Tijen’in öfkesine , kibirine ( Tijen kibirliydi. . . o yüzdendi tanrıya inançsızlığı , o yüzdendi yüzsüzlüğü , ders almayışı ) ve yüksek tonlu sesine rağmen Nadir sakince cevap verdi “haklısın bir çember bu. . . ama boyutun eksik , çembere bir kez de gel yanımdan bak , göreceğin şekil bir spiral olacak , ucuna doğru sürekli sivrilen bir spiral. . .” Tijen sustu. . . bunca sene , bunca kitap. . . hiç mi birşey öğrenmemişti. . .
İlk kez bir erkek onu bu yönden yıkmıştı. . . ilk kez derin bir erkekti işte. . .
Hatırında kalan ufak ayrıntılar bile zekasına dair Nadir’in. . . ne de olsa satrancı bulan ırkın elemanı o. . .
Irk mı ?
xvı.
“Kapı çalıyor. . . yoksa bu da usumdan uydurduğum bir yanılgı mı. . . hayır hayır kapı çalıyor , hadi Tijen git de kapıyı aç. . .”
kapının çalışıyla gerçek dünya irkiliveriyor. . . tekrar buradayız işte. . . yağmur yağmış dışarıda azönce. . . toprak ıslak kokuyor. . . gelen de kapıcı. . . sabaha ne lazım diye soruyor. . .
herşey isminde çözülüveriyor Tijen’in. . . (ismi bile isminde çözülüyor)
saatlerdir düşüncedeymiş meğer , akşam oluyor. . . dışarıya bakıyor pencereden. . . bahar , hafif rüzgar, şu yağmur sonrası kesik esenlerden , tam uçurtmalık. . . gökkuşağı da iyice belirirken son deminde günün , ne uçar uçurtma. . .
ne de çabuk dalınıyor düşüncelere. . .
yine dalıverdi düşüncelere. . . yalnızlık zor işte , hep düşün , hep düşün. . . kıramadığın bir zincirin içinde ölesiye paradoks , ölesiye spiral. . .
bu kez de telefon. . . “birkez koptu ya iplik , düşünmek haram artık”
“kim arar ki akşamın bu saati. . .”
arayan Nadir’miş. . . işte tıpkı filmlerdeki gibi. . . “bu kez göreceksin uçacak uçurtmam. . . tanrılara meydan okurcasına. . . bu akşam Nadir’le yemeğe çıkıcam. . .”
diyor Tijen kendi kendine. . . içinde ‘ya uçmazsa’ korkusu hala canlı. . .
odasına geçiyor. . . güzel birşeyler giymeli bu gece , bu gece bir binbir gece masalı olmalı. . .
odasının penceresinden dışarı yarı çıplak bakarken gözüne ansızın telefon teline takılmış uçurtma takılıveriyor. . .
hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor Tijen. . .(hayatında ikinci kez , ilki de doğduğu an ki zırlama işte) “uçsa bile tele takıldı” diyor. . . hıçkırıkların arasından bir kahkaha patlıyıveriyor sonra “ama uçtu değil mi , uçtu işte , uçtu. . .”
(saf aşk olmuyor mu ki , derlenmiş düzenlenmiş , arınmış aşk. . . takılacak illaha bir telefon teline. . .)
takılacak binbir gece masalları. . .
2-4 ağustos ’99
ankara
beklentileri uzak , beklentileri kimsesiz , beklentileri çıldırtıcı. . .
ıı.
Bir insan delisi o , bir insan delisi (gizli bir deli)
ııı.
Uçurtmasının hep çakıldığını hatırlıyor ansızın. . . sonra sapsarı başaklarla dolu tarlalar. . . uçurtmasını uçur(t)mak için çırpınırcasına koşuşunu , her koşuşunda hissettiği ‘uçma olasılığının’ heyecanını ve heyecanının çakılış hezeyanlarıyla son buluşunu hatırlıyor. Çocukluğunu geçirdiği kırsal yöreyi hatırlıyor.
Sonra neler neler. . . kırmızı naylondan yapılmış uçurtmasını , uçurtmanın kuyruğunu. . . hepsi çok güzel ama hep çakılıyor uçurtma , hep çakılıyor , hep çakılıyor. . .
ıv.
Göğe çıkacak kadar onurlu değil belki de hiçbir parçası. Uçurtması göğe çıkmaya yetmiyor , yerde de uçmayı öğrenmeli mi ki ? elbet ?. . .
v.
aslında yeni yıkamış duygularını. . . tek tek , özene bezene , tek tek çitileyip , tek tek asmış korkularının uçurumuna. Korkunun bir duygu olmadığını düşünüyor içten içe. . . “her duygunun içinde bir miktar da olsa korku bulunmalı” diyor kendi kendine. (küçüklükten kalma bir korku sevecenliği , tanrılaşan korkular)
Yadsıyamadığı varlığında derin bir kayıplık hissi var , kayıplık da yadsınmıyor işte.
Ama çakılan uçurtmalara binip ansızın gelen bu kayıp yılgınlık da neyin nesi ya da yılgın kayıplık (?)
vı.
Şimdi burada oturup notalardan yalnızlığın çivisini söküyor , elinde karaktersizlikten çatlamış kalabalıktan yapılma bir kerpeten. . .
herşey karaktersiz.
Herşeyin fazlasıyla ayırdında aslında. Aslında asıl olan da bir silüet kadar belirgin. Asıl olan da beklentileri kadar çıldırtıcı. Belki de ‘fazla’ ayırdında herşeyin. Ya da herşey fazla ona. . . .
vıı.
Tam da bu zamanlar değil miydi ? hani geçen sene bir piknikte sevgilisiyle uçurtma uçurmaya çalışmaları ! aslında Tijen yine biliyordu uçur(t)amayacağını. Ya da belki bu yer etmişlikti uçur(t)mayan uçurtmayı. Kimbilir ! kimbilir nerede şimdi o ‘eski’ sevgilisi. . . ne de çabuk ‘eskidi’ ha , hayat ne çabuk yıpratıyor herşeyi , hayat en çok anılara karşı hoyrat belki. . . şimdi biliyor Tijen bu çakılan uçurtma sendromunun biranda kafasına nereden çakıldığını. . . geçen sene bu zamanlardan işte. . . usunun kancasına , engin anılar denizinde takılanlar bunlar. . . geçen sene bu zamanlar. . . eskitilmiş sevgiler , sevgililer. . . eskiyen herşey. . .
vıııı.
Ne de çok çağırıyor müzik ağlamaya insanı. . . flüt bir yandan , keman bir yandan , çello bir yandan ; piyanoysa zaten ağlıyor. . . Tijen hala beyaz renkli kuyruklu piyanosunun başında . . . hala notalardan yalnızlık söküyor , söktüğü yalnızlıkları kendi hayat melodramına giydirecek besbelli. . . bastıra bastıra vuruyor tuşlara , parmakları acırcasına ama ağlamıyor. Çünki piyano ağlarken kimsenin çıtı çıkmamalı. Susmalı evren , susmalı Tijen. . .
‘sözcüklerini içinde birebir barındırmamalı müzik’ diye düşünüyor piyanoyu dinlerken. Önemli olan Grieg’i , Beethoven’ı , Chopin’i ve diğerlerini duyabilmek , onlarla varolabilmek. . .
vıııı.
Sonra yeniden. . . ‘uçurtma yılları’na doğru bir derinliksiz dalış daha. . . usu iyice çığırından çıkıyor bu kez. . . usu kancadan koskoca bir ağa dönüşüyor. . . (geri dönüşsüzlüğün acımasızlığı kavuruyor belleğini)
önce annesini hatırlıyor Tijen. . . ağa takılan en büyükparça belki de. En ürkütücü olan da. . . yıllar boyunca o ufacık evde birkez bile birbirlerine bağırmadan ve dokunmadan verilmiş koskoca bir soğuk savaşın ‘savunmasız’ iki temsilcisi onlar. Birkez bile bağırmadı annesi Tijen’e ya da dövmedi ama hep dövüştüler. . . birlikte bulundukları yerlerde hep kulakları sağır eden bir kılıç kalkan şıkırtısı. . .
koskoca ve iki kişilik bir savaş. . . iki kişilik yenilgiler(zafersizlikler) , iki kişilik tükenmişlikler. . .
babası sonra. . .
hiç görmediği , hiç okumadığı , hiç yazmadığı , notalarda hiç aramadığı babası. . .
ölümle ölümsüzleşmiş babası. . . ölümle ölmüş babası. . . ölümün notalarına yazılmış ve hiç çalınmamış babası. . . sonra ağa takılan bir yığın soru işareti , bir yığın ünlem. . .
(o terasta , o iki odalı evde , iki ayrı odada , iki ayrı hayat , iki aynı dövüş , iki aynı zafersizlik. . . sonrası hep erkekler , hep kitaplar , hep tütsüler , hep kısık yanan ışıklar. . . mumlar. . . klasik müzik. . . piyano. . . sonrası hep sonrası işte. . .
sonrasız. . .)
x.
önce (neyin öncesiyse işte) o kırsal , karasal kasabanın boğuk rüzgarlarından sığınmak için kendine kurduğu sığınağı ; kütüphanasi yani. . . yani önce kütüphanesi. . . önce sığınak. . . ( hayat hep sığındırmış onu. . . kitaplara , mumlara , tütsülere , korkulara , piyanoya , klasik müziğe ve erkeklere. . . sığınak olamayacak kadar batakhane olan ; erkeklere. . .)
okudukça sonu gelen , okudukça sonu gelmeyen satırlar , dizeler. . . biten kitapları sığınağa (kitaphanesine) koyarken esen boğuk rüzgarlar. . .
Tijen’i boğan kırsallık ( karasallık) , Tijen’i boğan analık (anası). . . bir cenin dokuz aylık içiçeliğini bu denli yadsıyabilir mi ( Tijen neleri yadsımıyor ki. . .) bu karaktersiz kalabalık , bu ölü doğmuş düşler , bu sevgisiz aşklar ( aşksız sevgiler , sevgisiz nefretler , kinlerle beslenen tutkular ve daha neler neler )
Ne kadar alışıldık olmuş herşey. . .
Tüketmeye (üretmeden) ve yalınlığa (karmaşmadan) ne çok alışmışız. . . ne çok alışmışız. . .
Mahremiyetten ne kadar mahrumuz.
xı.
En zevk dolu , keyif dolu yılları genç kızlığı sanki. . . (en azından öyle hissediyor) en azından şehre gelmiş artık. . . karasal kırsallık uzak ama savaştan kaçmış bir komutanın ezikliği var gözlerinde , yüreğinde. . . hükmen yenik saymış kendini. . .
Yatılı okurken ilk kez beraber oluyor bir erkekle , yatılı okurken yatıyor bir erkekle. Böyle giriyor erkekler hayatına , bir sığınak gibi görünüp dipsiz ve karanlığa sürükleyen mağaralara dönüşüveriyorlar. . . yatılı okurken anlıyor Tijen ; erkekler sığınılmayacak kadar sığ. . .
(hayatının uzayan yıllarındaysa derin olan tek kurumun çelişkileri olduğunu anlıyor. . .)
herşey sığ. . . sığınaklar da ?. . .
yatılı yıllarında öğreniyor piyanoyu , klasik müziği , oda arkadaşlarında görüyor tütsü yakmayı , mum yakmayı. . . kitaplar dışında edindiği tüm sığınaklarını yatılı yıllarında öğreniyor.
Şehir burası ; kırsal değil , karasal değil sığınaklara ihtiyaç yok aslında ama sığınmak alışkanlık olmuş Tijen’de (korku sevecenliğinin kaynağı da tam bu yıllar işte –yatılı yıllar-- )
Zaten bundan sonra hayat hep yatılı Tijen için , bir daha hiç dönmüyor o kırsal kasabaya , yabancı yerlerde sürüyor hayat hep , gerçi o kasaba da ne kadar ‘yurt’ ki?
(yalnız birkez dönüyor yadsınmış ‘yurduna’. . . annesinin ölümü için dönüyor. Defnettikleri gece kalıyor orada , hiç ağlamıyor. . . cenazede herkes duasını okuyup ayrılırken Tijen ne dua ediyor ne de o tür herhangi birşey ; yalnızca taze örtülmüş nemli toprağın üzerine eğilip ‘savaş bitti anne’ diyor –annesine ilk kez anne sıfatıyla hitabı bu , ilk kez--. . .)
xıı.
Yüksek okul , üniversite yani. . . devletten aldığı burslarla ayakta duruyor hep. . . ama devletin maneviyatı yok ki. . .
tekrar erkekler. . . bir avuç maneviyat bulma ümidiyle. . .
ve tekrar kırılan ümitleriyle bir başına kalışı. . .
politik karmaşalar hergün bir arkadaşından ediyor Tijen’i (fikir ayrılıklarından falan değil ha , Tijen politikaya zırvalık gözüyle bakıyor , annesiyle olan savaşı bile kaybettiğine inanmışken başka savaşlara hiç yüreği yok , savaş istemiyor artık. . .)
hergün bir arkadaşını tıkıyorlar içeri. . .
arada bir ziyaret ediyor onları , burslarıyla ayakta durduğu devlete karşı hep mağrur hissediyor kendini bu ziyaretlerinde. . .
hep çelişki , hep çelişki. . .
çelişkileri varlığının kanıtı gibi , çelişmeyince varlığını hissetmiyor. . .
(çelişiyorum öyleyse varım)
üniversite bittiğinde artık hayat birebir dikiliyor önünde. bundan sonra sınavlarla kazanılacak burslar yok. . . tek akrabası , destekçisi olan ‘devlet’ de ansızın kayboluyor. . . hayat kazanmak lazım , para kazanmak lazım
(para = hayat) ne saçma ve ne gerçek ; ne çelişki !
xııı.
Bir yandan çalışıyor , bir yandan evlere gidip piyano dersleri veriyor. . . yeni insanlar görmeye , tanışmaya bayılıyor. . .
Bir insan delisi o
Kırsal çocukluğundan kalma miraslar bunlar. . . ne zaman kalabalığa çıksa yeni insanlar görse tanışsa konuşsa kendini arıyor o insanlarda. . . grift bir ayrıntı. . . onları kendisiyle aynı kılabilecek , yakın kılabilecek bir ortaklık arıyor. (akrabasızlık, sevgisizlik zor şey , dünyada bir başına olduğunu bilmek delirtir adamı , insan delisi yapar. . .)
Tijen bir deli. . .
Sokaklarda , kalabalıklarda herkesin yüzünü görebilmek için ölesiye paralıyor kendini , sanki gördüğü her yüz bir kazanç onun için. . .
Hayatı kendini aramak
Hayatı hergün delirmek
Kalabalığı bunca severken , yalnızlığını da seviyor. Yalnızken kendi kendine hep sorular soruyor , cevaplar veriyor. Kalabalıkta kimi aradığını daha iyi saptayabilmek için. . .
(kendini ararken bilmen gereken ilk şey kim olduğun , aradığının kim olduğu. . .)
xıv.
Zamanlar birbirinin içine geçerken ilk kez ‘kendine ait’ bir mülk ediniyor. . . hayatında ilk kez birşeylerden birinci tekilin sahiplik kipinde bahsetmeği hissediyor.
Tıpkı annesiyle yaşadığı yıllardaki gibi teras , tıpkı annesiyle yaşadığı yıllardaki gibi iki odalı bir ev. . .
( sanki herşeyi yeni baştan yaşamak için , bitirilmiş bir savaşın sonunda yapılan , savaşa adanmış bir anıt gibi. . . )
en baştan , herşeye. . . . . .
tam da birşeylere yeniden büyük bir hınçla başlarken yeni bir erkek ? belki. . . ama emin değil , çok rastlantısal olursa , şu filmlerdeki gibi. . . o zaman olabilir. . .
beklemeye başlıyor. . .
xv.
Beklentileri uzak , beklentileri kimsesiz , beklentileri çıldırtıcı. . .
Ne bekliyor. . . beklediği hiç gelmiş mi. . . gelse beklenti olur mu. . . en azından hiç geleceğine dair bir işaret vermiş mi. . .
Tijen biliyor ne beklediğini. Biliyor. . .
Aşkı bekliyor. . . ne annesinden , ne babasından (o da kimse) , ne de devletten göremediği aşkı bekliyor. Ama öyle bir aşk bekliyor ki hepsinin toplamı , hepsinin derlenmişi , hepsinin temize çekilmişi. . . saf aşk , içinde sade korku bulunmalı (herşeyde bulunacağı kadar)
maneviyatının tüm eksik kalmış yanları tamamen doldurulmalı
Kırsal bir aşk bekliyor. . . boğuk , tek düze , sapasağlam bir aşk. . .
Son sevgilisi. . . şu uçurtma uçurmaya başarısız partner olan. . .
(Tijen’le kim başarabilir ki. . . uçurtmaları lanetlenmiş onun , tanrılar göğe bir parça da olsun çıkmasını yasaklamışlar)
son sevgilisi bir parça ümitti o ‘saf’ aşk için. . . öyle bir aşkın varolma olasılığının düpedüz kanıtıydı işte. . . Fars’tı çocuk , adı Nadir’di.
Nadiriyetin inlediği bir kıyıydı yüreği. . . bir erkekten beklenmeyecek kadardı. . .
( bunca yıkılmışlığına rağmen Tijen yine erkeklerde arıyor uçsuz beklentilerini
bunca yıkılmışlığına rağmen yine erkeklerde arıyor ‘kendini’ , ne büyük bir budalalık bu , ne büyük bir dersalmazlık ,
ne büyük çelişki. . .)
acaba neredeydi şimdi Nadir ? bilse yanına gidecek miydi Tijen ? cevabını kim nereye gizlemişti bu soruların. . .
Nadir’i düşününce Tijen , sorularla Nadir’i düşününce , aklına Nadir’le bir sohbeti geliyor. . .
(us bir kez başladı mı anılar denizinde sürüklenmeye uslanmaz ki bir daha)
bıkkınlığın uçurumundan sarkmışken birgün , Tijen Nadir’e sorduğu soruyu anımsıyor. . .
“niçin bu hep bir çember etrafında dönüşümüz , niçin bu akılalmaz tekerrür , ne yapmak için. . . ne bir adım ötesi var ne bir adam berisi. . . bittikçe baştan başlamak niye. . . senin şu inandığın yüce tanrın aklını kaçırmış kullar mı seviyor , ha cevap ver bana , madem inanıyorsun , madem tanrın o senin , hadi kulu ol da cevap ver. . . niye. . .”
Tijen’in öfkesine , kibirine ( Tijen kibirliydi. . . o yüzdendi tanrıya inançsızlığı , o yüzdendi yüzsüzlüğü , ders almayışı ) ve yüksek tonlu sesine rağmen Nadir sakince cevap verdi “haklısın bir çember bu. . . ama boyutun eksik , çembere bir kez de gel yanımdan bak , göreceğin şekil bir spiral olacak , ucuna doğru sürekli sivrilen bir spiral. . .” Tijen sustu. . . bunca sene , bunca kitap. . . hiç mi birşey öğrenmemişti. . .
İlk kez bir erkek onu bu yönden yıkmıştı. . . ilk kez derin bir erkekti işte. . .
Hatırında kalan ufak ayrıntılar bile zekasına dair Nadir’in. . . ne de olsa satrancı bulan ırkın elemanı o. . .
Irk mı ?
xvı.
“Kapı çalıyor. . . yoksa bu da usumdan uydurduğum bir yanılgı mı. . . hayır hayır kapı çalıyor , hadi Tijen git de kapıyı aç. . .”
kapının çalışıyla gerçek dünya irkiliveriyor. . . tekrar buradayız işte. . . yağmur yağmış dışarıda azönce. . . toprak ıslak kokuyor. . . gelen de kapıcı. . . sabaha ne lazım diye soruyor. . .
herşey isminde çözülüveriyor Tijen’in. . . (ismi bile isminde çözülüyor)
saatlerdir düşüncedeymiş meğer , akşam oluyor. . . dışarıya bakıyor pencereden. . . bahar , hafif rüzgar, şu yağmur sonrası kesik esenlerden , tam uçurtmalık. . . gökkuşağı da iyice belirirken son deminde günün , ne uçar uçurtma. . .
ne de çabuk dalınıyor düşüncelere. . .
yine dalıverdi düşüncelere. . . yalnızlık zor işte , hep düşün , hep düşün. . . kıramadığın bir zincirin içinde ölesiye paradoks , ölesiye spiral. . .
bu kez de telefon. . . “birkez koptu ya iplik , düşünmek haram artık”
“kim arar ki akşamın bu saati. . .”
arayan Nadir’miş. . . işte tıpkı filmlerdeki gibi. . . “bu kez göreceksin uçacak uçurtmam. . . tanrılara meydan okurcasına. . . bu akşam Nadir’le yemeğe çıkıcam. . .”
diyor Tijen kendi kendine. . . içinde ‘ya uçmazsa’ korkusu hala canlı. . .
odasına geçiyor. . . güzel birşeyler giymeli bu gece , bu gece bir binbir gece masalı olmalı. . .
odasının penceresinden dışarı yarı çıplak bakarken gözüne ansızın telefon teline takılmış uçurtma takılıveriyor. . .
hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor Tijen. . .(hayatında ikinci kez , ilki de doğduğu an ki zırlama işte) “uçsa bile tele takıldı” diyor. . . hıçkırıkların arasından bir kahkaha patlıyıveriyor sonra “ama uçtu değil mi , uçtu işte , uçtu. . .”
(saf aşk olmuyor mu ki , derlenmiş düzenlenmiş , arınmış aşk. . . takılacak illaha bir telefon teline. . .)
takılacak binbir gece masalları. . .
2-4 ağustos ’99
ankara
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)